260- Çok kitap okumanın, okumaya çalışmanın, okumak istemenin yükünü nasıl taşıyoruz? Büyük bir acizlik duygusu ile dolarak. Yeni türler okumaya başlayarak ya da bunca kitap arasından hangilerini okuyacağımıza ilişkin yeni yöntemler deneyerek belki… Belki bu çırpınışta bir mola anlamına gelecek kitaplarla karşılaşma umudumuzu koruyarak.

Çoktandır kütüphanemde okunmak için sıra bekleyen bir kitap nihayet okuduğumda bu duyguyu uyandırdı bende. Ankara’da, Kızılay’da, Konur Sokak’ta, birbirini tanıyan küçük kalabalığın bir üyesi olarak tanıma mutluluğuna eriştiğim muhteşem bir insanın, Vefa Önal’ın, Varlık Kokusu adlı küçük ama içinden dünyalar fışkıran kitabı, beni tek kelimeyle, en aciz kelimeyle, o basit kelimeyle mutlu etti yeniden. Bazı kitaplar böyle sessiz sedasız, bir görünüp bir kaybolan yıldızlar gibi geçer hayatımızdan. Bir sessizlikten bir sessizliğe, reklamı yapılmadan, hakkında konuşulmadan, yaşamadığımız geçmiş zamanlarda ya da yaşayamayacağımız gelecek zamanlarda var olmuş ve olacak anlar gibi uzağımızdan geçer ve giderler sessizce.

Ama tam bir yıldız gibi bir kitap. Işığı minnacık, ama içi kocaman bir yıldız kitap. Her cümlesi bir ayrı kutsallık yüklü. Kutsallık çünkü billurlaşmış deneyim kutsaldır. Sözcükler nasıl devleşir? Cümleler nasıl ateş gibi olur? Bir kitap nasıl küçük bir noktadan patlayıp yayılan evren gibi okunduğunda patlar ve bizi değiştirir? Bu kitabı “etkilemek” sözcüğüyle tarif etmek hafif kalır. Aslında en büyük şiirlerin yaptığını yapıyor Varlık Kokusu. Mucize kitap. Başka bir gezegene ya da başka bir zamana, kutsal kitap diye fırlatıp atılası bir kitaptan söz ediyorum.  Tam yukarda söz ettiğim hayal kırıklıkları ve neredeyse vazgeçme anında çıkıp gelmesinin, onca kitap arasından hatırlanmasının ve birdenbire okunmasının, kitabın ele aldığı birçok sorunsalla ilişkili olması bile neredeyse mucize. Özetlenemez bir senfonik müzik gibi bir kitapla karşı karşıyayız. Varlık Kokusu, yüzyılların tasavvuf düşüncesini, adını çok da anmaksızın (112 sayfalık kitabın 108. Sayfasında geçiyor ilk kez; eğer yanlış görmediysem) en özlü ve en özgün biçimde ele alıyor.

 Kitapta tarif edilemez bir tamlık var. Her köşeye sinmiş. Başlıktaki “koku” sözcüğü bir çok yerde çıkıp geliyor yanımıza zaten. Yaşadığımız fizik evrende, bir beden şeklinde varoluşumuzun geçmişten bugüne kurcalanmışlığı sürecinde çok önemli bir kilometre taşı bu kitap. Kuşkusuz İslami kavramlar ve easaslar üzerinde inşa edilmiş sorun ve çözümleme denemesi ama, ilk andan işin özüne odaklanmamıza neden olacak bir üstünlüğe sahip. Diğerlerine benzemeyen bir modernizm eleştirisi yapıyorsa da, günümüzde çoğu dünyevileşmiş İslami akımlara da içten içe eleştiri getirmeyi ihmal etmiyor. İnsanı öne çıkartıp, insanın yüceltmek istiyor. Kitap okumakla ilgili bölüm, ikna edici ve diğer bölümlerle uyumlu bu açıdan. Benim yukardaki şikayetlerime bir yanıt olarak okudum bu bölümü. Başkalarının fikirlerini ezberlemeye çalışan insanın trajedisini işleyen satırlar bir müzik gibi, önceki ve sonraki cümlelerden kopartılamaz bir akışkanlıkta. Yine de şu bölümü alıntılamak istiyorum:

“Bu mana zehirlenmesini “akut” kerteye taşıyan tutumsa insanın, her ne kadar başkalarının yanında en çok kendi düşüncesine değer veriyor görünse de, içinden hep başkalarının düşüncelerini bir “hikmet” gibi görmeye pek meyilli oluşudur.” (Vefa Önal, Varlık Kokusu, Haykitap  Yayıncılık, 1.Baskı, İstanbul, Ocak 2015, s. 52.)

Elinize aldığınızda, siz o an elinize alın diye yazılmış olduğunu düşünmeden edemeyeceğiniz bir kitap. Dindar olun ya da olmayın, insanı yücelten ama ona bir taraftan da “kibirlenme!” diyen bir bakışın ürünü, eşşiz bir yapıt.

261- Hobsbawm’ın eserlerini okumak ne kadar zor. Yoksa kötü bir çeviri mi? (Osman Akınhay yetkin bir çevirmen olarak biliniyor oysa!)Ama bütün kitapları böyle. Gerçek bu kadar karmaşık mıdır? Gerçek basit ama ne kadar basit olursa olsun anlatımı ille de bu kadar karışık olmak zorunda mı? Belki de birikimimiz eksik. Aslında en makul açıklama bu. Belli ki Hobsbawm birikimli okuyucu için yazıyor ya da konuşuyor. Tarih Üzerine (Bilim Sanat Yayınları, Ankara 1999), yıllar önce alıp kitaplığıma koyduğum kitaplardan biri. İçinde Hobsbawm’ın değişik vesilelerle yazdığı kısa metinler ve konuşmaları var. Bana çekici gelen iki başlık kitabın 10. bölümünü oluşturan “Tarihçiler Karl Marx’a Ne Borçludur?” başlığı ile 11. bölümünü oluşturan “Mark ve Tarih” başlıkları oldu ve nihayet bu bölümleri okuma fırsatım oldu. Ama çok zorlandım. Anlamakta, sindirmekte zorlandım. Eğitim sistemimiz, Akademiz yapımız ve tarih anlayışımız bu tür teorik tartışmaları ve felsefi problemleri çok dar bir çevreye hapsedecek kadar eksikliklerle dolu. Aslında biz genel olarak toplumu, dünyayı anlamak, kavramak üzere bir kaygıdan uzağız. Şiire, sanata, resme, heykele, bilime uzak olduğumuz ölçüde, yönteme ve şimdiyi kavrayıp geleceği kurma üzerine düşünmeye de uzağız. Ama temel sorular hep önümüzde durmaya devam ediyor: Biz kimiz? Nerden gelip nereye gidiyoruz?

Hobsbawm, nüansları yakaladığımız ölçüde anlayabileceğimiz bir tarihçi. Aslında bütün büyük yazarların, sanatçıların ve bilim adamlarının kullandıkları dille ilişkisi, bir bakıma nüanslarla, onları dikkate alıp kullanabilme becerileriyle ölçülür diye düşünüyorum. Bu Hobsbawm’da farklı bir zorluk yaşatıyor okuyucuya. Benzetme yapmak gerekirse, direksiyonu 10 santim sola kırdığında hemen bir 5 santim sağa kırarak hemen mutlaka bir doğrultu ve anlam çerçevesini belirleme ya da düzeltme çabası içinde oluyor. Bu pek alıştığımız bir üslup değil. Ama insan, doğa ve toplum, istediğimiz netliği bize keskin cümlelerle veremeyecek kadar karmaşık yapılar ise böyle bir düzeltme gereksinimi de çok haksız değil. Marks’ın (Bu arada çeviride bölüm başlığı olarak “Marx” yazımı kullanılırken “izm” olarak “Marksizm” yazımı kullanımı dikkat çekiyor. Bu da bir tercih)  bir cümlesini alıp bu cümlenin algılanış kümesi içinde asıl söylenmek istenene ait daha dar olan kümeyi işaretlemek isterken zor anlaşılır bir söylem ortaya çıkıyor. Bu zor anlaşılma bol parantezli cümleler ile beraber daha da katmerli hale geliyor.

İlk okuduğum bölümde “Vulgar Marksizm” kavramı ele alınıyor. Ama basit bir okuyucu olarak “Marx ne dedi?” ya da “Marx’ın tarih bilimi üzerindeki etkisi neydi?” gibi sorulara yanıt ararken bazı satırların altını çizdim. Hobsbawm, ilk olarak temel ve üst yapı biçiminde, “birbiriyle etkileşim halindeki  farklı ‘düzeyler’ den meydana gelen bir toplum modelinin” getirdiği katkıyı sayıyor. İkinci katkı ise üç basamaklı: 1-sınıf çatışmalarının rolü, 2-sosyo-ekonomik formasyonların birbirini takip etmesi (Feodalizmden-kapitalizme örneğin) ve 3-Bu formasyonlardan birinden diğerine geçişin mekanizması. (s.225) Burada Hobsbawm, bizde yıllarca süren bir tartışmayı kapatıyor: “ Ayrıca, bu Marksit modelin yetersiz veya yanıltıcı kanıtlara dayanan bazı kısımlardan (örneğin Marrx’ın –diyelim, bu tür toplumların bazılarındaki iç istikrarla ilgili- derin kavrayışlarını hatalı varsayımlarla birleştirdiği, Şark toplumlarını inceleme alanındaki bazı görüşlerden) vazgeçilmesi gerektiği de kaçınılmaz bir gerçektir.”

Görüldüğü gibi Hobsbawm, açıkça bizde uzun yıllar tartışılmış “Asya Tipi Üretim Tarzı” tartışmalarını bitiriyor ve bu görüşe Marx’tan kanıtlar ve alıntılar bulma çabasını da anlamsızlaştırıyor. Türkiye’de Marksizmi en iyi bilenlerden biri olan Yalçın Küçük hocanın da bu görüşte olduğunu biliyoruz. Ama Hobsbawm, cesurca Marx’ın bazı yazılarını “Marksist Model”in dışına koyuyor. (Peki bu toplumlardaki durağanlığı nasıl açıklıyor? Sorunun yanıtı 11. Bölümde veriliyor. Bu konuya döneceğim.) Bizdeki Marx’a neredeyse dini bir kutsallık yükleyen eleştirel olmayan “Marksist” anlayışın bu kadar cesurca bir yargı oluşturması beklenemezdi muhtemelen. “İyi ama Marx şurada şöyle söylüyor” denilince birçok ezberci Marksist sus pus oluyordu. Şimdi ülkemiz tarihçiliğini yıllarca oyalayan bu gereksiz tartışmaya noktayı koymuş oluyoruz.

Hobsbawm, Marksizmin bir diğer katkısının toplumum ne olduğu sorusuna yanıt vermesi olduğunu söylüyor: Toplum, insanlar arasındaki ilişkilerin oluşturduğu sistemlerin bileşkesidir. (s.226) Marksizmin özgünlüğü, böyle bir toplumda, bizim genelde “Alt Yapı” olarak bildiğimiz ama Hobsbawm’ın “Temel Yapı” olarak sunduğu düzey ile “üst yapı” arasında bir hiyerarşinin bulunduğunu söylemesi ve ayrıca her toplum içinde o toplumu görece işler halde tutan bir nitelik karşısında onu dengeleyen ayrıca bir iç çelişki-gerilim niteliğinin varlığını belirtmesi olmaktadır. (Böyle bir modelin yansıtması gereken gerçek, istikrar sağlayıcı öğeler ile istikrarı bozucu öğelerin eşzamanlı biçimde var olduğudur.-s.234) Böylelikle toplumların gelişimi açıklayabiliyoruz. Zaten tarihin temel sorununu şu şekilde ortaya koyuyor Hobsbawm: “Tarihteki temel sorun, hem çeşitli toplumsal grupların farklılaşmasının, hem de bir toplumun bir türünün başka bir toplum türüne dönüşmesinin ya da dönüşememesinin mekanizmasını keşfetmektir.” (s.229)

Hobsbawm, toplumların değişimini açıklama gücünü öne çıkardığı Marksizmi doğru bir çerçeveye oturtmaya devam ederken sık sık onun toplumlarda var olduğunu söylediği iki önemli unsura, temel yapı-üst yapı-düzeyler modeli- ile iç çelişkiler modeline vurgu yaparken bir taraftan da her zamanki nüanslı yaklaşımının bir örneği olarak sınıf mücadelesi ya da çatışması olgusunu, bu iç çekişmelerin sadece özel bir durumu olduğunu vurgulayarak (-ki Marx’ın gözünde sadece sınıf çatışmalarından ibaret değildi bu çelişkiler-s.235), Türkiye’de Marksizm üzerine bugüne kadarki kısır tartışmaların ve yazımın kabalığını ve bazı kavram ve söz öbeklerini nasıl fetişleştirdiğini ve dolayısıyla nasıl bir basit mekanik bakışı var ettiğini de ortaya koymuş oluyor. Demek ki aslolan bir toplumda iç çelişkilermiş. Bunu daha dar bir kavram olan sınıf çatışmaları kavramıyla yer değiştirtip yıllarca sınıf çatışmalarının somut görüntüleri üzerinde kafa yormuşuz. (Burada “büyük ölçüde” diye eklemek gerek. Özellikle yakın zamanlarda ülkemizde de toplumsal düzen içinde var olan “iç çelişkiler” daha fazla dile getirilmektedir.) Yanlış yerde fotoğraf çekmek üzere bekleyen ya da objektifini yanlış yere odaklayan bir fotografçının istediği kareyi bir türlü çekememesi gibi… Neredeyse yanlış ve yetersiz çeviriye kurban gitmiş bir entellektüel ortam söz konusu. Özellikle bu bölümdeki 23 numaralı dipnot konuyu açıklayıcılığı bakımından ilginç: “G.Lictheim (Marxizm, Londra 1961, s.152), haklı olarak, sınıf uzlaşmazlığının, Marx’ın antik Roma toplumunun dağılışıyla ilgili modelinde ancak tali bir rol oynadığına işaret etmektedir. ‘Köle isyanları’ndan kaynaklanmış olması gereken bu görüşün Marx’ta hiçbir temeli yoktur.-s.235)

Hobsbawm, çok cesurca şunları da söylüyor:

“Aynı zamanda burada Marx’ın kendi modelinin, ya­zılarındaki muğlaklıktan kurtarılıp belirgin hale getirilmesi zo­runluluğu, bu modelin daha fazla derinleştirilip geliştirilmesinin yararlı olabileceği, on dokuzuncu yüzyılın -Engels’in formülasyonlarında Marx’ın düşüncelerinde olduğundan daha açık bi­çimde rastlanan- bazı kalıntılarının temizlenmesi gerekliliği de özellikle vurgulanmalıdır.” (s. 236)

Neyi öğreniyoruz buradan, şunu: Marx’ın yazdıklarına kutsal kitap muamelesi yapılamaz. Açıkça Marx’ın yanlışları, fazlaları, gereksiz saptamaları ve muğlak bıraktığı noktalar vardır ve bunlar giderilebilir. Bana göre de tarihsel olanın ayıklanması, evrensel olan, soyut kavrayışları öne çıkartabilir. Hobsbawm, Marx’ı bu açıdan “başlangıç” saymaktadır:

“Marx’ın yaklaşımının hâlâ, insanlık tarihinin tüm sürecini açıklamamızı sağlayan ve modern tartış­malar için en verimli başlangıç noktasını oluşturan tek yakla­şım olduğu şeklindeki kendi inancımı ortaya koyabilirim.” (s.237)

Şu da ilginç bir cümle:

“Öte yandan, Marksist tarihçiler, Marx’ı ciddi ölçüde geçmiş olsa da olmasa da…” (s.237)

Demek ki geçmek mümkün. Ülkemiz için söylenemeyecek bir değerlendirme, ama bilimsel bakışın hiçbir tarihsel kişiliği tanrısal bir konuma yükseltemeyeceği ön kabulü için akılda tutulması gereken bir cümle.

Bu noktada Osmanlı-Cumhuriyet tarihi’nin Marksist yöntemle yazılış denemesine en yakın eserin Yalçın Küçük’ün Atamanoğlu Fatih ve Türkiye Üzerine Tezler dizisi olduğuna inandığımı ekleyerek diğer mekaleye geçebiliriz.

262- Hobsbawm’ın Tarih Üzerine  adlı kitabın 11. Bölümü Marx ve Tarih adını taşıyor. Burada Hobsbawm bir saptama yaparak başlıyor: “Marx’ın kendisi tarihçilerin anladığı biçimiyle fazla tarih metni çıkarmamıştı(r)”(s.242) Hatta diyor Hobsbawm, “Kapital bile ‘kapitalizmin 1867’ye kadarki tarihi’ olarak değerlendirilemez.” (s.243) Hobsbawm, Marx’ın inceleme yöntemi üzerine çok önemli bir noktayı şöyle belirtiyor: “ ‘geçmiş’in, gerek tarihsel sürecin bir parçası olması, gerekse tarihsel sürecin tek başına bu süreçle ve geçmişle ilgili verileri analiz edip anlamamızı sağlaması nedeniyle, yalnızca ve asıl olarak kendi terimleriyle anlatılamayacağıdır.” (s.244) Hobsbawm’ın neredeyse bütün cümleleri böyle, mutlaka bir yan cümle, asıl söylemek istediğinin arasına giriyor. O yüzden yukardaki cümlenin asıl yargısını koyu yazdım. Burada Marx’ın maymunun anatomisini anlamak için insan anatomisini ipucu olarak değerlendirmek gibi, klişeleşmiş bir söylemle aktarılan yöntemi dile getiriliyor. Hobsbawm, cüretkar biçimde, aslında açıksözlü bir biçimde de denilebilir, Marx’ın yeterince işlemediği bazı tarihsel sorunların sonraki Maksist tarihçilere kaldığını belirtiyor. Buna rağmen Marx’ın tarih anlayışının (tarihsel materyalizmin) Maksizmin özü sayılabileceğini belirtiyor. Bu noktada şu söz ise tarihsel materyalizmin özü kabul ediliyor: “Yaşamı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen yaşamdır.” (s.246) Ancak her zaman nüanslarla konuyu ele alan Hobsbawm şunu da ekliyor: “…materyalist tarih anlayışının tarihsel açıklamanın kendisi değil, tarihsel açıklamanın temeli olduğu da başından beri son derece açıktır.” (s. 248) Görülüyor ki burada kaba bir mekanizmden bizi uzak tutmaya çalışıyor Hobsbawm. Bu yaklaşımını birçok yerde kullanıyor ve Marx’ı bir anlamda esnetiyor. En önemli örnek sorun Batı feodalizminden kapitalizme geçişin dinamikleri. Kısaca “Niye belli bir bölgede olan diğer bölgede olmadı?” biçimindeki soruyu yeterince doygunlukla açıklamak. Burada da Hobsbawm, Marx’ı tamamlıyor gibi gözüküyor. Benim anladığım kadarıyla dönüşümün mekanizmaları bütünüyle “içte” aranmayabilir diyor:

Yine de, üretim tarzlarının ve onların dönüşüme uğramasının geleneksel analizi bir şekilde geliş­tirilmelidir -ve son zamanlardaki Marksist çalışmalarda bu fiilen yapılmıştır. Bir üretim tarzının fiilen başka bir üretim tarzına dönüşmesi genellikle nedensel ve tek bir yönde ilerleyen bir zemine oturtulmuştur: Dolayısıyla, her üretim tarzı içinde, onun dönüşmesinin yolunu açacak dinamiği ve güçleri doğuran bir “temel çelişki” bulunduğu ileri sürülmüştür. Yalnız bunun -ka­pitalizm boyutu dışında- Marx’ın kendi görüşü olup olmadığı belli değildir ve -özellikle Batı feodalizminden kapitalizme ge­çiş konusuyla bağlantılı olarak- kesinlikle büyük sıkıntılara ve sonu gelmez tartışmalara yol açmaktadır.” (s.255)

Hobsbawm şunu öneriyor:

“Aşağıdaki iki varsayımı benimsemek daha yararlı görün­mektedir. Birincisi, bir üretim tarzı içindeki, onun kalıcılığını bozmaya eğilimli olan temel öğeler, kendi bağrında dönüşümün kesinliğinden ziyade bir potansiyel durumu taşımakta, ama, üre­tim tarzının yapısına bağlı olarak da, mümkün olan dönüşüme belli sınırlar getirmektedir. İkincisi, bir üretim tarzının bir baş­kasına dönüşmesine yol açan mekanizmalar yalnızca o üretim tarzının içsel mekanizmaları olmayabilir; bunlar, farklı şekilde yapılanmış toplumların kesişmesinden ve etkileşiminden kay­naklanabilir. Bu anlamıyla, tüm gelişme karma bir gelişmedir.” (s.255)

Amacım geçmişin açıklanmasına ilişkin yardımcı araçlar elde edebilmek. Bütün okumalarımız, anlama çalışmalarımız, hepsi özünde günümüzü ve yakın geleceğimizi “net görmek” ve anlamlandırabilmek. Bütün bu açıklama ve yorumlama denemeleri arasında yolumuzu kaybetmemek. Benim anladığım bir toplum kendi iç dinamikleri ile dönüşüme uğrama potansiyeli taşımaktadır ama onu çevreleyen dış etkenler de iç dinamikler kadar önemlidir. Hatta yakın zamanlarda, durum tersine dönmüş durumdadır:

“…şimdiye kadar kapitalizmin işleyişinin asli parçaları olarak görülen böylesi pre-kapitalist öğelerin, nihayet kapitalist gelişme tarafından, bir zamanlar oynadıkları hayati rolü artık yerine getiremeyecekleri ölçüde aşındırılmış olmalarıdır.” (s. 256)

Dolayısıyla sadece içinde bulunduğumuz toplumun geçmişi ve bugünündeki iç dinamikleri incelemek kadar, dış etkileri de analize dahil etmek, dönüşümü saptama bakımından önemli. Günümüzde ise iç dinamiklerin etkileri giderek daha da güdükleşiyor. Bu hiç kuşkusuz tarihin diyalektik bir yorumu aynı zamanda. Dolayısıyla Hobsbawm, Marksist tarih anlayışının Marx’ı ona kutsallık atfedip bir varış noktası olarak algılamaması, bir çıkış noktası olarak ele alması sonucuna varıyor. Bir kez daha Marx’ın Doğu toplumları ve “Asyatik Üretim Tarzı” gibi konularda yazdıklarının olgusal açıdan yanlış ve eskimiş buluyor. (s.259) Bu ilginç, çünkü bizde on yıllar boyunca Türk solu bu saçma tartışma içinde zaman kaybedip durdu. Demek ki Hobsbawm, daha erken yazsa ya da çevrilse bu durum olmayacakmış. Aynı şeyi Marx ve Engels’in ilkel toplumlar için söyledikleri için de söylüyor Hobsbawm. (s.259) Dolayısıyla Marksist Tarih anlayışı artık Marx’ın dediklerini yorumlamanın ötesinde onun yöntemini ele almak olarak düşünülmelidir.

Özet olarak bize iki noktaya dikkat etmek kalmaktadır: Birincisi toplumdaki “Temel Yapı” düzeyi ile “üst yapı” arasında bir hiyerarşinin olması. (Temel yapı üst yapıyı belirler.) Burada “Temel Yapı” için Hobsbawm şöyle diyor (Bunu da bir dipnotta söylüyor!): “ ‘Temel’ in teknoloji ya da iktisattan değil, ‘bu üretim ilişkilerinin bütünselliliğinden, yani maddi üretim ilişkilerinin bir düzeyine uygulandığı şekliyle, en geniş anlamıyla toplumsal örgütlenmeden oluştuğunun vurgulamaya gerek yoktur sanıyorum.”  (s.226) Hobsbawm şakacı bir adam. Böyle temel bir konuyu dipnotta belirtiyor ve herkesin de “Temel Yapı”denilince bunu böyle anlayacağını düşünüyor. Okuyucusundan çok şey bekliyor Hobsbawm. İkincisi, her toplumun kendi içinde iç gerilimler barındırması. (Sınıf çatışması bu gerilimlerin-çelişkilerin- en önemlisi olmaktadır.) Birincisi var olanı anlamamıza olanak tanırken, ikincisi değişimi ya da değişememeyi anlamamıza yardımcı olmaktadır. Bu noktada bir toplumdaki durağanlığı açıklarken iç çelişkilerin etkilerinin dış etkilerce de eksiltilebileceği gibi bir mekanizmayı Hobsbawm hatırlatmaktadır.

Peki bütün bunlar içinde yaşadığımız toplumun geçmişini, bugününü ve yakın geleceğini açıklamamıza yardımcı olacak mıdır? Deneyebiliriz.

263-Engels’in yıllar öncebilim ve Sosyalizm Yayınları arasından çıkmış Tarihsel Materyalizm Üzerine 1890-94 adlı küçük kitabını (önsöz hariç 24 sayfa!), küçük bir parantez gibi tam da bu öğrenme sürecinde okudum. Engels’in bu kitabında 4 ayrı kişiye yazdığı 5 adet mektupta bazı yanlış anlamaları ortadan kaldırmaya çalışıyor ve bir özet veriyor: “Tarihimizi kendimiz yaparız ama, başta, çok belirli önceller (antecedent) ve koşullar altında. Bunlar arasında en sonunda belirleyici olan, ekonomik olanlardır. Ama politik olanlar vb., ve insanların uslarından çıkmayan gelenekler bile, belirleyici olmasalar da bir rol oynarlar.” (s.18) Engels, ekonomik devinimin yanına en büyük güç olarak Politik güçü (Devleti, s. 23) koyuyor. (Bana göre de insan iradesinin en güçlü hali, ya da en birleşik  insansı güç, “devlet” dediğimiz yapıdır. Ancak insan iradesini aşan, ona kendini dikte ettiren tarihsel dinamikler ile bu insan yapısı en güçlü oluşum arasındaki güç farkı güneşin büyüklüğü yanında dünyanın küçüklüğü kadar orantısızdır. Bana göre  tarihsel dinamiklerin akış yolu ile insan iradesinin bu en güçlü oluşumu arasındaki zıtlık bir büyük akarsuyun önüne elimizle bent oluşturmaya benzer. Bu zıtlık durumu siyasal anlamda devletin giderek otoriter/totaliter hatta faşizan bir görünüm almasına neden olur. Bu zıtlaşma bizim insan ömrümüzde uzun bir süre kaplasa da genel tarih içinde çok kısa süreli “insan iradesinin kazandığı” yanılsaması yaratabilir. Devletin bütün güçleri birleştirip hepsini bu tarihsel dinamiğe karşı koymak için kullanması son noktada faşizmdir, ama akar suyu elle bir yere kadar tutabiliriz. Eninde sonunda tarihsel dinamikler bu zıtlaşmadan üstün çıkacaktır.)

 Burada bir cümle, genel düşünce sistematiği içinde diyalektik kavrayışın önemini vurgulayan şu cümle, dikkatimi çekti: “…Bundan ötürüdür ki Barth, ekonomik devinimin politik vb. yansımalarının o devinimin kendisine bir etki yaptığını tümüyle yadsıdığımızı söylüyorsa, yalnızca yel değirmenlerine saldırıyor demektir.” (s. 26) Bu cümlenin devamında Engels şöyle açıklıyor diyalektik ilişkiyi: “Bu beyefendilerde eksik olan diyalektiktir. Onlar her zaman, burada yalnızca neden, orada yalnızca sonuç görüyorlar. Hiç kavramıyorlar ki bu boş bir soyutlamadır, böyle metafizik kutupsal karşıtlıklar gerçek dünyada ancak bunalımlar sırasında var olur, ve bütün o engin süreç, karşılıklı etkilerle-ne varki ekonomik devinimin büyük farkla en güçlü, birincil ve en belirleyici olduğu eşitsiz güçlerin etkileşimi biçiminde-ilerler ve bu nedenle her şey ilişkindir (relative) ve hiçbir şey mutlak (absolute) değildir.” (s.27) Burada neden-sonuç ilişkisini diyalektik kavrayışa nazaran çok basit buluyor Engels. Aslında bu cümle bana Le Goff’un daha sonra değineceğim Ortaçağ Batı Uygarlığı adlı yeni yayınlanmış kitabının (Jacques Le Goff, Ortaçağ Batı Uygarlığı, Doğu Batı Yayınları, Ekim 2015) birçok yerinde bazı gelişmeler hakkında hangisinin neden hangisinin sonuç olduğunu ayırt edemeyeceğimiz yönündeki değerlendirmelerini anımsattı. Bu Modern tarih çözümlemelerinde anladığım kadarıyla yeniden öne çıkmaya başlayan bir görüş. Örneğin nüfus artışı ya da azalışı ile birçok başka gelişmeyi tek yönlü açıklamak eksik değerlendirmelere yol açabilir. Örneğin (nüfus artışı- talepte artış-ekonomik gelişme) çizgisi bir doğrusal neden-sonuç zinciri tanımlasa bile ekonomik gelişme-geleceğe güvenle bakma ve çocuk doğurma isteğinde artış-nüfus artışı gibi bir zincir de mümkün olabilir. Peki nüfus artışı ve ekonomik gelişme olgularının hangisi neden hangisi sonuç? Yanıtın “her ikisi de” olduğu açık. Dolayısıyla burada diyalektik kavrayış (yöntem) daha açıklayıcı bir yaklaşım sunuyor. Engels bu durumu  şöyle açıklıyor: “ İdeologların şu aptalca sanısı bununla bağlantılıdır: Biz tarihte bir rol oynayan çeşitli ideolojik alanların bağımsız bir tarihsel gelişimi olduğunu, dolayısıyla onların bir tarihe herhangi bir etkisi olduğunu yadsıyormuşuz. Bunun kaynağı, neden ile sonucu kımıldamaz karşıt kutuplar gibi gören o diyalektik olmayan yaygın görüştür, karşılıklı etkinin tümüyle savsanmasıdır. Tarihsel bir öğenin başka-sonunda ekonomik- nedenlerle bir kez ortaya çıktıktan sonra tepki gösterdiğini, çevresi ve hatta kendisini doğuran nedenler üzerinde etkili olabildiğini bu beyefendiler çok kez amaçlı olarak unutuyorlar.” (s.31) Engels, bu küçük kitaptaki son mektubunda (Breslau’daki W. Borgius’a 25 Ocak 1894’te yazdığı mektup) yeniden aynı konuya dönüyor ve sorunu bu kez daha detaylı bir biçimde açıklamaktan da kaçınmıyor. Burada sık sık kullandığım cümlesi, “İhtiyaç keşfin anasıdır.” sözüne paralel bir sözü dikkatimi çekti Engels’in: “…teknik bilimin durumuna büyük ölçüde bağlıysa da, bilim tekniğin durumuna ve gereksinimlerine daha da çok bağımlıdır. Toplumun teknik bir gereksinimi varsa, bu, bilimi on üniversiteden daha çok ilerletir.” (s.36)

Engels ve Mark’ı okumaların sonu yok. Yaşadıkları maddi dünyayı           ve bu dünyanın dayandığı tarihsel kökleri çok iyi incelemişler. Bu çok açık. Ama Yalçın Küçük Hocanın dediği gibi “Aydınlanmanın” çocuklarıydılar ve insanın kendine güveninin en yüksek olduğu, insanın kendini en çok abarttığı bir dönemde yaşadılar. Sonraki kuşaklar ise iki büyük savaş ve kitlelerin büyük acılarıyla dolu 20. Yüzyılı yaşadı. İnsanın küçültüldüğü bir dönem oldu. Bana göre bir şey daha oldu bu dönemde ve bence Aydınlanma felsefesi ve insanın kendine güveni 20. Yüzyılla birlikte nüfus duvarına çarptı. Buradan hasarsız çıkmadığını söyleyemeyiz. Bugün Aydınlanmanın ışığını artık bölgesel ve daha az sayıda insan için düşünmek zorundayız. Aksi halde daha zayıf bir ışığa razı olacağız. Basit bir bölme işleminin sonucu bu.

264-Vefa Önal’ın Varlık Kokusu’nu ve ardından Hobsbawm’ı okumak aydınlatıcı oldu. Günümüzde yaygın olan bütün büyük dinlerin ortak özelliği, Tasavvuf düşüncesinde de var.  (Tasavvuf düşüncesi ile İslam arasındaki ilişki için çok bilgili olduğumu söyleyemem ama genellikle aynı kavramlar sepetini kullandıkları ve aynı coğrafi-tarihi bütüne yaslandıklarını söyleyebilirim. Bir noktada bir tamamlayıcılık ilişkisini de sezinlediğimi ekleyebilirim.) Nedir bu ortak özellik? Bana göre bütün bu büyük dinler ya da dünya görüşleri insanoğlu için “Büyük Fakirlik Dönemi” diyebileceğimiz bir dönemde “tarihsel olarak” var oldular. Doğal olarak bu fakirlik döneminde insanların büyük bir çoğunluğu için var olan bir fakirlikten, çok az şeye ya da hemen hemen hiçbir şeye sahip olamama gibi bir durumdan söz ediyorum. Bu uzun dönemde bile diğerlerine göre daha çok şeye sahip olan az sayıda insan vardı hiç kuşkusuz. Ancak bu iki gurubun da yine sahip olamama bakımından ortak bir özelliği vardı, o da her iki kesim için de ortalama hayatlarının kısa olması. Dolayısıyla bu uzun fakirlik döneminin her kesim için ortak özelliği sahip oldukları yaşam süresinin “fakir” olması, yani kısa olması idi diyebiliriz. Ortalama ömür 30-33 idi. Ne zamana kadar, Sanayi Devrimi’ne kadar.  İnsanların dünya üzerinde ortalama30-33 yıl kaldıkları ve üstelik kısa ve her türlü acı, işkence ve yoksullukla, dahası her türlü korku ve endişelerle dolu zahmetli bir hayat yaşadıkları bu uzun dönemde “yaşama” üzerine kurulu bir ideoloji üretmeleri beklenemezdi. Asıl hayatın “Ölümden sonra” olduğu düşüncesinin bu süreçte kitlelere çekici gelmemesi olanaksızdı. Oysa bugün ortalama ömür 80-85 oldu ve hızla artıyor. 150-200 yıllık ortalama yaşam süreleri hayal değil. Dolayısıyla bu dünyada ortalama 150 yıl kalacak bir insanın artık ölüm ve öbür dünya temalı düşüncelerin peşinden gitme olasılığı zayıflayacaktır ve zayıflamaktadır. (Yukarıda sözünü ettiğim ve bugün etkisini her topluma hissettiren temel tarihsel dinamiklerden birisi budur bence) Dolayısıyla temel düzeylerden biri ortalama ömrün uzamasıdır ve bütün dünya üzerindeki insanların düşünüş biçimlerini (üst yapı) hızla değiştirmektedir. Diğer bir temel yapı değişikliği de buna benzer bir etki yapmaktadır. Bu da nicelik olarak insanların bir yüzyıl öncesine göre bile maddi zenginliklerin giderek daha çok içine girmeleridir. Bunu salt sahip olmak anlamında kullanmıyorum, ama giderek daha çok tüketen ve tüketim malzemesi ile karşı karşıya kalan insan söz konusudur. Sahip olamasa bile seyretmesi, koklaması, dokunması, yanından geçmesi ve yaklaşması ile bile olsa sıradan insan hızla “zengin”leşmektedir. Yaşadığı şehirler büyümekte, bindiği arabalar hızlanmakta, sahip oldukları artmaktadır. Büyüyen rakamlar artan ömürle orantılıdır. Daha çok harcanmakta, satın alınmakta, tüketilmekte, biriktirilmekte, gezilmektedir. Ömür uzadıkça öğretim süresi artmakta, çalışma süreleri esnemekte, daha çok yaşamaya, dolayısıyla daha çok tüketmeye zaman açılmaktadır. Tanışılan, ilişki kurulan insan sayısı artmaktadır. Bunun yanı sıra evlenme yaşı yükselmekte, daha çok insanla tanışmaya ve daha çok insanla ilişki kurmaya kurgulu hayatımızda boşanmalar, yeniden evlenmeler çoğalmaktadır. Örnekler çoğaltılabilir. Bu önemli bir dinamiktir ve mutlaka düşünüş tarzımızı etkileyecektir. Böyle bir insana ölüm düşüncesi giderek daha da uzak kalmaktadır. Demek ki “dünyevileşme” bir baskı oluşturmaktadır. Bu baskı modernist düşüncelerin ve yaşam odaklı ideolojilerin önünü açarken geleneksel düşünce tarzları zorluklarla karşılaşmaktadır. En basitinden kadın evde kalsın, erkek dışarda evin ihtiyaçlarını görsün gibi bir anlayışı sürdürmek zorlanmaktadır. Kadınların da ev dışına çıkıp tüketici olmaları sistemin arzuladığı bir gelişme olmaktadır. Giderek daha fazla insan tüketme eylemine ortak olmaktadır. Bunun gerisinde kapitalist sistemin giderek artan bol üretiminin emilmesi sıkıntısı yatmaktadır. Tüketmeyen, suçlu duruma düşmektedir. Bu koşullanmanın İslam dünyasında bir tepki ve sarsıntı yaşatmaması düşünülemez ve yaşadıklarımız bize bu sarsıntıyı gösteriyor. Bütün İslam devletleri sistemin içine çekilmek istenmektedir. Barındırdıkları büyük nüfus, bu bol üretimin emilmesi için iştah kabartıcı bir müşteri kitlesidir. Bu gelişmeye engel olacak bütün ideolojiler bir tartışma ve yorumlama yoğunluğuna itilmiştir. Bu kapıyı çalan dalgaya karşı, bütün yerel ve geleneksel ideolojiler, “uyum” adına “eklenti”, “uzantı” ya da “yeni yorum” olarak niteleyebileceğimiz teorik çözümler üretme çabası içine bir anlamda itilmişlerdir. Bütün düşünsel faaliyetler, var kalmakla kendi olarak kalmak arasında çözüm üretmek noktasında kalmıştır. Kitleler, ya bu uyum çabaları içinde yer almakta ya da “kabul-ret” ikilemi içinde geri durmaya çabalamaktadırlar. Ancak ne olursa olsun bir değişim baskısı tüm toplumları sarmıştır. Siyasal gelişmelerin bir de bu yönden okunması gerekir. Bütün büyük ve orta büyüklükte devletler, kontrol ettikleri kitlelerini sınırlama ve gelen dalgaya karşı denetleme güçlerini kullandıkları ölçüde hedeftir. Yavaş davranan, isteksiz olan “cezalandırılmaktadır.” Türkiye’nin son zamanlarda yaşadıklarının kapitalizmin belli bir aşamasında yarattığı baskı ile baş edebilme-edememe ya da uyum-direnme ikilemi ile ilgili olarak gelişen bir sarsıntı olduğunu düşünüyorum. Ben “uyum” a doğru gideceğimizi düşünüyorum. Bunun bir boyutuyla “güçsüzlük” olarak görüntü sunacağını eklemek durumundayız.

Kitap aslında modernist/positivist anlayışla bir hesaplaşma nitelğinde. İndirgeyerek küçültmek istemem, ama daha geniş bir bağlamda söylersek, temel itiraz, biraz da bu tüketme çılgınlığıyla sarhoş olmuş insanı üreten modernizme:  “O kadar böbürleniyorsun ama ölümü önleyebildin mi?” sorusu ile ortaya çıkıyor. Bu çok keskin bir vuruş. Sorunun yanıtı hayır. Fazla böbürlenme o zaman diyoruz. Bu  üzerinde çokça konuşulabilecek bir konu. Henüz bundan uzağız. Henüz diyorum, çünkü Aydınlanma düşüncesinin ürettiği insanın kendine güven anlayışı, teorik açıdan sınırsız olduğu için, karşılaştığı bütün sorunları “şimdilik” kaydıyla sorun saymaya koşullanmış bir anlayış. Ama modernizm, ortalama ömrü uzatmayı ve artan bu süreyi giderek daha zengin bir yaşam olanağı-tüketme gücü-ile donatmayı başardı. Bu dünyada kalış süresinin uzaması, ölümün önlenemese bile bir “son” olarak daha uzun bir zamanın ardına gönderilmesi, geneneksel ideolojilerin kitleleri elinden tutma yeteneğini zorlamayı başardı. Bunun bir tepki doğurması kaçınılmaz. Ancak kutsal metinlerin bu yeni düzene “uyum” açısından zorlanması daha güç bir iş. Bu açıdan tekraren de olsa kutsal metinlerin bir tür uzantısı sayabileceğimiz kalıplara daha çok iş düşmektedir. Bu işin bir yönü.

Vefa Önal’ın Varlık Kokusu’nu okuduğumuzda dünyamızı belirleyen bir diğer dinamiğin de etkilerine bir tepkiyi görebiliyoruz. (İlki ömrün uzaması ve ölüm düşüncesinin günlük yaşamımızdan uzaklaşması ile maddi zenginleşme-tüketme olgusu idi.) Bence ikinci dinamik nüfus artışıdır. Tarihin her döneminde nüfus artışı beraberinde toplumsal-ekonomik –siyasi dönüşümler getirmiştir. Dünya nüfusu giderek artıyor ve her bir milyar artış için gereken süre giderek kısalıyor. (Bir noktada duracağını bekleyebiliriz ama buna daha var.) Bu durumun insanı ve tarihsel gelişmeleri etkilememesi ve sonuç doğurmaması elbette kaçınılmazdır. Bunlardan bir tanesi sıradan insanın bu artan nüfus içinde giderek kendini önemsiz hissetmesidir. Bu önemsizlik hissinin geleneksel inanç biçimleriyle ya da var olan dinlerin mevcut yaşanış biçimleriyle giderilemeyecek bir boyuta ulaşmasından söz edebiliriz. Bir bakıma şöyle bir örnek verebiliriz. On kişinin olduğu yerde bir onbaşı bu on kişi için de yeterli birebir ilişkiyi sağlayabilir ve yeterli bir hiyerarşi olduğu söylenebilir. Ancak bir milyon kişi ile tek bir yönetici ilişkisi o kitle için yeterli “ilgi” bulma şansını üretmez. Bu nüfus artışı Mutlaka ara kademeler ister ve birebir ilgiyi gösterecek yeni aktörler gerektirir. Kestirmeden söylersek bu ilgisizlik hali, ve kendini önemsiz hisseden büyük kitleler İslam dini içinde fiili olarak bir “ruhban” benzeri kademe arayışını doğurmaktadır. Bu kadar çok cemaat ve tarikat yapısının varlığının bir nedeninin de bu olduğu düşüncesindeyim. Bu yapılar içindeki insanların en azından bir bölümü neden Peygamberle ya da Tanrı ile iletişim içinde olduğunu iddia eden (meczup) kişilere İslam inancının temel düşüncelerine sahip çıkarak itiraz edemediler? Çünkü İslam dininin temellerine açıkça aykırı olsa bile bu iletişim iddiası, onlarla “ilgilenildiği” sanısını (yanılgısını) üreterek nüfus artışının yarattığı sözünü ettiğim “ilgi” boşluğunu gidermekte, şeyh ya da topluluk lideri ile birebir ilişki kurma şansı üretmesi ile de  işe yarar bir olgu olmaktadır. Bence tasavvuf düşüncesi ile ilgili yaklaşımlar tam da bu noktada yeni bir işlev kazanıyor. Yani sadece Modernist düşüncenin ve yaşam pratiğinin karşısına çıkmıyor, bir taraftan da  “ilgi” isteyen insanın bu ara kademelere-ruhbana- yönelen arayışını da karşılamaya (bu arayışı gereksizleştirerek) çalışıyor. Vefa Vefa Önal’ın Varlık Kokusu’nu bir de bu boyutuyla değerlendirmek mümkün. Birçok yerde bu iletişimin (Allah ile kul arasında) mümkün olduğuna ilişkin olağanüstü etkileyici cümleler bulmak mümkün. Şöyle diyor örneğin:

“İşte bütün aramalar, çabalar, çekilen yoksunluklar, yoksulluklar bu ‘saf bekleyiş’ ruhuna erişebilmek içindir. Allah sizi değil, sizden, bu ‘saf bekleyiş’e erişmenizi bekler. O zaman zaten gelir size bulur. Daha doğrusu, O hiçbir yere gitmemiş, hiçbir yerden gelmemiştir. Siz gelinmeye ‘hazır’, bulunmaya ‘değer’ olduğunuzda sizde daha bir hakikatiyle zuhur etmiştir.” (s. 24-25)

Hemen hemen her satır aslında bu karşılıklı iletişim ile ilgili bir bakıma. “Tanrı, ruhla ‘yazışır’ diyor.” Örneğin. (s. 39) Tabi bunu derinlemesine ele alıp açıklıyor Vefa Ünal. Müziği ve şiiri öne çıkartıyor. Ama bunu muhteşem cümlelerle, kendisi de bir şiir olan anlatımıyla yapıyor. Bir yerde şu cümle var: “Allah, sevmek istediği kulunun kulağına şöyle fısıldıyor gibidir: Ben, bana aşık bir kulun ruhunda kendim olurum.(s.56)

Kitapta modernist düşünceyi en hafif deyimle rahatsız eden yargılar çoğunlukta. Ama bunun büyük bir incelikle ve çok uyumlu bir ezgi gibi işlendiği de bir gerçek. Bana kalırsa bir öncü kitap.

265- Bazen hiçbir yerde adından söz edilmeyen, edebiyat-sanat çevrelerinde, popüler dergilerde ve kitap eklerinde bir iz bile bırakamadan geçip giden yazar ve eserler birdenbire karşımıza çıkar. Günümüz sanat-edebiyat düzeni, biri aysbergin görünen yüzü gibi, bütün sahne ışıklarının çevrildiği, haber, röportaj ve ilanlarla bütün tanıtım olanaklarının, az sayıda yazar ve eseri için seferber edildiği bir göz önündeki küçük bir bölme ile bazen göstermelik bir haber-yorum ve röportaj ile geçiştirilen ve çoğu kez de tamamen görünmeyen, duyurulmayan, sessizlikte doğmadan öldürülen eserler ve bu eserlerin yaratıcılarını içine alan daha büyük ama çoğunlukla gözden uzak bir bölmeden oluşmuş bir düzendir. Bu durum yazma ve yaratma cesareti, görme, tanıma ve keşfetme hazzını da içeren bir edebi adalet duygusu ile eşleşmiyor bir türlü. Sonuçta kalıcılık sorunu olmayan piyasa, “ünlü” yaptığı ve bir anlamda kampanyalar ile gözümüze soktuğu “yeni” ve aynı zamanda “geçici” edebi metinlerin bir an görülüp sonra gömülüp gittiği ve sırasını savdığı bir bataklık haline gelmiş bulunuyor.

Senem Gezeroğlu, 1986 doğumlu bir genç yazar. İlk öykü kitabı “Zaman Dursun İstedim” (İz Yayıncılık, İstanbul 2016) bir dost, Maksut Yiğitbaş aracılığıyla geçti elime. Ancak edebiyatın “ana akım medya” kısmında olmamasına rağmen kendine ait bir internet sitesi bile var. Yani alternatif bir edebiyat dünyası içinde “var” olan bir isim.

İlk öykü kitabı olmanın tipik özellikleri bu öykü kitabında da karşımıza çıkmış. Genç yazarların “deneyim” hanesi çok dolu olmaz, ancak Senem Gezeroğlu tecrübeyi çabucak edinme gayretinde. Büyük ölçüde kendinden yola çıkıyor gibi göründü bana. Bir taraftan da öykülerinin hepsinde değil ama bir kısmında imgesel doku açısından, İslami bir tını inceden inceden belli ediyor kendini. Bunu elbette tek başına eleştirel bir tutum olarak alamayız, aksi halde edebiyatı düşünce ve ilgi alanının ötesinde algılamak gerekecektir. Bu durum sakıncalıdır ama edebiyat, sanat ve estetik yaratıcılığın doğal akmadığı, işlevsel olmadığı bir alanda, bütün bunları beslemek uzak mesafelerden hayat suyu taşımak her zaman doğru doğru sonuçlar vermez. Bu nedenle bu hayat suyunu bir yağmur akışı biçiminde beklemek daha doğru olur. Zaman zaman sıcak çok sıcak bir temmuz beslerken edebiyatı kimi kez de kışın ayazı onu şekillendirir. Sonuçta bütün bu parçaların birlikteliği doğal bir biçimde yapıta  yedirilmelidir. Bütün bunlar özellikle de denemesel bir yazın için, gereklidir. Edebi kaygı asıldır ve kendi üstüne hiçbir otorite kabul etmemelidir. Senem Gezeroğlu, bu açıdan, öykülerinin edebi niteliğini bıçak sırtında gezdiriyor. Edebiyatın sınırlarını genişletirken zaman zaman işlevselliği ve edebiyatı araçsallaştırma uçurumunun kenarlarında dolaşıyor. Haber, adlı öyküde örneğin, “tencerenin dibi tutmuş, sen Nisa suresi okurken” gibi bir cümle geçiyor. (s.17) Sonra “Oysa ben başörtünün altına gizlenen, dünyanın bütün sesleriyle yoğrulmuş ben” (s.17) gibi bir başka cümle daha. İslami kesimde, bir kadının aldatılışla da tamamlanan sevgisiz evliliği çerçevesinde gelişen bir olaylar zinciri. Kördüğüm adlı öyküde de benzer İslami imgeler öyküde serpiştirilmiş neredeyse. Makam da bu İslami imgeleri edebi alanda var etme çabasının öne çekildiği sanısını uyandıran bir öykü. Ara bölüm başlıkları olarak “Sabah ve saba”, “Öğle ve rast”, “İkindi ve hicaz”, “Akşam ve segah”, “Yatsı ve uşşak” söz öbekleri seçilmiş. Öz ve biçim uyumu mu, yoksa yapay bir iliştirme çabası mı? Emin olamıyor insan.

Emin olamamamızın bir nedeni de öykülerin klasik öykü biçiminden ve alışılageldik olay örgüsü kalıplarından uzak, postmodern bir yapıda yazılmış olmaları. Oysa bir konu, “başka türlü anlatılamadığı için o biçimde anlatılır” haliyle var olmalıdır edebi düzlemde. İkincisi, postmodern biçim, yazarın kolaylıklar evreninde kalem oynatırken kolayca gezinmeyi düşünecekleri alan olarak düşünülmemeli! Resme ilk başlayanların katlanmak zorunda kaldıkları uzun desen ve natürmünt çalışmalarını, perspektifi kavrama çalışmalarını atlayıp hemen Picasso ya da Klee gibi resim yapmaya başlamasına benzememeli bu iş. Picasso ve Klee’nin bu bilgiyi, birikimi elde edip kullanmadıkları, o birikimle hesaplaştıkları sezilir eserlerinde. O evreden geçtikleri ilk eserlerinden anlaşılır zaten.

Örneğin Klee’nin 1926’da yaptığı ve benim internetten kopyaladığım yukarda soldaki “Balığın Etrafında” adlı tablosu, Klee’nin istediğinde alışılageldik bir “balıklı” natürmont çizebileceğini bize gösteriyor. Aynı şekilde 1909 tarihli “Dört Elma” tablosu da. Ama Klee, daha çok aşağıdaki gibi eserleriyle bilinen bir ressam.

paul kleepaul klee

Söylemeye çalıştığım şey, yukardaki resimleri de yapabilen bir ressamın sonradan sanat anlayışını aşağıdaki resimlere yöneltmesi. Aynı şey Picasso’nun ilk dönem resimleriyle onun sanat anlayışını daha çok yansıtan sonraki kübist dönem resimleri arasındaki ilişkide de mevcuttur. Birikim, arayış, nihayetinde sanatçının kendi özgün üslubuna evrilmiştir. Bu edebiyatta da böyle olmalıdır. Senem Gezeroğlu’nun öyküleri ilerisi için umut veriyor ve göründüğü kadarıyla da cesareti de var. Uzun soluklu bir edebi çabayı  besleyen en güçlü iki damardan söz ediyoruz.

266- Bu yılki İstanbul Kitap Fuarı daha başarılıydı. İndirimler birçok yayınevi standında tatmin ediciydi. NTV standında Tardi'nin uzun zamandır 2. bir kopyasını aradığım Siperlerde adlı çizgi romanın ilk baskısını bulunca çok sevindim. (Burada söylemeye utanacağım bir fiyata aldım. Bu fiyatın 6 katına kadar Kadıköy sahaflarında aradığımı itiraf ediyorum. ) Bu arada Kolektif yayınları standındaki sohbetten Sapiens'in yazarı Harari'nin yeni Kitabı'nın da çok yakında yayınlanacağını öğrendim. (Çevirisi bitmiş, mümkün olursa bir ihtimal fuarın son günlerine yetiştireceklermiş.) Halil İnalcık Hocanın Devlet-i Aliye serisinin 4. cildi (bence içlerinde en iyi yazıların olduğu cilt) de bu fuarın büyük kazancıydı benim için. Yordam Yayınları'ndan ise değerli hocamız Taner Timur'un Fransız Tarihinin önemli evrelerini anlattığı Mutlak Monarşi ve Fransız Devrimi'ni de indirimli aldım. Dövüş Kulübü'nün yazarı Plahniuk'un editörlüğünü yaptığı öykü seçkisi Yanık Diller de merak edip aldığım bir diğer kitap oldu. Yanık Diller’i hemen okumaya başladım. Kendini okutuyor. Ama şu ana kadar okuduğum öyküler içinde Fred Venturini’nin yazdığ Benzin adlı öyküsü dışındakileri vasat buldum diyebilirim.

Bol kitaplı günler…

(Kasım 2016)

Ali Ulvi Özdemir

GERCEKEDEBİYAT.COM

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)