Atatürk ve Freud / Mutluhan İzmir
Ortak üst yapıların değerlerinin içselleştirilmesiyle kurulan kişiliklere sahip bireylerden oluşan bir toplum, herkesin kendisine özel olan özünün korunduğu toplumlara göre her bakımdan daha sağlıklıdır.
İnsanlık tarihi kültürel, dilsel, davranışsal, düşünsel açıdan toplumları giderek daha homojenleştiren bir asimilasyon sürecidir. Her vadinin başka bir dile, kültüre, dine ev sahipliği yaptığı dönemlere kıyasla bugün çok daha homojen bir dünya vardır ve gelişen teknoloji asimilasyonu hızlandırmaktadır. Toplumların birbirleriyle temasının artışı ve eğitimin yaygınlaşması, ortaklaşan üst dilsel, kültürel, ekonomik yapıların oluşarak farklılıkların azalmasına yol açmakta ve toplumları birbirine benzer duruma getirmektedir. Bu süreç insanların ve topluluklarının birbirlerini daha iyi anlayarak daha sağlıklı biçimde bir arada yaşayabilmelerini olanaklı kılar. Yerleşik duruma geçerek kalıcı kurumlar oluşturan, yazı dilini geliştiren toplumlar diğerlerini kendisine benzetmek açısından daha avantajlı olmuşlardır. İnsanların kişiliklerinin gelişmesi süreci de aynı biçimde ilerleyen bir asimilasyon sürecidir. Çocuklukta her birimizin kendisine özel olan iç dünyası, dili, dış dünyayı ve yaşamı algılama biçimi eğer erişkinlikte sürerse erişkinler arasında birbirini anlayamamaktan kaynaklanan ciddi bir iletişim sorunu ortaya çıkar. İnsan kendisini başkalarına anlatabildiği ve onları anlayabildiği oranda sağlıklı olabilir. Çocukluk dönemindeki kimliklerin yerine toplumun üst yapılarının değerlerini taşıyan bir üst kimlik edinebildikleri oranda bireyler birbirlerini daha iyi anlayıp kendilerini de daha iyi anlatabildikleri için iletişimleri güçlenmektedir. Bu açıdan Freud’un süper-ego yerine insanın üstünde olan bir yapıyı vurgulayan Über-Ich terimini kullanmış olması anlamlıdır. Über-Ich terimi süper-egonun cezalandırıcı bir işlevi vurgulayan anlamından farklı olarak insanların birbirlerini anlayabilmelerini kolaylaştıran değerleri insanlara sunan ve insanların o değerlerden oluşan kimlikler edinmelerini sağlayan üst yapıları işaret eder. Sağlıklı bir toplumsal düzenin ortaya çıkabilmesi için toplumu oluşturan bireylerin birbirlerini anlamalarını engelleyen iç dünyalarından çıkmış olmaları ve ortak bir dile sahip ortak bir kültürel üst yapının değerlerini içselleştiren yeni kimlikler kurmaları gerekir. Öz olarak nitelendirilen şeyleri korumak çabası, insanların birbirleriyle sağlıklı bir iletişim sağlayabilmeleri için gereken zemini kurmalarına engel olur. Ortak üst yapıların değerlerinin içselleştirilmesiyle kurulan kişiliklere sahip bireylerden oluşan bir toplum, herkesin kendisine özel olan özünün korunduğu toplumlara göre her bakımdan daha sağlıklıdır. Üst yapıların kurulması açısından uluslaşma süreci 18 ila 21. Yüzyıl arasındaki döneme damgasını vurmuştur. Bu dönemde aristokratik ve teokratik üst yapıların karşısında giderek güçlenen uluslaşma sürecinin oluşturduğu eğitim-öğretimi, hukuku, sosyal ı ve ekonomik yapıyı yöneten kurumların ürettikleri değerlerin öne çıkmasıyla asimilasyon süreci biçimlendirilmiştir. Freud’un Über-Ich olarak adlandırdığı değer sistemini daha önce aristokratik ve teolojik kurumlar biçimlendirirken, o dönemden itibaren onların yerini ulusal üst yapılar almış ve değer sistemini biçimlendirmişlerdir. Atatürk'ün değişen dünya koşullarına daha iyi uyum sağlayacak yepyeni bir ulus yaratma