Kendi hapishanemizi yaratmak ya da sarmal hayat
Haydar Uzunyayla'dan günümüz insanına eleştiri
İnsanın doğası, kişiliği ve yönelimleri üzerine düşünmeyi önemserim. Bu iş ilgimi çeker… Fırsatını bulduğumda insanın davranışları, ruhsal durumu, zihni ve yaşama bakışı hakkında birkaç söz söylemekten de geri kalmam. Bu ilgimin anlaşılmasını umarım, çünkü sözünü ettiğimiz varlık öteki canlılardan farklıdır. Sevimli, sevimsiz, otoriter, yalancı, sinsi, cani; kimi aptal, kimi zeki, açgözlü vs. gibi sayısız kusurlarla donatılmış bir türden söz ediyoruz… Hatta yukarıdaki özelliklere, oturduğu yerden kalkmayı bilmeyen arsızları –bunu söylemek rahatlatıyor- ve daha birçok sıfatı ekleyebiliriz ama konuyu dağıtmamak için sadece başlıktaki Sarmal Hayat üzerinde duracağız. -Sarmal sözcüğü bir fizik terimidir ve dolanarak oluşmuş, dolantılı, helezonik biçimleri ifade eder. Sosyal, siyasal, ekonomik ilişkilerimizde ise ‘içinden çıkılmaz durum’ anlamında kullanılır. Soru şudur: Başlangıçta düzenli olan yaşamımız nasıl olur da birdenbire sarmalın içine giriyor? Anlatalım… -En derin sırlarımızdan biri yaşama tutunma çabasıdır. Bu tutkumuzu gerçekleştirmeye doğru yol alırken, toplumsal ilişkiler ve ağlar içinde yer almak ilk eylemlerimizin başında gelir. “Hayat devam ediyor,” derken bile kastettiğimiz şey esas olarak, devam eden toplumsal zincirin halkalarından biri olmaktır. İnsanın insanla iletişimi yaşamı çekici kılar ve dolayısıyla dış etkenler istemlerimizi, arzularımızı yönlendirir, oradan gelen esinlemelerle birbirimizi etkileriz… Sözgelimi komşum salondaki oturma takımın değiştirdi; benim de değiştirme zamanım geldi… Arkadaşım yeni, güzel ve şık bir giysi taşıyor, ben de denemek isterim… Hacı Amca her sabah şafak vakti dua için camiye gidiyor, ben de gitsem mi?... Ayşe teyze seçimde oyunu üç ayaklı Güdük Necmi’ye verdi, şimdi mis gibi… -Yukarıdaki örnekler hayatımızın gerçeklerinden sadece bir kaçıdır ve ister doğru olsun ister olmasın, bunları önce benimser, sonra da bin dereden bin su getirerek hem savunur hem inanır hem de hayatımızın doğruları haline getiriyoruz. Şaşırtıcı bir durum, ama yaşanan budur… Alışkanlıklarımızı, değerlerimizi ve benzeri yapılanmalarımızı gerçeklerin yerine koyarak, onlar olmadan ayakta duramayız, adım atamayız gibi aptalca saplantılar içinde debeleniyoruz. Başka bir fikrin, başka bir yaşamın olabileceğini görmezden gelir, peşin ve öğretilmiş yargılarla kendimizi sarmalın içine itiyoruz. Bu tutum toplum yaşamımızda, aile ve devlet yaşamımızda, kısacası her alanda görülür. İşin feci yanı, söz konusu sarmalın kusursuz olduğuna dair masallar yaratarak inanmaya zorlarız kendimizi. -İnsanlığın sarmal yapılarla karşılaşması yeni değildir, ancak günümüzdeki kadar karmaşık, vahşi, tüketici ve kahredici olmamıştı. Hayat kendi doğal mecraında akmıyor artık eskisi gibi… İş, çalışma, arkadaşlık, yöneten yönetilen, tüketim üretim, sosyal-siyasal ve ekonomik ilişkilerimiz, bir başkasının görüş ve davranış açısı içinde şekilleniyor ve biz nedense ısrarla bu yapının içine girmeye can atıyoruz. Neden peki? -Dışlanma korkusu yaşıyoruz. Yalnızlık ürkütüyor. Ayrı düşmek tedirgin ediyor. Beğenilmek, sayılmak, sevilmek, onur duyulmak istiyoruz. Toplumdan, aileden, devletten uzak düşmek, hiyerarşik yapının dışında kalmak olmaz… Yoksa uyumsuz biri oluruz ve bu da zarar getirir… Ortak kaygıları, ortak nefreti, ortak üzüntüleri paylaşırsak bütünleşmiş, birleşmiş olacağız. Böyleyse eğer