Ihsan Işık'ın İbretlik Paris İzlenimleri / Sultan Su Esen
Doğup büyüdüğü "Şarkın Paris"i Diyarbakır düşer aklına. Görgü edep var. Varsıllık ve yoksulluk arasındaki uçurumu Avrupa’ya yakıştıramaz. Müslümanların oturdukları mahalleler akıllara durgunluk verir. Sanki bu Müslümanlar burada akıl yoksunu olmuşlar…
”AH BİR PARİS YOLCULUĞU" (s.85-147)
“Avrupa Ekspresi, güzel, lüks, hızlı… Koca kompartımanda benim dışımda sadece bir kişi var. Bir de Arap olduğunu anladığım, meşin ceketli ve hareketleri kuşku veren koyu esmer bir genç. Arap olmasından değil tabii ama kompartımana sık girip çıkmasından huzursuzluk duymaya başlıyorum. (...) Bir Arap’tan tedirgin olmak duygusu beni daha çok rahatsız ediyor” (s.86) ...Birkaç saat sonra Paris’i göreceğimi bilmek, güzel(...), sıkıntılıyım yine de. Garip ama(...) sıkıntım artıyor(...). Kendimi teselliye çalışarak içimden ayetler şiirler okuyorum. Üşüdüğümü hissediyorum. (...) Dizlerime serdiğim montumla ısınmaya çalışıyorum. (...) Bu gereksiz tedirginliği üstümden atıp, gezinin tadını çıkarmalı. İşte Paris du Nord (...) Bildik istasyon manzaraları. (...) inen binen. Hayal bitti… Yolcular her yerde aynı, heyecanlı ve telaşlı.
(s.87) ...İşte ilk şaşırtıcı Paris fotoğrafları. Sayıları hiç de az olmayan dilencilerin biri gidip diğeri geliyor.(...) Hırsızlık ve gasp için tereddüt etmeyecek gibi görünüyorlar. Yüzlerinde acı ve umutsuzluk, kılıkları perişan…
(s.88) ... Paris’te karşılaşacağım ilk sokağı merak ediyorum. (...) Temiz ve yeni bir binaya geleceğimizi umarken karşılaştığım durum ilk hayal kırıklığım. (...) Bina ürkünç, yıkık-dökük bir şato bozuntusu. Binanın taşlığında ayakkabılarımızı çıkartıp içeriye girince büyük bir mescitle karşılaşıyoruz. Binanın yan tarafında bir bakkal ve bir de kitapevinin olduğunu öğrenince umutlanıyorum; ...Çok aç olmama karşın önüme konan yemeği yiyemeyeceğimi anlayınca meyve ve kuru yemişe saldırıyorum. (...) Hizmet eden genç, ağır işitip konuşma güçlüğü çeken Tunuslu Ali’nin yoksulluğu hemen anlaşılıyor...”
Yazar İhsan Işık, farklı düşüncelerle geldiği Fransa’da hayal kırıklığının bir an önce geçmesini beklese de her defasında yeni bir şaşkınlığa düşüyor. Batıcılık adına Paris’e gelip hayranlıklarını yazanlar buralara uğramamıştır muhakkak…
Müslümanların oturdukları bu harabeleri, kitap yoksunluğunu, taş devrindeki yaşamları görmemişler demek ki! Etkileyici ve bilgilendirici anıları okurken, uzun yolculuklara çıkıyor insan. Cennet, Cehennem ve Araf geliyor akla. Hacı Hasan Efendi’nin işlettiği bakkalda ‘helal et!’ yazısı dikkat çekiyor. Almanya’yı Fransa ile kıyasladığında; Almanya’da devlet, düzen, denetim var.
Doğup büyüdüğü "Şarkın Paris"i Diyarbakır düşer aklına. Görgü edep var. Varsıllık ve yoksulluk arasındaki uçurumu Avrupa’ya yakıştıramaz. Müslümanların oturdukları mahalleler akıllara durgunluk verir. Sanki bu Müslümanlar burada akıl yoksunu olmuşlar… Varoşlardaki bu görüntünün dayanılmazlığı yazarı çarpar, karamsarlaştırır, endişelerini arttırır. “Müminler, Batı ile uyum sağlayacağına geriye gitmişler” der.