ülküsü ve Cumhuriyet rejimi (karma ekonomik sistem ve laiklik) solcu ve sağcı liberaller, muhafazakârlar, serbest piyasa sisteminin ideologları ve Osmanlıcılar tarafından başarısız olmaya mahkûm bir hayal olarak eleştirmiştir. Birbirinden çok ayrı gibi görünen bu ideolojik kesimlerin ortak noktası, insanın doğasından kaynaklanan değerleri göz ardı ederek yeni bir düzen kurulmasının olanaksızlığına olan inançlarıdır. Bu inanca göre insanların yaşamındaki değerlerin hemen hepsi insanın doğuştan içinde taşıdığı ve sonradan insanın kendi çabasıyla edinilemeyecek şeylerdir ve insan doğasının inkâr edilmesi insanları değerlerden yoksun bırakır. Bu yoksunluk insan eliyle düzeltilebilecek bir durum değildir onlara göre. Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, devletin sınırlarının içinde kalan insanların ortak bir öze ve bu özün yarattığı ortak bir geçmişe, dile, kültüre sahip olmamalarının, hâlihazırda taşıdıkları değerleri yok sayarak yeni değerlerin insan eliyle yaratılmasını zorunlu kılmasını bir ulus kurulmasının önündeki engel olarak gördüler. Çünkü insan eliyle yaratılan değerler doğal değerlerin yanında sahte olarak değerlendirildiği için sahte değerlere dayanan sistemlerin başarılı olmalarının olanaksız olduğuna inanılır. Yani uluslaşma projesi eninde sonunda dikiş yerlerinden atacak bir yamalı bohça gibi görülüyordu. Oysa insanın nasıl ki çocukluğundaki kimliğini aşamaması onun erişkinlik yaşamında sorunlar yaşamasına yol açıyorsa, toplumların sağlıklı olabilmesi de güncel koşullara uygun biçimde sonradan oluşturulan üst toplumsal yapıların içinde asimile olmakla olanaklı olur. Sürekli değişen koşullara sahip bir yaşamdaki sorunları sabit, değişmeyen ve geçmişin koşullarına göre oluşmuş değer sistemlerini kullanarak aşmak olanaklı değildir. Yani insanların ruhsal olarak sağlıklı olmalarının koşullarını içimizdeki doğal düzen sistemi yaratamaz, buna yönelik bütüncül bir düzeni insanlar kendileri kurmalıdır. Bireylerinin bir üst kimlikte asimile olamadığı toplumların yok olmaya mahkûm olduğunu Freud görmüştür. Bu nedenle dönemin Viyana'sındaki Yahudilerin çoğu gibi kendisini Avusturyalı bir Alman olarak gördüğü için Yahudilik özünü hiç yüceltmeyen babasının izinden gitmiştir. Sigmund adı Yahudi adı değildir. Babasının kendisine taktığı Sigismund adı Cermen kökenli segaz (zafer) ve Latince mundo (koruma) kelimelerinden türeyen, "zaferin koruyucusu", "zaferle korunan" anlamına gelen tarihi bir addır. Temel olarak Alman soyluları arasında popüler olan bu ad, özellikle Orta Çağ'da Kutsal Roma İmparatorları ve Burgonya kralları tarafından kullanılmıştır. Sağlıklı bir ulus yaratmak ve güzel bir gelecek kurmak için Almanlarla diğer kökenlerden gelen halkların arasındaki gerginliği azaltmak gerektiğini herkes gibi Freud da görüyordu. Hastalarıyla yaptığı çalışmalarda elde ettiği verilerin temelinde bir üst kimlikte asimile olmanın bunun tek yolu olduğunu anlamıştı. Freud bu nedenle insanın nörotik olmaktan kurtulabilmesi için sağlıklı bir kimliğe sahip olabilmesinin koşulunu, üst yapıların oluşturduğu değerleri yüceltmekle (narsizmin ileri aşamasındaki yüceltme eylemleri) gerçekleştirilen bir asimilasyon sürecine girmek olarak temellendirmiştir. Freud hiçbir zaman otonom, doğuştan gelen, özsel bir benlik çekirdeğini kutsamamıştır. Bu nedenle de dinsel bir anlama sahip olan ego terimini hiç kullanmamıştır. Ulus yaratma projesinin psikolojik temeli aslında Freud'da tam olarak mevcuttur. Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası adlı kitabında uzun vadede Ich ile Über-Ich arasındaki farkın giderek kapanmasının narsizmin sağlıklı bir aşamaya ulaşması olarak görür. Narsizmin bu noktaya gelmesinin asimilasyonun sağlıklı biçimde gerçekleşmesini sağlamasıyla kişiliğin sağlıklı gelişmesinin gerçekleştirildiğini belirtir. Yani insan kendisini ne kadar içsel dünyasının özellikleriyle tanımlamaktan kurtulur ve kendisinin üstündeki yapıların değerlerini içselleştirerek sahiplenirse o kadar sağlıklı bir kişiliğe sahip olur. Freud’un bu bakış açısı ne yazık ki geri planda tutulmaktadır. İnsanların içinde varlığı belirsiz bir mükemmel özün bulunduğu inancı doğrultusunda, dikkatler insanların iç dünyasına yönelmektedir. Oysa insanın içi değil içinde yaşadığı toplumun yapısı ve onun ürettiği değerlerle olan ilişkisi önemlidir. Bu konunun jeopolitik bir boyutu da vardır. İngilizlerin dış politikası özellikle Avrupa ve Ortadoğu’da asimilasyonun mümkün kıldığı homojenleşmiş ulusların oluşmasına engel olmayı İngiltere’nin çıkarları gereği önemsiyordu. Petrol alanlarına ve önemli ticaret yollarına ulaşmayı engellemeyecek bir jeopolitik biçimlenme İngilizlerin işine gelmiştir. Bu nedenle uluslaşma İngiliz politikacıları ve entelektüelleri tarafından insanların yaratıcı güçle ilişkisini kesen, yapay, insanın doğasına aykırı, ilgisiz parçaların bir araya getirilmesiyle oluşmuş bir yamalı bohça, halkı sahipsiz ve başsız bırakan hatalı bir yönetim biçimi olarak görülüyordu. 19. yüzyılın başında Frankenstein kitabını yazan Mary Shelley, ulus yaratma sürecini parçalardan oluşmuş bir canavarın yaratılmasına ve ulusu da bilimsel bir amaçla kalkışılan ama sonradan katliamlara neden olacak bir canavarın yaratılmasına benzeterek edebiyat dünyasına ulus kavramı hakkında önemli bir not düşmüştür. Sigmund Freud’un ölümünden sonra kızı Anna Freud’un kurduğu Ego Psikolojisi akımı gibi insanın özünü yücelten akımlar psikoloji dünyasına egemen olmuştur. Ego Psikolojisi akımı insanın asimile olmasının onun özünü ve özgürlüğünü yok etmeye yönelik bir müdahale olduğunu savunur. Bu nedenle bu akım geçmişin unutulmasına karşı geçmişin günü gününe anımsanmasına öncelik verir. Yeni yapılan bilimsel çalışmaların da gösterdiği gibi bizzat Sigmund Freud geçmişin doğru biçimde anımsanmasının olanaksız olduğunu belirtmiştir. Buna karşın özgür ve otonom ego kavramına inanan psikoloji akımları insanın üst yapıların içinde asimile olmasına karşı direnişini yüceltirler. Asıl bu yaklaşım insanı değerlerden yoksun bırakır. Değerlerden yoksun kalan insanlar yüceltme eylemini yapamadıkları için yalnız dürtü tatmini peşinde koşan bir canlı olarak kalmaktadırlar. Dürtü tatminini insanın doğasını özgürleştiren bir eylem gibi ele almak, zayıfların güçlülerin cinsel oyuncağı haline gelmesine neden olmuştur. Ancak “kendin ol” sloganıyla giden bir özgürlük söylemi ve insanın her türlü üst yapının karşısında (mevcut olmayan) doğasını savunmasının psikolojik sağlık ölçütü olarak ele alınması, bilimsel olmaktan çok politik bir söylemdir. Engin Gençtan, Doğan Cüceloğlu gibi yazarlar Türkiye’de bu söylemin öncülüğünü yapmışlardır. Freud'u doğru biçimde anlamaya çalışmak, Türkiye’nin uluslaşma sürecine saygı duyan herkesin görevidir. Psikiyatrist Psikanalasit Dr. Mutluhan İzmir
Gercekedebiyat.com

















YORUMLAR