İnci Gürbüzatik’ten Binbir Masal Bir Kale / Meliha Yıldırım

news-details
Kitap

Romanın bölümlerini okurken, “Keşke, Binbir Masal Bir Kale’nin de, Harry Potter ya da Yüzüklerin Efendisi kitapları gibi filmi yapılsa ve bu film Bodrum Kalesi’nde geçse” diye, öznel bir ruh haliyle aklımdan geçirdim.

Bileklerine kadar uzanan bağcıklı Bodrum sandaletleriyle, ışıltısından ham ipek olduğu anlaşılan beyaz giysili Karyalı kadının omzunda güve kelebekleri uçuşurken, ensesinde serbestçe topladığı saçlarını altın bir tarakla tutturduğu başında yapraklı altın tacı, boynundaki gerdanlık ve kulaklarından sarkan küpeleri, elinde mucizevî biçimde ışık saçan Doruklar Ülkesi Karya’nın sembolü olan çift başlı baltası  -labris- ve yanında Saint Jean Şövalyelerinin şimdi bulunmayan siyah bakır renkli kırçıl cirsuni cinsi köpeğiyle kalenin derin kuyularında bambaşka bir dünyanın görüntüsü içinde izleseydik.

İnci Gürbüzatik’in Binbir Masal Bir Kale’si 2019’da yayımlanır. Gürbüzatik’in romanı, Bodrum’da geçmekle birlikte yazar, çerçeve mekân olarak Bodrum Kalesi’ni almıştır. Okuyucuyu M.Ö. 1500’den günümüze kadar uzanan tarihsel zaman içinde bir gezintiye çıkarır. Yazar, 14.-15. yüzyıl, milattan öncesi, milattan sonrasıyla Bodrum’da yaşanan zaman, yakın geçmiş, dünle bugün şimdi, hatta yarından sonra, hayal ötesi bile olacağını romana başlamadan haber verir. Bu gezintide bir masal anlatmayacağını belirten yazar, o nedenle evvel zaman içinde kalbur saman içinde demeyeceğini onun yerine, “bir kadırga deniz üstünde, hem de seyirdeymiş,” diyerek anlatmaya başlar. Okur bir anda milattan öncesine savruluverir. Hem de ne savrulma.

bodrum-kalesi-1 | |

Fırtınalı bir denizde forsaların asıldığı kürekler “Vuvvvvv! Vuvvvvv!” rüzgârın uğultusuyla çalkalanmaktadır. Fırtınaya tutulup, direkleri kırılan, yelkenleri yırtılan kadırga, Venediklilerindir ve şans eseri bir limana sığınmıştır. Venedik Kadırgası, Kudüs’ten Rodos’a şövalyelerin yaşadığı bir kaleye, hem yük hem de yaşlı, bakıma muhtaç hasta hacıları taşımak için yola çıkmıştır. Provezza denilen Güney Ege’nin en korkulan fırtınasına dayanamamış,  denizin ortasında yönsüz bir biçimde savrulmaya başlamıştır. Koca Venedik kadırgası köpüren dev dalgaların arasında artık hayalet bir gemidir. Fırtınanın etkisi yavaş yavaş azalıp, sis kalkmaya başladığında, Rodos Adası yerine Halikarnassos’a gelmişlerdir. Henüz hiç görmedikleri bu doğal limanı yeni keşfettiklerini zannederler.  Oysa zaman 15. Yüzyıldır. Yazar, Halikarnasos’un tarihinin M.Ö. 1200 yıllarına kadar uzandığının, efsanelerle dolu Karya’nın başkenti olduğunun, bu nedenle sadece Türk tarihi açısından değil, birçok uygarlığa da vatan olduğunun öneminden bahseder.

İşin içine Karya Uygarlığı kadar Çelebi Mehmet de girer.  Çünkü Karya kıyılarında yerleşik olan şövalyelerin kale yapma isteği Çelebi Mehmet’in cömertliği sayesinde gerçekleşmiştir. Menteşeoğulları Beyliği kendisine bağlıdır. Bu alan da o beylik içindedir. İzni alan şövalyeler kaleyi inşa ederler.

Bodrum’un tarihçesine ait bilgilerden sonraki bölümde yazar, 15. yüzyıldan günümüze döner. Romanın kurgusu içindeki karakterlerle tanışırız. Londra’da yaşayan Seda, çocukları Bora ve Peri ile birlikte Bodrum’a ablası Dilek’in yanına gelmişlerdir. Hem ablası ile hasret giderip sorunlu bir emlak işini halledecek hem de ikisinin artık büyümüş olan çocuklarının tanışıp kaynaşmalarını sağlayacaktır.

Kitabın ana karakterlerinden Bora on üç, en büyük kuzeni Sıla on dört ve ortanca kuzeni Cem ise on yaşındadır. Sıla ile Cem’in kardeşi Duru sekiz yaşına basarken Bora’nın kardeşi Peri yedi yaşındadır.

Yıllardır Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nde çalışan Dilek, limana indiklerinde Bora ile Peri’ye “Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olan Mausoleum eskiden buradaydı işte,” diyerek, boş bir tepeyi gösterir. Bora da Peri de baktıkları yerde harika marika göremezler. Çünkü artık Londra’daki British Museum’da sergilenen bu koca anıtın, nasıl gittiğinin akıl almaz öyküsünü bilmiyorlardır. Yazar, Dilek karakteri ile okuyucuya Mausoleum’un yerinden sökülüp götürülüş hikâyesinden itibaren Bodrum Kalesi’ni katman katman bütün tüm detayları ile anlatır. Okuyucu da o çocuklarla beraber gezer yedi kapılı, beş kuleli kaleyi.

Dilek, işi gereği çok iyi bildiği Bodrum Kale’sini ilk inşasından fırtınaya tutulan Venedik kadırgasının hikâyesine kadar aralıksız anlatır. Buradaki anlatı yazarın senaryo yazarlığından da gelen tecrübesiyle görsel niteliktedir. Sanki önceleri üzeri sıvanmış, örtülmüş ama daha sonra kazınarak ortaya çıkarılan mozaik gibi eski kültürel, sanatsal unsurlara ilgi duyurur oraları anlatırken. Bu detay anlatımla romanın sadece çocuklar için yazılmadığı anlaşılmaktadır. Yetişkin okur da, Anadolu’nun zengin bir kültür ve sanat birikimine sahip olduğunu bilse bile bu kez bir edebiyatçının kaleminden okumaktan zevk alır.

Teyzesi Dilek’i can kulağıyla dinleyen Bora’ya Cem ile Sıla sinir olmuşlardır.  Hatta biraz da kıskanmışlardır. Annelerinin sürekli kuzenleriyle ilgilenmesi kızgınlıklarını artırmış ve onu cezalandırmaya gidecek bir geziye dönüşmüştür  bu kale gezisi. Sonunu onların da bilmediği tehlikeli bir planın içinde bulurlar kendilerini.

Görselliğin yoğun hissedildiği, gerçek şablonun kırıldığı, yerine geçmişten gelen daha karmaşık çatışmaların aldığı romanı, çocukların gözünden anlamaya devam eder okuyucu. Gerçek yüzü İngiliz tıpta sanat yapıcılar tarafından yanlış çizilen Karyalı kadının, binlerce yıl öncesinden buna itiraz etmek için gelmesi romanı hayli ilginç kılar. Artık çocukların yanlışlıkla bulaştıkları bu meseleyi çözmeleri gerekmektedir. Çirkin yapılan bir yüz Karyalı kadını mezarında rahat yatırmamıştır. Verilen sözlerle iç huzura eren Karyalı, lahdine girer ve sonsuzluğu sonsuza kadar orada kalır. Bunu başaran üç küçük gençtir. Yazarın çocuklarla arasının hayli iyi olduğu kullandığı dil ve onlara yüklediği ağır sorumluluklardan anlaşılmaktadır.

Kitabın en önemli meselelerinden biri de toplumsal belleğimizde yer eden pek çok kişi tarafından bilinen klasikleşmiş kitaplara, bazı olaylara, düşünüş biçimlerine işaret ederek dikkat çekmesidir. Gürbüzatik, gençlere bu kitaplardan bahsederken, yetişkin okura telmihte bulunmaktadır. Çünkü kurtuluş umudu olmayan, masum insanların başarı hikâyelerini, Bodrum Kalesi’nde kuyuya düşmüş çocukların çaresizliğine karşı mücadele örneği olarak bilmelerini amaçlamaktadır. Bu konularda yazılmış en iyi birkaç kitabı ve yazarlarını romanın arasına sıkıştırıverir yazar;

“Tepelerinde tam tam çalıp dolu gibi yağan o kemiklerin sahipleri, Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi adlı romanındaki tutsaklar gibi keşke yazma fırsatı bulsaydılar. O romandaki kahramanlar fırsat kollayıp duvarlarda iz bırakıp, şifreli işaretler, resimler çizip söyleyeceklerini söyledikten sonra ölmüşlerdi.

Hapishaneden kaçışı, kurtuluşu konu alan önemli bir kurgu roman da Monte Kristo Kontu’ydu. Sıla daha yeni okumuştu. İftirayla, haksız yere tutuklanarak yıllarını hücrede geçirdikten sonra eski bir mahkûmun yardımıyla kaçmayı başaran Edmond Dantes’in şaşkınlık uyandıran öyküsüydü. Alexandre Dumas’nın yazdığı bu kitap klasikler arasındadır artık.

Henri Charriere’in yazdığı ünlü Kelebek romanı yine kaçışın mümkün olmadığı bir ada hapishaneden kaçabilen kahraman mahkûmu anlatır. Kararlı ve aklını kullanan bilgili insan için imkânsızın olamayacağının dersini de verir.”

İnce Gürbüzatik’in böyle bir romanı Poe’suz bir yere bağlaması düşünülemezdi elbette. Eğer metinler arasılık yapacaksa bu Edgar Allan Poe’nun bir eseri olmalıydı. Çünkü yıllarca Ankaralı okuyucuya Poe hakkında seminerler veren bir yazarın anlattığı kitapları okudukça sıranın Poe’ya da gelmesi beklenirdi. Söz konusu edilen Poe’nin Altın Böcek öyküsündeki böcek,  kendi kurgusundan çıkıp çocukların peşinden güncel zamana geçiş yapıyor. Poe’nun zamanı olmayan bir yazar olduğunun bir kanıtıdır belki de Altın Böcek’in tüm zamanlarda olması.

Yazar, okuyucusuna belli izlekte kemikleşmiş bazı eserleri hatırlatsa da asıl beslenme kaynağı olarak Cevat Şakir Kabaağaçlı’yı (1886-1973) almıştır. Bodrum civarında geçimlerini balıkçılıktan ve süngercilikten kazanan sahil kasaba ve köylülerinin yaşam serüvenlerinden konularını alan Halikarnas Balıkçısı kitabın bütününde çocuklara sürekli hatırlatılmıştır. Londra’da yaşayan Bora, Mavi Sürgün kitabını okumadığı için kendisini kuzenlerinin yanında ezik hissetmiştir.

Cevat Şakir –Halikarnas Balıkçısı- için Anadolu, farklı din ve kültürlere bağlı milletleri bir araya getiren, aralarında kan bağına yakın bir kaynaşma olan büyük bir mekândır. Anadolu insanının alın terini sömüren insanlara karşı, dozu yükseltilmiş tepkisinin temelinde de bu Anadoluculuk ruhu vardır. Yazar onun kişiliğinde çalışkan ve bulunduğu yeri güzelleştirmeye çalışan, prensip sahibi insan örneğini vermeyi amaçlamıştır.

Roman bir varmış bir yokmuş diye başlasa da Bodrum’un birçok gerçeğinden bahseder.  Sonbaharda evlerine dönen yazlıkçıların bıraktığı köpeklerin içler acısı halinden, yiten hayatların umutlarını söndüren şişme botlarla Yunanistan’ın İstanköy Adası’na ulaşma çabası Bodrum’un bir başka gerçeğidir. Gürbüzatik, sosyal yapı içerisinde insan ya da hayvanın çaresizliğini anlatırken kendisinin toplumcu gerçekçi yönünü okuyucuya gösterir.

Tarih ile şimdinin işlendiği roman, geriye dönüş teknikleriyle ve fantastik öğelerle bezeli, her şeyden söz eden bir üst kurmacanın içindedir. Bu yönüyle bakıldığında postmodern bir yaklaşımdan da söz edilebilir. Tarih ile tarih dışı, mekânla mekân dışı, ahlâk ile ahlâksızlık –kuzenlerinin Bora’yı tuzağa düşürmeye çalışmaları- kısaca her şey, her değer, birbirine karşı üstünlüğünü veya alçaklığını kaybeder ve eşitlenir.

İnci Gürbüzatik’in okuru bu geniş tabanlı sosyal durumun okurudur. O nedenle çocuk kitabı ya da yetişkin kitabı diyemeyiz. Kitabın dili hakkında söylenecek en güzel yanlarından biri yazarın ad ve sıfat tamlamalarını yerli yerinde kullanmasıdır. Bu da Türkçeye hâkim olduğunu göstermektedir. Örnek vermek gerekirse;

Ağır bedenli dev kertenkele, Açmış palmiyenin gölgeli şemsiyesi, Ucu kalkık demir çıkıntı, Ölümün bekleme odası olan bu insan deposu, Kahverengi, siyah, bakır yansımalı yaşsız, beyaz gözlü kör bir köpek!, Yaşam döngüsünün ağları, Telaşlı dokuma kelebekleri,  Açık kapının pervazı.

Son satır Karyalı Kadın’dan;

“Söz bir insanın onurudur. Biz böyle biliriz.”

(Binbir Masal Bir Kale / İnci Gürbüzatik. Epsilon Y. İst. 2019)

Meliha Yıldırım
Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Gerçek edebiyat

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..