ortak rüyaların parçası olmak gerekiyor… Etliye sütlüye dokunmamak daha iyi… Hatta sarmal yapıya yakın olmak, sarmalın başında kim varsa onun gibi düşünmek, onun gibi konuşmak en iyisi… Çünkü ancak bu şekilde her hangi bir yerde, herhangi bir noktacık olabileceğiz. Daha başka? -İnsanın ve yaşamın düzene girmesi gerekiyor gibi gülünç gerekçeler… (Ama gelin görün ki yaşam, iddia edildiği gibi düzenli olmaya doğru yol almıyor. Aksine eskiye göre daha karmaşık, daha sarmal, artan oranda belirsizlik, daha yıkıcı, robotik durumda… Farkındaysanız biyolojik özelliklerimiz bile kısmen zayıflıyor.) Ve mucizelerle karşılaşmayı düşlüyoruz. Hayatımızı altına çevirebilecek bir reçete… Belki birkaç felsefe taşı… Çıkmazlarımız, umutsuzluklarımız, dönüşme isteğimiz…Tüketimin kamçıladığı huzursuzluğumuz, sahip olma dürtümüz ise başka dert. Al, kullan, sonra at… -İşte bütün bunlar ve başka bir yığın neden bizi kendimiz olmaktan çıkarıp gönüllü hapishanelere sürüklüyor. Öyle ki “Ölüm bizi ayırana kadar…” sözünün tanımı ve tasarımı bile günümüzde sarmal ilişkilerin duyguları ile kuşatılmıştır. -İnsan, bir anda gelen algılara kanmaya meyillidir ve kandığı şeyin doğru olmasını umut eder. Görünmeyen, elle tutulmayan olgulara akıl dışı bir gerçeklik atfederek, dikkatini doğal olanın üzerinde toplayacağı yerde, bilinmezlik dolu boşluklara yöneltir. Böyle olunca da akıl ve duygularımızı görünmeyenin üzerinde yoğunlaştırıyoruz. Başlangıçta her şeyin yararımıza gelişeceğine inanıyoruz. Vaatler, edinilen sözler, eylemler; egemen otoritenin ağırlığı öylesine etkili oluyor ki bunlar bizi bir anda harekete geçiriyor, ne olduğunu anlamadan sarmal yapının içinde buluyoruz kendimizi. Çok zaman ıssız, uyumsuz bir cenderenin girdabına düştüğümüzü bile fark etmiyoruz ve ne kadar istersek isteyelim orada çıkamıyoruz. Başladığımız yere –yani eski yaşamımıza- dönemiyoruz. Çünkü yaşam geriye doğru işlemiyor; her şey aynı gün yaşanır, bir şeyler olur ve biter. Eski yaşanmış ve bitmiştir. Yarın yeni bir gündür. -Günümüzde sarmal yapının belirleyicisi konumunda olan ideolojiler, siyasiler ve tüketimi düzenleyen kurumların büyük bölümü, çoğunluğun sesi, çoğunluğun seçimi, çoğunluğun oyu, halkın görüşü diyerek bizi daha derin, daha yakıcı iklime doğru sürüklüyorlar. -İyi ama hangi çoğunluk? -Sürü olmak da çoğunluktur ve bu işten en kazançlı çıkan çobandır. Cehalet ve bilinmezlik dolu sayısal üstünlükler asla bilimin ve eğitimin yerini tutamaz ve bu görüş üzerinden iktidar olmak yanlıştır, zararlıdır. Bu durum öyle zararlı ki sistem, onu kullanan tarafından her an değiştirebilir, her an saptırılabilir, keyfine göre sürüyü istediği yöne yönlendirilebilir. -İnsan olmayı aramak zorundayız. Sürüklenmemeyi öğrenmemiz gerekiyor. Aslında en büyük engelimiz aklımızın ve duyularımızın yetersizliği değildir. Korkularımız, kararsızlığımız, doğru bildiğimiz şeyleri söyleyememek ve aldanma eğilimimiz bizde kayıplara neden olmaktadır. -Sığınaklar aramamıza gerek yok. Yapabileceğimize inanacağız. Kulenin tepesine varmaya çalışan kurbağaların öyküsünü hatırlayın… Tam tepeye varacakları sıra, aşağıdan gelen “Yazık, çok yazık… asla başaramayacaklar…” sesleriyle tırmanmaktan vazgeçiyorlar. Biri hariç… Bu biri zirveye oturmayı başarıyor. Nasıl başardığını öğrenmek mi istiyorsunuz? Çünkü duymuyordu… Haydar Uzunyayla YAŞAMIN DÜZENE GİRMESİ YALANI
YAŞAM GERİYE DOĞRU İŞLEMEZ
SÜRÜ OLMAK DA ÇOĞUNLUKTUR
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR