Kemal Bekir'le yirmi gün önce konuşmuştuk
Yazarımız B. Sadık Albayrak Kemal Bekir'le yirmi gün önce konuşmuştu.
Birkaç hafta önce, İzmir Narlıdere Huzurevi’nde Kemal Bekir’i ziyarete gittim. 24 Kasım 2013 öğretmenler günüydü; yanımda iki öğretmen arkadaşım, “Tayfun Fırtına”nın çizeri Devrim Demiral ve eşi Elif Demiral, bir yazarı, tiyatro sanatçısını, hepsini bütünleştiren bir tanımlamayla bir “halkın öğretmenini” ziyaret ettik. Kemal Bekir, halkın içinden gelmiş ve bütün sanat yaratımını halkın gelişmesi için seferber etmiş bir insan. Her büyük gerçekçi sanatçı gibi, sanatının temelinde izleyicisine yaşamı daha derinlemesine öğretme ve kavratma amacı bulunuyor. Yanından ayrılırken bize armağan ettiği, yeni çıkan Toplu Oyunları 2'de yayımlanan, 1950’de yazdığı Düğün oyununu okuyunca bunu bir kez daha düşündüm. Kemal Bekir, altmış üç yıl sonra, virgülüne bile dokunmadan yayımladığı bu oyununda, bir kasabada yaşayan yoksul insanları canlandırmış. Onların kısıtlı ve kısır yaşam dünyasına açtığı pencerede, insanı zavallılaştıran koşulları, bunların elinde ufalanıp giden kişilikleri gösteriyor. Bir Çehov oyununun acı güldürüsü ve hüznü tadında, yaşamı örseleyen koşullara ayna tutuyor. Dönüp kendimize bakmak, bu bilgi ve görgünün içinde değişmek ihtiyacını duyuruyor. Kemal Bekir’in bir kasaba ve köy gerçeğini 1950’lerde bu kadar ayrıntı yüklü anlatabilmesi, kendinin de bu gerçeğin içinden çıkmasından kaynaklanıyor olmalı. O kısa görüşmede anlattıklarından, Düğün'ün hiçbir zaman sahnelenmediğini öğrendim. Kemal Bekir, bir süredir, yaşlılığın sıradan dertlerinin ötesinde, onu yatağa bağlayan sağlık sorunlarıyla boğuşuyor. Görüşmemizde, onu hareketsiz kılan hastalığına inat, elleri ve hızla düşünen kafasıyla, kimi zaman pandomim yaparcasına soluk soluğa birçok şey anlattı. Düğün'ün neden sahnelenmediğini ellerini bileklerinden çapraz bağlayarak imlemişti; bu ellerde kelepçeyi görmüştüm. Düğün yazıldığı sıralarda, halkın içinden ve halkçı sanatçıların 1950’lerin hücrelerinde, devlet zulmüyle susturuldukları DP dönemi başlamıştı. Sosyalist görüşlü aydın ve sanatçılar, düzmece suçlamalarla hücrelere kapatıldı. Bu hücrelerin gerçeğini ve tutsak insandaki etkilerini, yine Kemal Bekir öğretti bize; hiçbir şey unutulmasın diye, 1978’de, “Hücre 1952” romanını yazdı. Çekilenleri unutmamak ve işin sorumlularını bilmek, çözüm bulmak ve toplumu adaletin dengesine kavuşturmak için, Kemal Bekir, sanatını seferber etti. “Anlatmamışlar. Yoksa insanoğlu unutuyor mu çektiklerini? Anası söylenirdiarasıra, anımsardı kırık dökük. Ama işte unutmuş neler söylediğini. ‘Yoksa ben de unutacak mıyım bu hücreyi? Çıktıktan sonra silinecek mi belleğimden? Yazamayacak mıyım burda düşündüğümü, duyduğumu, gözlediğimi? Zor yazdırırlar...’” (Kemal Bekir, Hücre 1952, s. 52-53, Pencere Yayınları, 1997, İstanbul) Kemal Bekir, zorlukları aştı, hücreye kapatıldıktan 26 yıl sonra, yazdı bu zulmü ve kapatılan insanın, karşılaştığı bütün kişilik ve onur kırıcı işkenceler karşısında direnişini belgeledi. “Tabutluk”a kapatılmış insanın direnme psikolojisini romanlaştırdı. Devrimci aydının devrimini yapıncaya kadar, bu topraklardaki en büyük cezasını gösterdi. Günümüzün F Tiplerini ve Silivri’lerini yıllar önceden haber verdi. 18 Aralık 2005 tarihinde, Kadıköy’de, devrimcileri F Tipi hapishanelere kapatmak için 2000 yılında yapılan katliam anısına düzenlediğimiz “19 Aralık” başlıklı etkinlikte, Kemal Bekir, Hücre 1952'yi anlatmıştı. Unutmamak ve anlamak için gerçekçi edebiyat birebirdir. Kemal Bekir’in bugünlerde yayımlanan anıları da Unutmamak (Remzi Kitabevi, 2013, İstanbul) adını taşıyor. Psikologlar ne düşünür bilmem, ama daha gelişmiş bir insan ve toplum olmak için, gerçeği iyi kavramak ve unutmamak gerekiyor. Kemal Bekir’in yazarlığı ve tiyatroculuğu, toplumun vicdanı olmaya yakışır biçimde, unutmaya ve unutulmaya karşı insanın direnişini somutluyor. En önemli iki oyunu, Düşüş ile “Kamil Bey”, Türkiye’nin yüz yıl önceki devrimci kuruluş yıllarının çatışmalarını ve kişiliklerini sahneye çıkarıyor. Tarih bilinciyle yoğrulan bu oyunlarda, bugünün sorunlarının kökenlerine iniliyor. Her iki oyun da edebiyatımızın önemli yazar ve eserlerinden uyarlama. Düşüş, Nahid Sırrı Örik’in 1938’de yayımlanan ve unutulmuş Sultan Hamit Düşerken romanına dayanıyor. Kemal Bekir, bu unutulmuş romanı, 1960’larda nasıl keşfettiğini heyecanla anlattı. TRT’nin yeni kurulduğu yıllarda, Türk edebiyatının önemli eserlerini halka ulaştırmak için radyo tiyatrosuna dönüştürme tasarısı geliştirilmiş. Kemal Bekir’e de Nahid Sırrı’nın Kıskanmak romanı veriliyor. O güne kadar hiç duymadığı bu romanı okuyunca, güçlü bir yazarla karşılaştığını anlıyor ve öteki eserlerinin peşine düşüyor. İnanılır gibi değil, hiçbir kaynakta adına rastlanmıyor. Sultan Hamit Düşerken'in, bir tek Tahir Alangu’nun edebiyat tarihinde adı geçiyor; kitabı bulup okuyunca görüyor ki, Tahir Alangu da, kitabı ya okumamış ya da anlamamış. İşte, bir unutuşa karşı, haksızlığa karşı harekete geçiyor ve bu romandan yola çıkarak Düşüş oyununu yazıyor. Bir romana sonuna kadar bağlı kalarak, onu tiyatro diliyle yeniden kurmak, bu, Kemal Bekir’in emekçi ahlakının ve sanatsal yaratıcılığının eseridir. 1908 Temmuz Devrimi’yle başlayan oyunda, 31 Mart’a kadar geçen sürede, genç İttihat Terakki önderlerinde İstanbul konakları, iktidar ve para hırsının yol açtığı ayrışmayı Şefik karakteri ekseninde görürüz. Eski düzenin muktedirlerinden Mehmet Şehabettin Paşa’nın kızı Nimet, yeni düzende ayakta kalmak için devrimci subay Şefik’i kullanır. Kemal Bekir, romanda geri planda kalan halk ögesini, sınıfsal konumlarına da dikkat çekerek sahneye çıkarır. Halkımızın özgürleşme mücadelesinde en önemli atılımlarından biri, 1908, Düşüş'te ele alınırken, Cumhuriyet’i kuran devrimi ise, Kemal Tahir’in üç kitabından uyarladığı “Kamil Bey”de işler. Devrimlerin benzer süreçleri, sınıfların çatışmaları, iktidarın getirdiği ayrışmalar, bu iki oyunun ortak sorunsallarıdır. Bu oyunları, bir halk çocuğundan, bir tiyatro sanatçısı ve yazar yetiştiren devrimci Cumhuriyete bir borç ödemesi olarak değerlendirebiliriz. 1944 yılında, bakkalda çıraklık ederken, ticaret lisesinde okuyan gence, İzmir Halkevi’yle tiyatro götüren, kitaplarla tanıştıran, 1930’ların yoksul günlerinde Ankara Devlet Konservatuvarı’nı kuran ve yatılı okutarak, bu yoksul çocuğundan sanatçı yetiştiren bir çizgiye saygı duruşu. Bu halkçı çizginin 1940’ların ikinci yarısında nasıl silindiğini, Carl Ebert, Sabahattin Ali, Tevfik Ararat, Cahit Külebi’nin öğretmenlik yaptığı konservatuvardan yetişen sanatçıların, Soğuk Savaş yozlaşmasında ne baskılarla karşılaştıklarını Unutmamak kitabındaki anılardan öğreniyoruz. Kemal Bekir’in kitabı sanat dünyamızın etkin insanlarının portresini çiziyor. Bu portrelerde emekçi ahlakının hassas çizgileri, iyiyle kötüyü, güzelle çirkini karşıtlıklarıyla ve bütünlükleriyle ortaya koyuyor. Kemal Bekir, daha güzel, yaratıcı, adaletli ve emekçi bir Türkiye portresi için unutulamaz insanları ve olayları billurlaştırıyor. Unutmayalım, yarının devrim Türkiye’sinde, bu tabloyu bozacak haksızlıklara, sömürüye, yabancılaşmaya tekrar düşmeyelim diye. B. Sadık AlbayrakDEVRİMLERİN ROMANLARI ve OYUNLARI
GÜZEL EŞİT BİR TÜRKİYE PROJESİ
YORUMLAR