Ahmet Telli, deyim uygunsa üçüncü bir yolda ısrar edenlerdendi. Siyasetle ayrışma yerine kalıcı bir beraberlik üstünden başka bir şiire (aslında dünyaya) sıçramaya çalışanlardandı. Bu tutumuyla öncü denilebilecek kertede öne çıksa da yalnız değildi; kendisini zorlayarak da olsa dahil edeceğimiz 70 kuşağı şairleri ile özellikle siyasal örgütlenmeler içinde yer alan bazı 80 kuşağı şairleri içinde de bu tutumu benimseyenler vardı.

Yeni bir toplumcu şiir hamlesi içinde olduklarını söyleyebileceğimiz bu kesim, şiirden çok şiirsel eyleme önem veriyordu.

Şiirle siyasetin romantik beraberliğinin sona ermekte oluşunu anlıyorlar, fakat ikisi arasında bir kopuştan çok, daha gerçekçi olduğu kadar derinlikli ve kalıcı bir beraberliği arıyorlardı.

Bu ise, ister istemez, devamı gibi göründükleri toplumcu şair tipolojisiyle olduğu kadar o güne kadar girift halde yaşayan sol-romantik edebiyat ve devrimci siyaset geleneği ile de hesaplaşmalarını gerektiriyordu.

Yangın Yılları (1979), Hüznün İsyan Olur (1979), Dövüşen Anlatsın (1980) adlı üç kitabı, Ahmet Telli’nin, bu yeni ve üst buluşmayı ısrarlı bir şekilde arayışının temsili olarak görebiliriz.

Bu kitapların yalnız arka planına değil, sözcüklerinden hecelerine dek her unsurunda ülke gündelik yaşamının ayrıntısına kadar sızmış bir soğuk savaş dönemi iç kavgası görülür. Bu kavga bir yangınla simgelenmektedir; acımasız, ölümcül ve yayılmacıdır.

Ve tam da bu yüzden, onu söndürmek, ya da ondan hayati olan şeyler korumak ve kurtarmak, onun yeni alanlara sıçramasını ve yayılmasını engellemek,o günlerde, yapabileceğiniz her şeyden çok daha önemi ve önceliklidir.

Yoksa, yananların, yaralı kurtulanların, henüz kurtulmaya çalışanların vaveylasının uzağında, alevlerin ürkünç güzelliğini film gibi seyrederek, bir çeşit ‘Zil Şal ve Gül’ şiiri yazılacak bir dönem değildir.

Edebiyatını arayan ahlaki ve siyasi ya da siyasetini ve ahlakını arayan edebi bir duruş ya da hamle diyebiliriz kitaplarda bulduğumuza.

Bu militan ve ısrarlı eylemin,şiir geleneğimizi niyetleri doğrultusunda genişleten akım düzeyinde bir verime dönüşememiş olması üzücüdür.

Bu soylu girişim, ne yazık ki akım olmak yerine ‘akim’ kalmıştır. Akim kalışının nedeni, eylem sahiplerinin gayretlerinin niteliğinden çok niyetlenen şeyin gerçekleşmesinin, şiirin/şairin kendi başına başarılabileceği cinsten olmamasıdır bizce.

Çünkü o veya onlar, yeni şiir arayışlarını apaçık ve çok güçlü bir şekilde ülkenin bağımsız, özgür ve müreffeh olması, ezilen sınıf ve kesimlerin eşitlik ve adalete kavuşması gibi hedefleri olan bir siyasal mücadelenin varlık nedenine, misyonuna ve ahlakına eklemlemişlerdir. 

Dolaysıyla başarılacak şeyin ancak ‘devrimci siyaset’le birlikte başarılması mümkün olabilecektir. Oysa, devrimci siyasal hareket(ler) ve niyetler 12 Eylül faşizmi tarafından vahşice sindirilmiştir.

Bunun kadar önemli bir olgu da, bu macera boyunca şair tarafından yüceltilen siyasi ahlak ve ideolojilerin edebiyata karşı tutumlarında, şairin onlara bakışı ve kabulü düzeyinde bir ‘mütekabiliyet’ in kurulamamış olmasıdır.

Sözü edilen siyaset(ler)in misyon ve ülkülerine karşılık gelecek donanımda olmadıkları umulmadık ölçüde çabuk ve kolay ortaya çıkmıştır. Bu ikisine, gelenekle hesaplaşan her akımda bir süreliğine görülebilecek olan, egemen şiirin tipik özelliklerini reddedişten kaynaklı geçici, estetik bir yoksullaşmayı ekleyebilirsek de, bu bağlamda bunun pek önemi yoktur.

Hal böyle olunca, güçlü bir olgu olamadan ortadan kalkmakta olan bu yeni toplumcu hamle şiirinin/şairlerinin önünde ‘inkârın da inkârı’ yolunu seçerek kendi bireysel şiirlerini kurmak tek çaredir. İnkârın inkârı ile yüz yüze gelen söz konusu şairler, ne yazık ki bel bağladıkları siyasal hareketler gibi, genel olarak, başarılı olamamışlardır.

Bunlardan bazıları ilk inkâr girişimlerine sadakatlerini ya da ısrarlarını sürdürmüş olsalar da bu duyarlıkları var eden koşullarının ortadan kalkması ile etkileri bakımından şiir dünyamızdan neredeyse tümüyle çekilmişler, bazıları ise inkârın inkârı yerine, ilk inkâr ettiklerine (Garip, İkinci Yeni, 40 veya 60 Toplumcuları vb. gibi içinden sıçrayarak buraya geldikleri şiire) geri dönerek adlarını sürdürmeyi seçmişlerdir.

70 ve 80 kuşağı içinde toplumcu şiir geleneğinden gelerek kendini ve geçmişini ‘olumlu inkâra’ tabi tutarak yeniden doğabilmiş ve özgün şiiriyle Türk şiirinde nirengi olacak bir yer edinebilmiş nadir şairlerden biri Ahmet Telli olmuştur.

Nitekim, Saklı Kalan ve Su Çürüdü kitaplarında, ilk üç kitapla ilgili olarak sözünü etmiş olduğumuz yangının sıçradığı her yeri yakarak ve yıkarak artık sönmüş olduğunu ve şairin de, inkârın inkârı yolculuğunda, bazen yumuşak yokuş ve inişlerden, bazen de keskin dönemeçlerden geçerek yeniden doğuş çizgisinde yol aldığını görürüz.

Bundan önce andığımız ilk üç kitap, Ahmet Telli şiiri için heykelin kaidesinin konulacağı yerin hazırlaması idiyse, ardından gelen bu iki kitap kaide olmaktadır: Eskiye bağlılıkla birlikte bir kopuş duygusu vardır bu iki kitapta. Yaşamın öngörüldüğü ya da olması gerektiği gibi yürümediğini, önceki şiirsel/siyasal savların -inkâr etmeden- zamanın yargısına terk edildiğini sezinleriz okuduğumuz şiirlerin çoğunda.

Ve yazılmayanlar üstünden, siyasi örgüt ve mücadeleye eskiden olduğu kadar güvenilemeyeceği duygusunu uyandıran şiirler de okuruz bu kitaplarda.

Şair bir yandan, şiirini arama iradesini terk etmeyerek benzeştiği bir duyarlıktan çıkmakta, öte yandan şiirini teknik olarak rafine etmekte ve kendine özgü kılmaktadır. Bunlardan Su Çürüdü kitabına adını veren şiir, sanki onun ta başında nasıl bir şiir aradığı sorusuna verilen bir cevap gibidir bize sorarsanız. Bu şiir, çoğu değerli şairde gördüğümüz, bir kitaba sığdırılması haksızlık olacak cinsten tek şiirlerdendir. Bir kitaptan çekilince kitabın oluşamayacağı cinsten şiirlerden de denebilir mi buna? Sanırım bu haksızlık olur…

Kirli Su, bu görkemli tek şiirle bakışan bir şiir olarak kitabı sırtlayan şiirlerdendir.

Bu Kent Öldü Diyorlar da öyle...

Saklı Kalan ise, bundan sonraki kitaplarda neredeyse firesiz devreye girecek olan başka ve örnek Ahmet Telli şiirleri sunar bize. Sözünü ettiğimiz eskiye göre başkalık; lirizmin, kederin ve bilgeliğin yanında bir çeşit Telli diskuru diyebileceğimiz dilin onun şiirinde tutmakta olduğu kalıcı yerdir. Bu diskurda açık gizli hep bir öğretmen durur gibi gelir bana. Kitaba adını veren şiir (Saklı Kalan), ardından gelen Konuğum Ol, en kısa Telli seçkilerinde bile yer alması gereken şiirlerdendir.

1984 tarihli Belki Yine Gelirim adlı kitabı ise, ister yeni okur isterse yeniden okur olsunlar, Ahmet Telli şiir otobanına doğrudan çıkmak isteyenler için önemli bir kavşaktır. Kitaptaki, Gidersen Yıkılır Bu Kent şiiri, bundan önce andığımız ‘yol açan’ şiirler ile birbirine bağlanır gibidir.

İlk bölümde yer alan "Akşamı Geciktirebilirsin", "Belki", "Eski Bir Hüzünle", "Anısı Biz Olalım Bu Sokakların", "Özledim Seni", "Pasaport Kahvesi", "Gün Kararmasın Geldiğinde", "Eylül", "Savuran Külleri Ömrümüzün", "Beklesem", "İsmail’in Kitabını Okurken", "Sığınak", "Gülüşün Eklenir Kimliğime", "At" gibi şiirler, okurken anın makama eklendiğini apaçık hissettiğimiz  ve bu makama Ahmet Telli adını verebileceğiniz cinstendir.

Bundan sonra bu makamda uzayıp gider, yedi yüz sayfalık Veda Divanı...

Divan, çağdaş Türk şiirinin nirengilerinden biri olan Ahmet Telli’nin ve şiirinin anlaşılması için çok önemli bir edebi eylem olmuştur.

Ferruh Tunç
Gerçek Edebiyat

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)