Daha fazlasını görmemek için geldiği gibi geri dönmek ister. Bakkal Hasan Efendi’nin nispeten eğitimli damadı Yusuf ona, hafta sonunda Paris’i gezdireceğini söylemiştir. Hoca iyi şeyler görmek için çabalasa da, o akşam dernekte çalışan Ahmet adlı kişinin, “Refah gelecek, zulüm bitecek”(s.90) sözlerini derinliksiz, bilgiden yoksun bulur, itibar etmez. “Yol bu kadar kısa, mesele o kadar basit değil” der.
Fuzuli’den: “Dost bi perva, felek bi rahm, devran bi sükun/Derd çok, hem-derd yok, düşman kavi, tali’ zebun” dizelerini okurken “... Ümide susamış kalpler benden ne kadar umut verici sözler bekliyorlar… Ama niçin yalan söyleyeyim ki?” der içinden.
Konuk olduğu bir başka cami de oldukça eski bir binadan bozmadır. (...) Bir salonunda öğrencilere Kur’an dersi verilmektedir. (s.91)
Bu sefillikte de aradığını bulamamıştır. Kısır sohbetler, iç burkan manzaralar onu giderek germiştir. Eyfel Kulesi’ni, ünlü Şanzelize’yi bile gözü görmemektedir artık. “Paris caddelerinde turlarken... Yobazlarımızın güzelliklerini konuştuk uzun uzun” demektedir. Gerçek Müslümanların değil, donanımsız vaizlerin verdiği zararları konuşur Yusuf adlı kişi ile. Aradığı şey; kitaplar ve kütüphanelerdir. Fransa’da; yaşayan 6-7 milyon Müslüman’ın çoğu eğitimsiz ve donanımsızdır. Bunların 350 bini de Türk göçmenleridir. (s.93) Üzüm üzüme baka baka kararır, demek ki bizimkiler de oradakilerini örnek almışlardır, demek geliyor akıllara.
Farklı bir İslam, yozlaşmış bir kültür gelişmiştir uygarlığın göbeğinde. Avrupa sömürdüğü ülkelerin insanına kendine göre bir yaşam biçmiştir. Anlatılan kent dünyanın göz bebeği Paris’tir. “Paris’te sadece Madam ve Mösyöler yokmuş” meğer der.
Sayın İhsan Işık’ın anıları çok akıcı bir dil ile yazılmış ve merakla okunmaktadır. Kendimi olayların akışına kaptırmış, Paris varoşlarında gezinirken, dünya buraya kenetlendi birden. Paris’te Charlie Hebdoo Dergisi Teröristler tarafından basıldı. On iki kişi öldürüldü(07.01. 2015) haberi çoğalarak yayıldı. Düşle Gerçeği bir arada yaşarken zamanlamaya donup kalmıştım. Sanki oradaydım. Olaylar, elimdeki kitabın devamıydı adeta. Cezayir asıllı Kouachi kardeşler sığındıkları bir mekânda kıstırılmışlardı. Teslim olmuyor, Cennete gitme hayaliyle yanıp tutuşuyorlardı. Sonuçta uçlar birbirini yok ediyordu. Baskın yapılan bir Süpermarket’ten de ölüm haberleri gelmekteydi ilerleyen saatlerde… Hocanın tespitleri gelecekte yaşanan olayların habercisiydi, şimdi daha iyi anlamaktaydım.
İki yıl önce aynı tarihte üç PKK’lı kadının öldürülmesi(09 01. 2013) ile Paris yine sıra dışı bir olayla gündeme gelmişti. O cinayet sanırım hala sırrını korumaktadır. Kötülük melekleri Paris’e konuşlanmıştı uzun zamandan beri. ‘Saint Bertalamy Katliamı(24 Ağustos 1572)’da orada yaşanmıştı… Ancak 1789’dan sonra Avrupa din bezirganlığını bırakıp ortak kararlar alarak içlerinde düzen ve birliği sağlamışlardır günümüzde. Ne yazık ki Conrad Adam(gazeteci yazar) dediği gibi İslam toplulukları bundan örnek alamamışlardır henüz. Sonuç olarak İhsan Hoca da Müslüman bir yazar olarak eğitimsizliğin cehaletin insanlığa verdiği zararı sürekli vurgulamaktadır kitabında.
Türklerin Fransız toplumu içerisindeki sosyal durumu, özellikle Arap Müslümanların gözaltında oluşları, kurdukları derneklerin arkasında başka bir devlet ile bağının olup olmadığı endişesi(s.94)ayan beyan ortadadır. Sormak gerek bu gençler neden eğitimsiz, denetimsizdi? Sorumlusu kimdi onların? Fransa Müslüman vatandaşlarıyla ne kadar ilgiliydi?
“Fransa’da yabancı düşmanlığı Almanya’dan daha az”(s.95), diyordu Yusuf (1994.) “Belki biraz kendisine biraz da bana moral olsun diye güzel şeyler anlatıyordu. Ama içim hiç rahat değildi... Sayıları hızla artan Fransız Müslümanlarının ne ölçüde nitelikli kuşaklar yetiştirebildiği kocaman bir soru işaretidir” diyen İhsan hoca olacakları yirmi yıl öncesinden görmüş, kaygılarını belirtmişti. “...Paris dışında diğer şehirlerdeki Müslümanları tanıyarak hakikati öğrenebilecektim. Acaba öğrenebilecek miydim?” (s.96) cümlesinden de hocanın kaygıları belli olmaktadır.
“Fransa ve Bizimkiler” bölümünde teknolojik kıyaslama yapmakta, inançlı olmanın gericilik olmadığını, okumanın kültürlü olmanın gerekliliğini savunmaktadır. Batıya göçen işçilerin ilerleme bir yana, çok daha geride kaldıklarını görmek acı. Bu bağlamda Fransa’daki ve benzeri Türkiye’deki laik rejimin elitist eğitimini eleştirmektedir. Antuva ilçesinde konuk olduğu bir evde gördükleri karşısında şaşkınlığı tavan yapar:
“Yaşlı işçinin perişandı üstü başı… Evinin tuvaleti bile dışarıda bahçe içinde ilkel bir barakadan ibaretti. Evin her tarafını saran ağır bir koku vardı. Yer sofrasında yemek yenmekteydi(s.99). Tanıştığım Türk gençlerinin istinasız hepsi birer köy delikanlısı havasındaydı… Ne yazık ki kitapla, gazeteyle ilgileri yoktu hiç birinin. Hayatları boyunca hiçbir dergi okumamış, duymamış görmemişlerdi. Aile ve çevreden aldıkları eğitime göre; kültür ve sanat gereksiz şeylerdi... Fransa’ya gelmiş ama köylü hayatı yaşayan, Türkiye’deki işçilere bile benzemeyen yaşlı adam bir derneğin o bölgedeki şube başkanıydı, vah ki vah… (s.100)”.
Yazarın bu satırları Fransa’da olacakların habercisidir. Bir de bunun Afrikalısı vardı ki nitekim beklenen olmuştu(07 Ocak 2015). Yazara göre gençler cahil vaizlerin elinde denetimsiz bırakılmıştır.
“Lyon’un AK Merkez’i: Part Dieu (Allah’a Emanet). Uyuşturucu kullanımını duyunca keyfim kaçtı. Türk kızları da buraya takılıyormuş. Bu kızlar, akşama kadar burada kalıp sonra başörtülü masum kızlar mı oluyorlar?”(s.101).
Lyon Milli Kütüphanesi’nde ise Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Nazım Hikmet dışında Türk yazarının olmamasından yakınır. Konuda, Türk yetkilileri, diğer Müslüman entelektüellerini kıyasıya eleştirir(s.103). Cumhuriyetçi Laiklik Komitesi üzerine bir söyleşiye katılır, salon tıklım tıklım doludur: Toplantıda iki Haham, iki Arap Müftü, bir Hıristiyan kadın eğitim üyesi, İki Papaz ile komite başkanı bir parlamenter konuşur. Konferansta en çok alkışı, Haham ve Müftünün konuşmaları alır. İmam, Fransa’da laikliği koruma üzerine insan haklarının çiğnendiğini, oysa İslam’da Kur’an referans alındığından yüzyıllarca hoşgörü içerisinde yaşandığını örnekler (s.104). Haham ise; “Okullarda Hıristiyan öğrenciler haçıyla, Yahudi öğrenciler takkesiyle, Müslüman kızlar da başörtüleriyle sınıfa girmeli... Laikliği koruma adına bunlara izin verilmeli” gereğini şiddetle savunarak şaşırtır dinleyenleri(s.105).
İhsan hoca konuşma metinlerini elde edemez ve gençlerin aklında kalan bilgi kırıntılarından anlamaya çalışır bu söyleşiyi. Fransa’daki sorunları sıralarken; Türkiye’den getirilen ithal damatların kahveleri doldurduğunu, işsiz olduklarını da vurgular. Kültür yozlaşması, dil sorunu, beklentiler, evlenme boşanmalar birer tez konusudur. Hoca buraya aralıklarla seyahat yapmıştır. Arap Müslüman gençleri arasında dini kimliklerine dönenlerin sayısı artmıştır (s.107). Ayrıca Arap Tebliğ Cemaatlerinin iyi Fransızca bildikleri, İslam’ı yaymakta etkili oldukları söylenmektedir.
Ortaçağ karanlığını aşabilen Avrupa, 1789 aydınlanma devrimiyle din ve devlet işlerini birbirinden ayırmıştır. Kimsenin inancını sorgulamaz. Ancak sömürge toplumlarından gelen Müslümanlar burada uğradıkları sosyolojik değişime ayak uyduramazlar. Özünü kaybederek başkalaşır, dönüşürler. Son olaylar, eğitimli Müslümanların endişelerini göstermektedir.
“Fransa’da Müslümanlar için bilgi yok olmuş”
Bir vatandaş İhsan hocayı evine götürür. Dokuz yaşındaki oğluna: “Hadi amcana bir Yasin oku!” der. Çocuk, Yasin suresinin iki sayfasını ezberinden hemen okur. İhsan Hoca oğluyla gururlanan babaya, “çocuğun masal ve diğer çocuk kitaplarının olup olmadığını” sorar. Beklenmedik bu soru üzerine şaşıran baba bir süre sessiz kalır, ardından, “Masal kitaplarının gereksiz olduğunu” söyler. Bu kez de İhsan Hoca şaşırır. “Sadece dini kitap okumanın yetersiz olduğunu, çocukların yaşına uygun masal ve çocuk kitapları okuyup hayal gücünün gelişmesi gerektiğini” söylemenin nafile olacağını anlar. “Fransa’da Müslümanlar için bilgi yok olmuş” deme çaresizliğine düşer.
Bir başka imamın evinde, “Bazı şeyler iyi hoş ta, temizlik mi, o da ne? Güya kitap dostu imamın konuk odası dediği yere girdik. Keşke gelmeseydik. Girdiğimiz oda maalesef dağınık ve leş gibi kokan kirli eşyalarla doluydu. Mutfak, lavabo ve tuvalet ise korkunç ilkeldi. Susuz arızalı küçük bir sifonun yanında duş hortumu ve başlığı helanın orta yerinde sürünüyordu. İmam bununla mı taharet alıyordu? …Fransa’nın büyük şehirlerinden birinin merkezi bir semtinde bu nasıl ilkel bir yaşayıştı? …Temizlik bilmeyen bir adam din diye neyi öğretirdi. … İlkellik nereye gitseler, hep beraberlerinde gidiyordu. Vah ki vah!...” (s.109).
Hoca gördükleri karşısında ‘ah u vah’ içinde kalır. “Eğitim Önemli Değil” (s.110) sözünün açıklaması yoktur!...
Murat adlı bir gençle arabayla ClermentFerrand kentini gezerken, arabada oldukça seviyesiz bir vaaz kaseti dinler: “Bu talihsiz genç hakikati böyle bir vaazdan öğrenmiş demek ki” der içinden. Delikanlıya “bir müzik kaseti koysan daha iyi olacak” deyince genç şaşırır.
Hoca’nın Fransa’da karşılaştığı şaşkınlıkların sonu gelmez: “Yobazlık var. Ne yazık ki Türkiye’den gelen konuşmacılar nabza göre şerbet vermiş, ayranlarını kabartıp heyecana getirerek tekbir çektirip gitmişlerdi.” (s.111).“Bunlar bu konuşmalara alıştıkları için farklı tepkiyi yadırgıyorlar. ...Çocuklarında eğitim yok, iyi meslek sahibi olan da çıkmıyor. Geldikleri yerden, hatta daha aşağıda duruyorlardı. Memleketlerine dönme gibi bir planları da yoktu.” (s.112). Vah ki vah!...
MÜSLÜMAN FRANSIZLAR VE YEŞİL KOMÜNİST
Fransızların yarı nüfusu dine inanmıyor, ömür boyu üç kez kiliseye gidenler var: ‘Doğdukları, evlendikleri ve öldüklerinde’. “Doyurucu fikre sahip olunca tereddüt etmeden Müslüman oluyorlar.” (s.114). Müslümanlığı kabul edenlerin çoğu da kendini gizliyormuş. Bunları düşünürken, bir güzel Müslüman ile tanışır. “Karadenizli yeşil bir komünist, çok güzel bir arkadaş. İşte ona özendim. İmrenilecek bir ruh güzelliği içindeydi.” (s.115), diyebilme hoşgörüsündedir İhsan Işık öğretmen.
Belki de eğitimci olmasından, girdiği her mescitte “hani buranın kitaplığı” diye sorar. Eğer yoksa “buraya kitaplık kurun” diye uyarır. Strasburg’da bir Cami’deki kitapevinde gördüğü Arap kadınların sadece, incik boncukla ilgilenmeleri dikkatini çeker. “Türkler de kitaplarla ilgili değillerdi” der. Aradığı yazarlarını da orada göremeyince burulur.
Marsilya’nın ortasındaki Cami’de Cuma namazı kılınır. (s.118). Birlikte evine gittiği vatandaşın iki eşli olduğunu öğrenince şaşar kalır. Eşlerden biri Türkiye’de, yanındaki ise Cezayirli bir hatundur...
Paris’te çıkan ‘L’evenment de Jeudi’ dergisinin 17/Mart/1994 tarihli sayısında Cahaterine Bezard adlı yazarın, “İslamcı gençlerin laiklik için büyük tehlike oluşturduğu” yazısını okur. (s.124). Yazı Hoca’ya Türkiye’deki kimi yazarları anımsatır.
1994 yılında İslamcı Öğrenci grupları (CROUS), seçimlerde çeşitli kentlerde büyük atılım yapar, %17.95 ile ikinci sıraya otururlar. Fransa’nın bu konuda yayınladığı endişeli bildirileri, kitabın 125-127 sayfalarında yer almaktadır. Şu satırlar dikkat çekicidir:
“Fransa’da Müslüman öğrenciler kendilerini özgür hissetmiyorlar. Başlarına gelecek kötü durumlardan endişe duyarak bir gazeteci ile konuşurken kimliklerini gizlemek zorunda kalıyorlar.” Bu tespit gelecekte olacakların habercisi gibidir. Kitapta çok farklı tipler vardır.
SUÇ VE CEHALET...
Yakın geçmişteki ‘Cezayir İç Savaşı’nda dünya, İslam-Laik çatışmasını endişeyle izledi. Fransızlar yıllarca Cezayir’i sömürerek kimyasını bozmuştu. Onlara büyük acılar; kin nefret kardeş kavgasını öngörmüşlerdi. Görünen o ki; Fransa hoşgörüyü kendine ayırmış, sömürge toplumlarının uyanmasını istememişti. Hesaplayamadığı şey; bu eğitimsizliğin geri teperek büyük suç örgütlerine dönüşmesidir. Günümüzde. Fransız uyruklu Müslüman ya da diğer gençler, Ortadoğu ve diğer ülkelerde olaylara karışmaya başlamışlardır alenen. Onların yaşam öykülerinde hangi acıların izleri var, kim bilir. Bir yanda baskı ve işkence, öbür yanda onlara gökyüzü cennetini vadeden cehalet… Uyumsuzluk suça itmektedir gençleri.
