“Işıklar kenti”, “Aşk kenti” diye anılan bu kent, Paris, Konsoloslukta görev yaptığım dört yıl boyunca bana karanlık ve hüzünlü yüzünü gösterdi yalnızca. Soğuk kış sabahlarında metroyla yola düştüğümde gün henüz ağarmamış olurdu; uykulu ve somurtkan insanların doldurduğu metro, yolcularını uyandırmak ister gibi onları sarsarak, gürültüyle yol alırken ben Konsoloslukta beni bekleyen yorucu günü düşünürdüm; akşam işten çıktığımda da gecenin erkenden kente çöktüğünü görür, kalabalık kafelere, ışıklı eğlence mekanlarına yüzümü bile çevirip bakmadan eve, evde beni bekleyen ve sokağa çıkmak için sabırsızlanan Passy’ye koşardım.

 

Bu hayvan, Cocker cinsi, devetüyü renginde, kulakları uzun, görünüşü pek hoş, ama ele avuca gelmez, serkeş bir köpekti. Paris’te bir süre bizimle kalan oğluma ablası Türkiye’den getirmiş, oğlum Türkiye’ye geri dönünce de başımıza kalmıştı. Kendisini iyi eğitemediğimden olacak, türünün özelliklerinden pek farklı bir hayvan olup çıkmıştı. Yani, kitaplara göre, neşeli, uysal, sahibine karşı saygılı ve iyi huylu olması gereken bu hayvan somurtkan, laftan anlamaz ve huysuzdu ve benimle sürekli takışırdı. Bukowski’nin öykülerindeki kahramanlar gibi dengesiz, bir saniye sonra ne yapacağı öngörülemezdi. Daha doğrusu, yaşamakta olduğumuz 15. Paris’deki küçük, balkonsuz apartman dairesinde böyleydi; onu yürüyüşe çıkaracağım zamanlarda ise sevinçten çıldırır, merdivenleri beşer onar atlayarak dışarı fırlardı. Yürürken ona sahip olmakta çok zorlanırdım. Sanki tasması yokmuş gibi bir o yana bir bu yana yönelir, beni peşinden sürükleyip dururdu. Bu yüzden eşim onu dışarıya çıkarmaya hiç yanaşmazdı: “Ben ona hâkim olamam. Dizim zaten rahatsız, zor yürüyorum. Bu deli hayvan sonra beni hepten sakat bırakır,” derdi. Bu yüzden Passy’yi sabah ve akşamları tuvalete çıkarmak, hafta sonları gezdirmek benim başıma kalmıştı. Bir keresinde, sahiplerinin yanında tasmasız uslu uslu yürüyen köpeklere imrenip onu eğitmeye karar vermiştim. Tenha bir sokak seçip tasmasını yavaşça çıkardığımda Passy (ona yakınımızdaki bir metro istasyonunun adını vermiştim) ok gibi fırlamış, “Passy! Passy!” diye bağırmalarıma aldırmadan Grenelle Bulvarına doğru koşmaya başlamıştı. Ben iyi bir koşucu değilimdir; bir süre onu izledikten sonra öfkelenip: “Defol, git! Ne halin varsa gör Paris’de…” diye söylenerek eve dönmüştüm, ama karımın telaşı üzerine onu yeniden aramaya çıktığımda Passy’i bulvar üzerinde bir kafede, tezgâhta bira içen adamlarla oynaşırken görmüştüm. Zaten bu hayvanın Paris’de en sevdiği yerler parklar ve kafelerdi; birlikte bir kafeye oturduğumuzda dünyanın en uysal köpeği gibi tavırlar takınırdı. Böyle anlarda, patisini kucağıma koyup yüzüme bana âşıkmış gibi bakar, boynunu uzatıp onu okşamamı isterdi. Onu okşarken içim sevgiyle dolardı; bana verdiği sıkıntıları bir an unutur, yakında huyunun düzeleceği, sevecen ve uslu bir köpek olacağı gibi bir sanıya kapılırdım. Ama gezintimiz bitip eve döndüğümüzde derhal değişir, bana düşman gibi bakıp hırlar, sinirlenip ona bağırınca da kaçıp banyodaki lavabonun altına sığınırdı. Buna bir itirazım yoktu, ancak bu kez de orayı sahiplenir, banyoya girmeye kalksak havlayıp dururdu. Belli ki, bu hayvanın geniş bir bahçeye ihtiyacı vardı; Paris’in küçük ve kasvetli apartman daireleri, benim gibi onu da bunaltıyordu.

 

Onu birkaç kez belediyenin hayvan sığınağına verip kurtulmayı geçirdim içimden. Böylece, hayatıma bir çekidüzen verir, belki Paris’in de tadını çıkarırdım. Bu hayvanı eğitip adam etmem mümkün değildi nasılsa. Passy böyle anlarda, sanki niyetimi sezmiş gibi, hemen değişir, o düşmanca tavırları bırakır, pek mazlum bir görünüşe bürünürdü. Televizyon seyrederken ayağımın dibine sessizce kıvrılır, onu okşamama bile izin verirdi. Ben de böyle durumlarda, düşündüklerimden utanır, onu bir an iri ve kaba sokak köpekleriyle birlikte görür gibi olur, kendimi pek zalim bulurdum. O daha bir yavruyken evimize gelmişti; yuva olarak bizimkini bilmiş, aile olarak bizleri bellemişti. O haydut köpekler arasında nasıl yaşayabilirdi? Bir keresinde, Eiffel Kulesi önündeki parkta gezintiye çıkmıştık; bir an tasmasından kurtulup, Japon turist kafilesine dalmış, beni göremeyince de nasıl dehşete kapılmış ve acı acı havlayarak beni aramıştı… Hayır, böyle bir gaddarlığı ona yapamazdım.

 

Yaz gelince yıllık iznimi alıp Ankara’ya gitmek istemiştim. Passy’yi ne yapacağımı düşünürken bir aile dostumuz imdadıma yetişmiş, onu kuzeydeki banliyölerden birinde bulunan bahçeli evinde konuk etmeyi teklif etmişti. Dediğine göre, çocukları eve zaten bir köpek istiyorlarmış; bu yüzden, bir sorun çıkmazsa Passy onlarda sürekli de kalabilirmiş. Bir ay sonra Ankara’dan dönüp durumu öğrenmek için onlara giderken Passy’nin belki beni hatırlamayacağını, ya da onu başka bir eve bıraktığım için bana soğuk davranacağını düşünüyordum. Ama hiç de öyle olmadı. Beni görünce havlamaya başlayıp özlemle üzerime atıldı. Bana dargın gibi görünmüyordu, belli ki yaptığımı bağışlamıştı. Ev sahibi, onun ne sevecen ve insancıl bir köpek olduğunu anlatmaya koyuldu. Çocuklara çok alışmış, bahçeli evlerini de sevmiş. Ancak eşinin astım hastası olması yüzünden onu bana geri vermek zorundalarmış, çünkü onlar içerdeyken Passy de içeri girmek istiyor, geceleri çocukların yanında yatmak istiyormuş. Eşi de Passy’nin tüyleri yüzünden öksürük nöbetine tutuluyormuş. Böylece onu geri alıp trenle Nord du Gard’a döndüm. Güneşli, hoş bir gündü. Caddelerde uzun uzun yürüyor, yoruldukça parklarda dinleniyorduk. Öğle yemeğimizi bir bulvarın açık kafesinde yedik. Garsona, onun en sevdiği yemek olan haşlanmış tavuk getirmesini söyledim. Passy bana kavuşmaktan çok mutluydu; yollarda yürürken dönüp dönüp bana bakıyor, geldiğimden emin olmak istiyordu. Belli ki, çok özlemişti beni. Adeta bir balayı yaşıyorduk. Onu geri verdikleri isabet olmuştu. Bana Paris’de yoldaş oluyordu ne de olsa, yalnızlığımı gideriyordu. Herhalde, diyordum, artık eski tersliği de geride kaldı, bu ayrılık onu çok değiştirdi. Ama Dublex İstasyonunda metrodan inip de eve geldiğimizde birden değişti, yine yüzüme düşman gibi bakıp hırlamaya başladı, kapıyı açınca da havlayarak lavabonun altındaki sığınağına koştu.

 

Konsolosluktan çok yorgun döndüğüm bazı günler biraz rahatlamak için, Passy ile beraber, Grenelle Bulvarındaki Mısırlı kadının kahvehanesine giderdim. Kaldırımda oturup nargile içmek beni dinlendirirdi. Ama Passy yine huzur vermezdi bana. Nargileyi fokurdatırken kulak kesilir, sonra havlayarak nargileye saldırırdı. Onu bu yüzden birkaç adım ötede bulunan kaldırım kenarındaki direğe bağlardım. Bu kez de gözlerini bana diker, hiç ara vermeden havlamaya başlardı. Kahvede oturanlar rahatsız olur, Mısırlı kadının suratı asılırdı. Nargilenin keyfini çıkaramadan ayrılmak zorunda kalırdım oradan. Geceleri hiçbir davete gidemezdim; evde yalnız kalınca korkuyor, acı acı havlayıp apartmanı ayağa kaldırıyordu. Bu hayvan dertti başıma.

 

Passy’nin bazen beni güldüren, bazen de felsefi düşüncelere dalmama neden olan huyları vardı. Paris’te geceleri tek eğlencem olan televizyonu seyrederken bir yandan ceviz atıştırır, cevizleri aletle kırarken gözümün içine bakan Passy’ye de bir iki tane atardım. Passy avını kapan bir kurt gibi cevizi havada kapar, dişleriyle kabuklarını kırıp içini yer, daha sonra da kabuğunu midesine indirirdi. En sevdiği tarafı sona saklıyordu belli ki. Paris’in her biri birer sanat abidesi olan tarihi binalarını, heykellerini hayranlıkla seyrederken Passy, burnu yerde, başka köpeklerin çişlerini, kakalarını koklamakla meşgul olurdu. Duvar diplerinde, kaldırım kenarlarında sık sık durur, hemcinslerinin bıraktığı, benim görmediğim salgıların izlerini arardı. Bu konuda öylesine dikkatliydi ki, sokakların adeta koku haritasını çıkardığını düşünürdüm. Bazı bina cephelerindeki hoş süslemeler, apartmanlardaki balkon demirlerinin şiirsel tasarımı, Seine nehri üzerindeki narin köprüler, kiliselerin ruhani havası onu hiç mi hiç ilgilendirmezdi. O, yalnızca erkek köpeklerin ve bıraktıkları işaretlerin peşindeydi. Bakış açısı böylesine dar, böylesine estetik yoksunuydu işte. Onunla aramızda ölçülemez bir bilinç farkı vardı. Acaba derdim, ben, Passy gibi, süfli şeylerle meşgul yaşayıp dururken, yücelerde bazı varlıklar da beni, benim Passy’yi gözlediğim gibi mi gözlemekte?

 

Dört yıl yaşadığım bu muhteşem kenti anlatmak varken durmadan köpeğimden söz etmenin tuhaf kaçtığını kabul ediyorum. Ne yazık ki, Paris’deki yaşantım Konsolosluktaki yoğun iş ile Passy arasında sıkışıp kalmıştı. Sabahları, Malesherbes Bulvarı’ndaki Konsolosluğa yaklaştığımda bina önündeki uzun kuyruklar beni bekleyen tekdüze ve yorucu bir günü işaret ederdi. Bazı günler öylesine mahşeri bir kalabalık olurdu ki, köhne Konsolosluk binasının bu ağırlığa dayanamayıp çökeceğinden endişe ederdim (bu endişeyi Başkonsolos da paylaşır, o binayı satıp yenisini satın almak için Bakanlıkla yazışıp durur, emlakçilerle görüşürdü). Kalabalığın küçük bir kısmını vize almak isteyen yabancılar oluşturur, gerisini nüfus cüzdanı, noter ve pasaport işlemleri için başvuran Türk vatandaşları ve siyasi mülteciler teşkil ederdi. Onların sorunlarıyla ilgilenirken, ister istemez, bu insanların iç dünyalarına sokulur, serüvenlerine, aile dramlarına ve yitip gitmiş hayatlarına tanıklık ederdim.

 

Böyle yoğun günlerin birinde telefonum çaldı. Bir Türk vatandaşıydı arayan. Söze: “Bir şikâyetim var,” diye başladı. “Kimden şikâyetçisiniz? ” diye sordum.

 

“Memurlarınızdan şikâyetçiyim.”

 

“Sorun nedir? Size yardımcı olmaya çalışayım.”

 

“Bakın Konsolos Bey! Ben bir Türk vatandaşıyım. Türk Mahallesinde dolaşırken biri çantamı çaldı. İçinde pasaportum, nüfus cüzdanım, ikamet belgem vardı, hepsi gitti. Fransız polisine gidiyorum ikamet almak için, pasaport soruyorlar. Konsolosluğa geliyorum, pasaport vermiyor memurlarınız. Hepsinden şikâyetçiyim.”

 

“Nasıl olur?” dedim. “Biz her gün yüzlerce vatandaşın işini yapıyoruz. Buraya gelip başvurun, gerekeni yapalım.”

 

“Ben bu iş için çok geldim Konsolosluğa ama sonuç yok. Zaten memurlarınız beni tanır. Söyleyin onlara versinler artık bana pasaportumu.

Yoksa Büyükelçi’ye şikâyet edeceğim.”

 

“Pekâlâ, ben araştıracağım bu konuyu. Adınız nedir?

 

“Mehmet Turan. Konsoloslukta herkes tanır beni.”

 

Pasaport Bölümü Şefi Zeynep Hanım’ı çağırdım: “Nedir bu konu, Zeynep Hanım? Neden pasaport verilmiyor bu kişiye?”

 

Zeynep Hanım gülümsedi: “Demek sonunda sizin telefonu da ele geçirdi. Artık devamlı arar sizi. Kurtulamazsınız elinden.” Sonra da Mehmet Turan’ın hikâyesini anlattı.

 

Mehmet Turan elli beş yaşında, güçlü kuvvetli bir işçiymiş. Laval kentinde bir inşaatta çalışırken düşmüş, ağır yaralanmış. Uzun süre hastanede yatmış, bir dizi ameliyat geçirmiş. Taburcu olunca artık malulen emekli olması gerektiğine inanmış. Patronuna gidip kendisine yardımcı olmasını istemiş, ancak patronu ilgilenmeyince çok öfkelenmiş, adamı hastanelik edene kadar dövmüş. Bunun üzerine üç ay hapse mahkûm edilmiş. Hapishanede ruh sağlığı bozulmuş. Hapisten çıkınca yine malulen emekli edilmesi için Laval Valisi’ne, Belediye Başkanı’na ısrarlı başvurularda bulunmuş. Sonuç alamayınca, bu kişilerin çocuklarını kaçırmakla tehdit etmiş. Bu yüzden mahkeme kararıyla Laval’e girmesi yasaklanmış; yasak kararına rağmen vali ile belediye başkanının evi çevresinde dolaştığı görülünce de tutuklanıp yeniden hapse atılmış. Hapiste ruh sağlığı daha çok bozulmuş. Hapisten çıkınca bu kez Paris’e gelmiş. Köprü altlarında yaşıyor, metrolarda dilenerek karnını doyuruyormuş. Kırşehir’de bulunan ailesiyle bağları kopmuş. İçinde kimliği, pasaportu bulunan çantası bir kapkaççı tarafından çalındığından beri kimliksiz dolaşıyormuş. İki yıl önce Konsolosluğa kayıp pasaport başvurusunda bulunmuş. Bakanlığa sorulmuş ve olumlu yanıt alınmış. Ancak o zaman da gelip pasaportunu almamış. Konsolosluğa tekrar gelip pasaport istemesi halinde işlemlere yeniden başlanacakmış. Ancak Konsolosluğa gelmiyormuş.

 

“Neden gelmiyor?”

 

“Kapıdaki korumalardan korkuyor? Onu yakalayıp bodruma hapsedeceklerini, döveceklerini sanıyor.”

 

“Böyle kimliksiz dolaşırken polise yakalandığı olmuyor mu?”

 

“Çok temiz ve düzgün giyiniyor, kravat takıyor, şemsiye taşıyor. Bu yüzden polisin dikkatini pek çekmiyor.”

 

“Tuhaf! Bu adam sokakta yaşıyor, diyorsun. Nerede yıkanır? Geçenlerde metroya yaşlı bir adam binmişti. Dağınık saçı sakalı ve pejmürde kılığıyla dikkatimi çekmişti. Adam berbat kokuyordu. Bütün vagonu idrar konusu sardı. İlk istasyonda terk etti herkes vagonu.”

 

“Onu biz de merak ediyorduk. Bir gün arkadaşlardan biri ona: ‘Mehmet Amca, sen nerede banyo yapıyorsun?’ diye sordu.”

 

“Ne cevap verdi peki?”

 

“Arkadaşa ters ters baktı: ‘Senin dünyadan haberin yok galiba. Güya Paris’de yaşıyorsun. Bilmiyor musun, Saint-Lazarre Garında paralı sıcak duşlar var. Her hafta gidip duşumu alıyorum orada, tertemiz.’ dedi.”

 

Zeynep Hanım’ın dediğine göre Konsolosluğun yakınındaki kafeye de gelirmiş arada bir. Öğle paydosunda orada oturan konsolosluk memurlarını uzaktan izler, memurlardan biri şayet kahve ısmarlamaya kalkarsa reddetmezmiş. Böyle anlarda keyfi yerine gelir, kendisine takılanlara kızmaz, hatta onları güldüren yanıtlar verirmiş. Fakat canı sıkkın olduğu günler memurları uzaktan düşmanca gözetlermiş; dudakları kıpır kıpır olur, muhtemelen onlara küfredermiş. Böyle zamanlarda onun tehlikeli olacağını düşünen memurlar hemen sıvışırlarmış kafeden.

 

O günden sonra günde iki, bazen de üç kez beni telefonla aramaya başladı. Her seferinde de, sanki ilk kez anlatıyormuş gibi, Gard du L’est tarafında bir kapkaççının çantasını kaptığından, şu an pasaportsuz dolaştığından söz ediyor ve pasaport verilmesini istiyordu. Ben de her defasında: “Mehmet, Konsolosluğa gelip başvurunu yap. Sana yardımcı olurum.” diyordum. Bunun üzerine gülüyor: “Çocuk mu kandırıyorsun? Ben öyle yaş tahtaya basmam, Konsolos Bey,” deyip telefonu kapatıyordu. Sürekli aramalarından sıkılıp telefonlarına çıkmayınca da çok öfkeleniyor, diğer memurlara telefon edip beni Bakanlığa şikâyet edeceğini söylüyordu. Başımdaki Passy sorunu yetmiyormuş gibi şimdi de Mehmet Turan hayatıma musallat olmuştu. Bir keresinde de telefonda bağırıp çağırmış, pasaport filan istemediğini çünkü Türk vatandaşlığından vazgeçtiğini söylemiş ve küfrederek telefonu yüzüme kapamıştı.

 

Soğuk bir kış günü tekrar telefon ederek: “Sen şimdi sıcak odanda çalışırken ben ne haldeyim, biliyor musun?” diye bağırmıştı. “Bütün gece sokakta titreyip durdum. Karnım aç. Cebimde bir Euro bile yok. Umurunda mı senin?”

 

Bu sözleri bana çok dokundu. Zavallı adam yabancı bir kentte, yağmurda bir köprü altına sığınmıştı, açtı ve üşüyordu. Üstelik de hemen tedavi olması gerekiyordu. Konsolosluk olarak bir şey yapamıyorduk. Kader bazılarına karşı ne kadar acımasızdı.

 

“Mehmet,” dedim. “Sen Konsolosluğa gel. Sana bir miktar para vereyim. Hiç olmazsa birkaç gün yemek masrafın çıkar. Başka bir şey elimden gelmiyor.”

 

“Elinden bir şey gelmiyor ha? Koca Türk Konsolosluğu bana yardım edemiyor yani. Ben sana gösteririm. Oturmuşsun orada koltuğa lök gibi, bir şeye aldırdığın yok. Seni Dışişleri Bakanlığı’na şikâyet edeceğim. Seni o makamdan attıracağım. İşsiz kalıp sen de köprü altlarına düşeceksin. İşte o zaman görüşürüz.”

 

Avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Belli ki, çok kötü bir gece geçirmişti. Bu adam için ne yapılabilirdi? Elimizden ona bir uçak bileti alıp Türkiye’ye göndermekten başka bir şey gelmezdi. Orada belki ona yakınları sahip çıkar, tedavi ettirirlerdi. İmza için kuyruğa girmiş vatandaşlar, telefon görüşmesi uzadıkça sabırsızlanıyordu. Konuşmayı bitirsem iyi olacaktı.

 

“Mehmet, Konsolosluk olarak sana para yardımı yapmamız mümkün değil. Ancak uçak biletini alıp seni Türkiye’ye yollayabiliriz. Nasılsa burada kimsen yok. Git memlekete bence.”

 

“Sen bu lafları bırak şimdi! Geçenlerde Gard du L’est tarafında dolaşırken biri çantamı kapıp kaçtı. İçinde kimliğim ve pasaportum da vardı, hepsi gitti. Benim pasaporta ihtiyacım var. Konsolosluğa geldim, senin memurlar pasaport vermiyorlar. Ben Türk vatandaşı değil miyim? Hepinizi şikâyet edeceğim. Hem de bu sefer Dışişleri Bakanlığı’na.” Sonra da telefonu yüzüme kapadı.

 

Bir ara Konsolosluğa telefon etmez oldu. Başka bir kente gitmiş olabileceğini düşündüm. Belki de polis onu yakalamış ve oturum belgesi olmadığı için Türkiye’ye göndermişti. Ama iki ay sonra tekrar telefondaydı. Tahmin ettiğim gibi polis onu yakalayıp tutuklamış. Ancak mahkeme nedense onu serbest bırakmış. Polis yetkilileri kendisine oturum belgesi vereceklermiş fakat önce pasaport alması gerekiyormuş. Bana telefonda mahkeme kararının tarih ve sayısını söyledi. “Bunu kaydet” dedi. “Bak, pasaportsuz olduğum için neler geldi başıma. Şimdi derhal bana bir pasaport vereceksin. Çünkü pasaportumu çantamla birlikte Gard du L’est’de bir kapkaçcı çaldı. Onunla birlikte nüfus cüzdanım da gitti.”

 

“Sana elbette pasaport veririz, Mehmet,” dedim. Ama önce buraya gelip bize başvurmalısın. Nüfuz cüzdanın olmadığı için önce İçişlerine yazacağız. Cevap gelince hem nüfus cüzdanını hem de pasaportunu aynı gün veririz.”

 

“Gene aynı lakırdılar! Anlaşıldı, seni Bakanlığa şikâyet etmekten başka çare yok. Sen bana Dışişleri Bakanlığı’nın telefon numarasını ver bakayım.”

 

“Mehmet, Ankara’ya telefon etmek çok pahalıdır. Parana yazık. Derdini anlatana kadar dünya kadar paran gider, sonuç da alamazsın. ‘Konsolosluğa başvur’ derler.”

 

“Sen başıma bela mısın? Ver şu telefon numarasını!”

 

Yine önümde uzayıp giden kuyrukta bekleyenler sabırsızlanmaya başladılar.

 

“Pekâlâ, Mehmet. Veriyorum numarayı. 00903122921000”

 

“Ben sana gösteririm” dedi ve küfrederek telefonu kapadı. Yeniden başa dönmüştük.

 

Birkaç gün sonra Zeynep Hanım odama geldi. Endişeli bir hali vardı. “Efendim” dedi. “Bugünlerde biraz dikkatli olun lütfen.”

 

“Neden Zeynep Hanım? Sorun nedir?”

 

“Şey, Mehmet Turan… Duyduğuma göre size çok öfkelenmiş. Ben o herifi öldüreceğim, diyormuş.”

 

İrkildim. “Nasıl olur? Ne yaptım ben ona? Ayrıca, telefonda senli benli konuşuyoruz ama beni şahsen görmedi bile.”

 

“Vatandaşlardan sorup öğrenmiştir. Hatta anladığım kadarıyla sizi evinize kadar izlemiş birkaç kez.”

 

“Nereden biliyorsunuz?”

 

“Çünkü sağda solda: ‘Benim derdimle hiç ilgilenmiyor. Varsa yoksa köpeği! Ben aç bilaç Paris’te sürünürken o köpeğini kafelerde gezdiriyor. Affeder miyim ben onu? Bir sokakta arkasından yanaşıp sokuvereceğim bıçağı böbreğine!’ diyormuş. Onun saldırgan bir yanı vardır. Lütfen dikkat edin.”

 

Konuyu Başkonsolos’a da açtım, ancak yapılacak bir şey yoktu. Fransız Emniyeti’nin sürekli olarak bana polis tahsis etmesi mümkün olamazdı. Başkonsolos: “Çok dikkatli olmak lazım,” dedi yalnızca. “Burada her tür insan var.”

 

Gizemli bir düşmanın tehdidi altında yaşamak ne kadar zormuş… Artık tenha sokaklarda sürekli arkamı kolaçan ediyor, kalabalığa karışmaktan çekiniyor, Passy ile Mısırlı kadının kafesine gittiğimde de gözümü dört açıyordum. Bir yanda Passy, öbür yanda Mehmet Turan, öte yandan Konsolosluktaki iş yükü yüzünden kendimi bir mengene içinde hissediyordum. Bu güzel kentte sürdüğüm sefil hayata hayıflanıp duruyordum. “Işıklar Kenti” şuh bir kadın gibi bana göz kırpıyor, beni kendine çağırıyordu. Ah! Bu mengeneden kurtulup kendimi şu “Işıklar Kenti”nin koynuna atabilecek miydim bir gün?

 

Sedat Erden

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)