İhsan Işık Hoca geçmiş yılların gezi notlarını, daha sonraki gidiş gelişlerle de pekiştirmiştir. Batı sömürgeci, İslam ülkeleri güçsüz, eğitimsiz, kendine güvensizdir henüz, dernek binaları terk edilmiş bakımsız yerlerdedir. Çevresi Katalonlar, İspanyol ve çeşitli ulusların Çingeneleriyle doludur. (s.134).
Lyon’dan sonra Perpigan’da çoğunluk Araplardan oluşur. Günümüz olayları nedeniyle dikkat çeken, Cezayir Savaşı’nda Fransızları destekleyen Harkiler’in ayrıcalıklı durumlarıdır. Fransız hükümetleri onlara para ve iş vermiştir. Anlaşılan o ki, Kouachie Kardeşler gibiler ise, sorunlarıyla baş başa bırakılmış ve örgütlerin eline düşmüştür.
İhsan Işık, dünya Müslümanları, Türkiye Müslümanları, Kürt dindarlarını konu ederken; Türk devletinin Avrupa’daki vatandaşlarına ilgisizliğini eleştirir. Konuyu oradaki İslam Cemaatleriyle de tartışır. İster istemez Fransız inceliğini, Batı kibarlığını över.(s.135) Fransa ile bağlantılı olarak Laiklerin ve ‘Jeunne(jön)Türkler’in Fransa’dan etkilenmelerini konu eder yine. Laik yaşam tarzını benimsemese de, gerçeklere, kültürel farklılıklara, kendince iyi olanlara saygı duyar…
Gezisinin devamında, bir katedralde minyatürleri inceler. Hıristiyanların Türkleri denize döküşleri resmedilmiştir. Osmanlı korkusu yaşanmıştır. Le Pante Savaşı II.Selim (s.138) “Kutsal sakal”ı konu eder. “Tesbih namazını ilk kez kıldığım için zorlandım.” der.
“Türkler ve Zencilere dikkat”(s.140): “Yeşil pasaportuma, NATO üyesi olmamıza rağmen; kibar Fransız, uygar ve müttefikimiz hakkında yanılmışım meğer. Eşyalarımı alıp beni aşağıya indirdiler dört beş zenciyle. Adımın aranan listesinde olup olmadığına bakıp vize istediler.” Hoca bu davranışa çok üzüldüğünü konu etmektedir. Daha sonra 2003’yılında 5. Uluslararası Türkçe Şiir Şöleni’ne, Alsas-Loren’e gider.(s.143). Hilton Otel’indeki pişmemiş et menüsünü beğenmez.
Fransız TV’si ünlü Türk sosyalistleriyle söyleşi yapar. Zülfü Livanelli, “Türkiye’de üç tehlike var” der,“Kürtçülük Türkçülük ve İslamcılık…” (s.129) İhsan Hoca bu söylemlerin hizip yaratabileceğinden endişe duyar. Aziz Nesine de göndermede bulunur. “Aklı başında konuşan bir tek Yaşar Kemal vardı” der. (s.130).
İhsan Işık Hoca’nın eğrisiyle doğrusuyla düşüncelere yer vermesi, onun gerçekçi, hoşgörülü, takdir edilir yanıdır.
(not: İhsan Işık, Fransa bölümünde gerçek isimleri yazmadığını belirtmiştir. Anlıyoruz ki ortamlar tekin değildir, yoksulluk ve suçlar iç içedir…)
On Ülkeden Gezi İzlenimleri, İhsan Işık, birinci baskı, 2014 Elvan yay,
Sultan Su Esen
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR