TÜRKOLOJİNİN ÇÖZMESİ GEREKEN ÖNCELİKLİ SORUN TÜRKÇENİN ANAYURDU VE HİNT-AVRUPA SAVI KİTABI -  

MURAT KARAMÜFTÜOĞLU’NUN ÖNSÖZÜ

Bir ucu Avrupa’da, diğeri Uzak Doğu’da, milyonlarca kilometre karelik bir alana yayılmış, kökleri tarihin derinliklerinde olan Türklerin, ne zaman, nerede, nasıl ortaya çıktıkları, geçirdikleri evreler, tarihte oynadıkları roller, üzerinde uzlaşılamayan, karşıt tezlerin çarpıştığı çok bilinmezli bir meseledir.

Geleneksel Batı merkezli tarih yazımına göre, Türklerin tarih sahnesine çıkması iki bin yıl kadar önceye gider.

İlk yazılı Türkçe betik (metin) olarak kabul edilen Çoyr ve Orhun yazıtları, 7. ve 8. yüzyıllara tarihlenmiş, Türklerin etnik bir kimlik oluşturmaları da bundan bir kaç yüzyıl öncesi ile sınırlandırılmıştır.

Bu kadar genç bir budunun (kavmin) tarihte, özelikle uygarlık tarihinde, büyük işler yapmış olması doğal olarak olanaklı değildir.

Günümüzde, Batılı oryantalistlerin ve tarihçilerin büyük bölümünün görüşü bu yöndedir, ansiklopediler ve kaynak kitaplar böyle yazmaktadır.

Oysa, 19. yüzyılının büyük bir bölümü boyunca durum böyle değildi. Bu yüzyılda ardı ardına Mezopotamya’nın eski uygarlıkları keşfediliyor, tarihin ilk yazılı belgeleri okunmaya başlıyordu.

Arkeoloji biliminin bu ilk yıllarında, yeni okunan yazılardan bir kısmının, örneğin, Sümerce olanların, “Turani” bir dil olduğu görüşü ilk kuşak Avrupalı bilginlerce açıkça yazılıp söyleniyordu.

Bu durum, 1873’te ünlü oryantalist Ernest Renan’ın “kadim ve yüksek Babil medeniyetini Türkler, Fin-Ugorlar ve Macarlara mal ederseniz bunun neticeleri fecaat olur” anlamına gelen çıkışına değin sürdü.

Bu tarihten sonra yazılan kitaplarda artık Türklerin ve Turanilerin uygarlık tarihinden kapı dışı edildiklerini biliyoruz.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk’ün önderliğinde ortaya konan Türk Tarih Tezi, Türkleri uygarlık tarihinden dışlayan böyle bir ortamda, Renan’ın uyardığı Avrupalı bilginlerin çalışmalarına dayanarak karşı sav olarak ortaya atıldı.

Ancak, 1938’in üzerinden çok geçmeden, biz, Cumhuriyet’in tezini bir kenera bırakacak, Batılı görüşleri benimseyecektik.

Bundan sonra, yakın döneme değin, Türk tarihçiliğinin Batılı görüşlerin çok dışına çıktığını söyleyemeyiz.

Son yıllarda, durumun değişmeye başladığını, tarihçi ve arkeologlarımız yüksek nitelikli karşı savlar ürettiklerini sevinerek görüyoruz.

Bunların dışında, genel okuyucuya seslenen, ancak birçoğu, anlayış olarak bilimsel olmaktan uzak, çok sayıda yayının yapıldığını da görmekteyiz. Bilimsel kanıtlara dayanmayınca, iyi niyetli olan bu çabaların, kendimizi avutmanın, birbirimizin gönlünü hoş tutmanın, tutarlı bir sav olarak ortaya konulabilir nitelikte olmayan bir bilgi karmaşasının, ötesine geçemediği söylenebilir. Kanımızca, kamunun gereksinimi olan, bilimsel yol ve usule uygun bir dille yazılmış, ana meseleyi doğru tanımlayan, güncel bilimsel bilgiler ışığında tutarlı bütüncül bir karşı sav ortaya koymaktır.

Elinizdeki kitap böyle bir gereksinimi karşılamak umuduyla yazılmıştır. Kuşkusuz çok sayıda eksiği, yanlışı vardır. Ancak, genel çizgileriyle doğru bir yolda olduğunu düşünüyoruz. İzlemeye çalıştığımız yol, öncelikle sorunu doğru tanımlamaktır. Türklerin ve Türkçenin tarihini ilgilediren temel mesele, Avrasya kıtasında, varlıkları arkeolojik belgelerle en geç MÖ 5 binli yıllardan bu yana sürülen konargöçer hayvancılığın temel uğraş olduğu toplulukların etnik kimliğinin ne olduğudur.

Bu, iki karşı savın çarpıştığı bir tartışmadır. Tartışmadaki taraflar ise Türkler ve Avrupalılardır.

Dünyanın, bizim dışımızda kalan bölümünün büyük kesimi Avrasyalı konargöçerlerin Avrupalıların atası olan bir kavim olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Bu kavme, Proto Hint-Avrupalılar adı verilmiştir.

Buna göre, örneğin, Tuva’da bulunan, MÖ 9. yüzyıla tarihlenen görkemli Arzhan (Arjaan, ??????) kurganlarını diken, bunlarda bulunan sanat değeri eşsiz yapıtları yapan İskitler Türk değil, Hint-Avrupalı bir topluluktur. Arzhan’daki kurganlardan korunmuş, soyulmadan kalmış birinde 9600 değerli nesne bulunmuştur, Bunlardan, toplam ağırlığı 20 kilogramdan fazla tutan, 5900 kadarı altından yapılmıştır.

Bu bölgenin Türkçe konuşan halkı, Hint-Avrupa savına göre sonradan Türkleşmiş, Hint-Avrupalıların bir alt kolu olan Hint[1]İranlılardır (meşhur Aryanlar!).

Benzer biçimde, atı ilk evcilleştirenler, tekerlekli arabayı ilk kullanan, atı arabaya ilk koşanlar Hint-Avrupalılardır. Anadolu’da Tunç Çağı’nda konuşulan diller de güçlü kanıtlar olmamasına karşın Hint-Avrupalı yapılıvermişlerdir.

Sormamız gereken ve bu kitabın yazılmasına neden olan soru şudur: İskitler de dahil Avrasya konargöçerlerinin Hint-Avrupalı ya da İrani bir halk olduğunun kanıtları nelerdir? E

linizdeki çalışmada okuyacağınız gibi bu savı destekleyen arkeolojik, etnografik ve genetik kanıtlar yok derecesinde cılızdır. Esasında, bu savın neredeyse tek dayanağı, kitapta okuyacağınız gibi, bir kurgudan başka birey olmayan, Proto Hint-Avrupa dil ailesidir.

Güçlü kanıtlar olmasa da, Türkçe dışında yazılan ansiklopedi ve kaynak kitapların neredeyse tamamında, sorgulamadan, Avrasya’nın en eski toplulukları Hint-Avrupalı ilan edilmişlerdir. Kaşgarlı Mahmut’un lügatında yazar, anımsayacaksınız, “yazmas atım yağmur, yañılmas bilge yañku’' (ıskalamayan okçu yağmur, yanılmayan bilge yankıdır).

Hint-Avrupa savı, üniversite kürsülerinde kuşaktan kuşağa yankılanarak, neredeyse hiç sorgulanmadan, dolayısıyla hiç yanılmadan, günümüze değin ulaşmıştır.

Elinizdeki kitap, yanılmaz sanılanın bir yankı olduğunu göstermek için yazılmıştır. İzlediğimiz yol, başta Proto Hint-Avrupa dil soyağacı olmak üzere, öne sürülen kanıtların dayandığı temelleri yöntembilimsel açıdan sorgulamaktır:

Öne sürülen dilbilimsel, arkeolojik ve genetik bilgiler hangi varsayımlara dayanmaktadır? Bunlar nasıl bir bilgi felsefesine (epistemolojiye) dayanır, ortaya konan bilgi ve kanıtlara nasıl bir yol izlenerek varılmıştır? Bu bilgilerin sağlamlığı, geçerliliği, güvenirliliği nedir?

Bu ve benzeri sorular, bu satırların yazarının asıl akademik çalışma alanı olan Bilgi Bilimi’nin konusudur. Bilgi Bilimi, bilginin toplanması, sınıflandırılması, güvenirliliğinin, geçerlilik sınırlarının bilgiyi kullanan açısından değerlendirmesi ile ilgilenir.

Kitaptaki yaklaşımımız, ortaya konan kanıtları Bilgi Bilimi açısından inceleyerek, Hint-Avrupa savının geçerli olup olmadığını değerlendirmektir. Bu kadar geniş ve çok disiplinli (multidisipliner) bir konuyu, eksiksiz olarak inceleyebildiğimizi, vardığımız yargıların mutlak doğru olduğunu, bu yargılara varmakta kullandığımız bilgi kaynaklarının yeterli olduğunu düşünmüyoruz.

Üstelik, arkeoloji, etnografik ve genetik bilimleri neredeyse her gün yeni bir yayınla eski bilgilerin yerlerine yenilerini koymaktadır.

Bu kitabın yazımına başlama ile bitişi arasında geçen sürede bile yepyeni yayınlarla karşılaştık. Bizi umutlandıran, yeni çalışmaların bizim otaya koyduğumuz görüşleri desteklemesidir.

Yine de, ileride ulaşılacak yeni bilgilerin kesin olarak bizim görüşümüzü destekleyeceğini bilemeyiz. Bilimsel çaba, yeni bilgiler ışığında, ortaya konan savların sürekli gözden geçirilmesini gerekli kılar.

Bütün bunların farkında olarak, eksiklik ve sınırlılıklarına karşın elinizdeki çalışmanın, bu konular üzerinde düşünen okuyucularca, güncel bilgileri belli bir kuramsal çerçeve içinde derleyerek değerlendiren bir kaynak olarak görülerek yararlı bulunacağını umuyoruz.

Eksikliklerine karşın, kitapta, kültür ve dil süreçlerini açıklamak için önerdiğimiz “ağ” modelinin eldeki bilimsel verilere en uygun model olduğu görüşündeyiz.

***

Kuşkusuz, bu çalışmasının ortaya çıkışında birçok dostun doğrudan ve dolaylı katkısı olmuştur. Bunlardan Ercan Orhan’ın katkılarını özellikle belirtmek isterim. Ercan’nın katkısı, kaynak bulmanın, yeni araştırmalara dikkat çekmenin, bunları özetlemenin, görüşlerimi eleştirmenin ötesindedir. Tuttuğu, özelikle Doğu Avrupa arkeolojisi ile ilgili notları kitapta yer yer doğrudan kullandım. Ek 1’de verilen, “Tarih Öncesi Kültür ve Dil Etkileşim Genliği ve Derinliği” başlıklı bölümün yazarı da Ercan’dır.

***

Amacımız, genel okuyucuya seslenen bir kitap yazmak olsa da, yer yer birinci el kaynaklardan alıntılar yaparak, görüşlerimizi temellendirdik. İngilizce kaynaklardan yaptığımız alıntıları gerekli görülen durumlarda aslı ile birlikte verdik. Bunun nedeni, özgün metindeki anlamın çeviride zayıflamaması, değişmemesidir. Alıntı yapılan metinde anlaşılmayı kolaylaştırmak içn düzeltme yapıldığı durumlarda, bunlar [köşeli ayraç] içinde belirtilmiştir.

***

Sözcük kullanımında elden geldikçe kökü Türkçe olan sözcükleri yeğledik. Ulusallık sorunun ötesinde, her dil kendi iç düzeninin pencerenden dünyaya bakmamızı, yorumlamamızı sağlar. Türkçe düşünme ile başka bir dilde düşünmek bu bakımdan farklıdır. Çağdaş uygarlık savaşımında, anadilimiz olan Türkçenin olanaklarını kullanarak yeni kavramlara, fikirlere, buluşlara ulaşabileceğimizi düşünüyoruz. Türkçe kullanımında yeteri kadar başarılı olmadığınızı, Türkçeyi işledikçe düşüncemizin derinleşeceğini biliyor, Türkçenin benzersiz analitik gücüne güven duyuyoruz.

***

Geçmişimizi aydınlatmada özellikle son yıllardaki çalışmaları ile değerli katkıları olan Mehmet Bayrakdar hocanın sıkça tekrarladığı bir sözü vardır. Cumhuriyetin tarih tezine kaynaklık eden Henry Rawlinson, Julius Oppert gibi bilginlerin heykellerini Türk tarih kurumunun bahçesine dikmek gerekir, der. Biz de bunlara bir kaç ismi eklemek isteriz. 6 Giles Deleuze ve Felix Guattari, göçerbilim (nomadology) kavramını geliştirerek, konargöçerlerin (bir başka deyişle, göçerevlilerin), özgün düşünce biçimlerini, yerleşik kültürler ile aralarındaki ayrımları gün yüzüne çıkaran belki de tek felsefecidirler.

Arkeolog Michael Frachetti, “İç Asya Dağ Geçidi” (Inner Asian Mountain Corridor) olarak andlandığı Altayları, Tanrı Dağları ve Pamirler üzerinden Orta Asya’ya bağlayan dağ geçidi üzerine yaptığı alan çalışmalarıyla buradaki konargöçer toplulukların özgünlüğünü ve bölgenin kültür birikimine yaptıkları katkıları ortaya çıkarmış, konargöçerlerin günümüz için yeni bir uygarlık modeli oluşturduklarını vurgulamıştır.

Ural dilleri uzmanı Angela Marcantonio, Proto Hint-Avrupa dil ailesinin kurgulanmasında izlenen yolu sistematik olarak inceleyerek, içerdiği yöntem hatalarını, kuramsal zayıflıkları ortaya çıkarmıştır. Paleolitik Süreklilik Paradigması'nın (Paleolithic Continuity Paradigm) kurucusu dilbilimci Mario Alinei yazdığı “Etrüskler Türk’dü — Genetik Yakınlıkların Keşfinden Dilsel ve Kültürel Teyitlere” (Gli Etruschi erano turchi. Dalla scoperta delle affinità genetiche alle conferme linguistiche e culturali, 2013) adlı kitapta, Etrüskleri Türk kökenli olarak değerlendiriyor.

Alinei, ayrıca, kurgan kültürüne bağlı, ağırlıklı olarak hayvancılıkla uğraşan bütün Avrasyalı toplulukları, Türk olarak nitelendiriyor.

Tarihçi Hyun Jin Kim, Cambridge University Press’den çıkan “Hunlar, Roma ve Avrupa’nın Doğuşu” (The Huns, Rome and the Birth of Europe, 2013) adlı kitabında, Franklar gibi erken dönem Ortaçağ Avrupa krallıklarının Hunların devlet modelinden esinlendiklerini, Hunların siyasal ve toplumsal birçok geleneğini özümseyip sürdüklerini anlatmaktadır. Bu isimlerin heykellerinin de Türk Tarih Kurumu’nun bahçesine Mehmet Bayrakdar hocanın sözünü ettiği diğer bilginlerle birlikte dikileceği günleri özlemle bekliyoruz!

***

Burada kendimi borçlu hissettiğim iki ismi daha anmak isterim. Türk tarihinin ders kitapları ve ansiklopedilerde anlatılanlardan ibaret olmadığına olan inancım turkicworld.org sitesi ve Norm Kisamov ile tanışmam ile pekişti. Türk tarihi ile ilgili özelikle Rusça yayınları, İngilizce çeviri ve açıklamalarıyla, turkicworld.org sitesinde toplayan Norm ile zaman içinde ilerleyen dostluğumuz elinizdeki kitabın ortaya çıkışının başlıca nedenidir. Çok değerli bir kaynak olan bu siteyi tek başına kurmanın yanında, Türkler, İskitler, Hunlar ve Türkçe ile İngilizce üzerine olan çalışmaları ile de büyük katkıları olmuştur Norm’un.

Anmak istediğim diğer isim ise lugatim.com bağlantısından ulaşılabilen “Kubbealtı Lugatı”dır. İlhan Ayverdi’nin öncülüğünde hazırlanan bu büyük sözlük olmasaydı Türkçe sözcüklerin ince anlam ayrımlarına ve köken bilgilerine ulaşmak kolay olmayacaktı.

***

Elinizdeki kitabın, Türk ve dünya tarihi için çok önemli olan anayurt sorununa bir giriş olması, yeni çalışmalarla eksikliklerinin giderilmesi dileğiyle…

TÜRKOLOJİNİN ÇÖZMESİ GEREKEN ÖNCELİKLİ SORUN TÜRKÇENİN ANAYURDU VE HİNT-AVRUPA SAVI KİTABI -  ERCAN ORHAN’IN ÖNSÖZÜ

Arkadaşım Murat Karamüftüoğlu mesleki kariyerinin çok ötesinde geniş bir ilgi alanına sahiptir ve ilgi duyduğu alanlarda güncel yazını da izleyerek sorular sorar, yanıtlarını arar, özgün fikirlere ulaşır ve düşüncelerini ustalıkla yazıya döker. İncelediği konularda “ana akım” diyebileceğimiz kuramlara hemen her zaman uzaktan ve biraz da kuşkuyla bakar, öncelikle, kabul görmüş yargılara nasıl varıldığını çözmeye çalışır. Nasıl sorusunun aydınlatılması, ne sorusundan daha önemlidir onun için.

Kabul görmüş bilginin gerçekliğin aynası değil sadece bir sunumu olduğu kavrayışına sıkı sıkıya bağlı olan Murat, bilgiyi üretme yöntemlerinin gerçekliğin sunumunu belirlediği ilkesiyle araştırmalarına yön vermektedir.Elinizde tuttuğunuz bu kitapta da Murat tarih öncesi dönemelere uzanarak birbiriyle kesişimleri ilk bakışta kolaylıkla gözlemlenemeyecek olguların arasında kültür, dil, kimlik oluşumlarına ve bu oluşumları konu edinen tarihsel dilbilim, arkeoloji, genetik gibi bilimsel disiplinlere sorgulayıcı bakışla yaklaşarak, yenilikçi fikirler ortaya koymaktadır.

Bu fikirleri henüz doğum aşamasında, sohbet ortamlarında arkadaşımdan dinlerken bende de merak uyandı; bir kaç kitap makale de ben okuyup sonra Murat'ın yazdıklarına bilgiçlik taslayıp yorumlar yaptım, çalışmasına destek olması için bir iki de okuduğum makaleleri özetleyip aktardım. Bunun üzerine Murat bana kitabın ekine koyabileceği bir yazı da yazabileceğimi söyleyince, okumalarımı biraz daha arttırıp, azıcık da Murat'ın düşünce üretme yeteneğini taklit edip, küçük bir deneme kaleme aldım.

Sonuç olarak benim kitaba katkım ekteki yazı ve bu önsöz ile biraz da bahsettiğim yorum ve özetlerden ibarettir; ancak kitabın bana hiç kuşkusuz paha biçilmez katkıları oldu.

Şundan eminim ki  ister bu kitabın kapsamındaki alanlarda olsun ister çok farklı alanlarda olsun, araştırmacı ya da meraklı okurlar için bu kitapta çok değerli bilgi ve fikirler bulunmaktadır.

Kitabın, kendimce, ne anlattığına da, bu önsözde kısaca değinmek isterim. Arkeoloji ve tarihsel dilbilim, zaman ve mekan kesitlerinde, birey ve topluluk olarak insan yaşamına ait oluşumları incelerken; farklı kuramlar ve yaklaşımlar geliştirmiştir.

Bu kuram ve yaklaşımlar, insani oluşum ve değişimleri anlamamızı farklılaştırmaktadır. Kök, köken, merkezden dağılma, dikeyine, hiyerarşik dallanma gibi düşünce imgelerini kullanarak gerçeklik modellendiğinde “ağaç modeli” ya da “soyağaç modeli” diyebileceğimiz bir bilgi üretme mantığına varılmıştır. Daha çok Hint-Avrupa dil ailesi için kullanılan bu model, dillerin ortak ve tek bir atanın (proto kavim) konuştuğu dilden (proto dil) canlıların üremesi gibi doğup geliştiğini savlar.

Bunun karşısında ise, kitapta adına “ağ modeli” denilen bir şemsiye kavram altına sokulan modeller yer alır: ağaç modeline alternatif olan bu modeller, dillerin oluşumuna ilişkin, merkezsiz dağıtık ilişkiler, coğrafi yakınlık, yakınsama, karışma gibi kavramlara dayalı bir açıklama sunar. Ağaç modelindeki tek bir atadan kopup parçalanarak çoğalma anlayışına karşılık, ağ modelinde insanlar arası çok boyutlu etkileşim biçimleri, dillerin ve kültürlerin oluşumunda temel belirleyici olarak öne çıkar.

Kitapta Hint-Avrupa dil ailesi kapsamında tartışılan ağaç modeline dayalı bilgi üretme yöntembilimi, sadece karmaşık gerçekliği basite indirgeyen yönüyle değil, bundan daha önemlisi, ideolojik beyaz ırk ve Avrupalı üstünlüğü söylemini desteklemesiyle de sorgulanıp eleştirilmektedir.

Dağıtık ilişki ağlarına dayalı yöntembilimsel araştırmalar ise hem gerçekliğe daha yakın bir bilgi üretme olanağı sağlamakta hem de eşitlikçi kurgusuyla egemen ideolojik söyleme karşı bir duruş sergilemektedir.

Tarihsel dilbilim ve arkeoloji özelinde ele alınan bu yöntembilimsel sorun, aslında beşeri bilimler altındaki başka disiplinlere de uyarlanabilecek genelliktedir.

Örnek vermek gerekse, daha çok antropoloji ve sosyoloji disiplinlerinin konusu olan “kimlik” oluşumları, ağ modeline dayalı yöntembilimin penceresinden bambaşka bir gerçeklik olarak görünecektir. Kimlik kavramı ile antropolojik kültür kavramı birbiriyle ilişkilidir.

Basitçe şöyle diyebiliriz: belirli bir kültür ortamında yetişmiş olmak o kültüre ait özellikleri taşımak anlamına gelir, bu da (topluluğa ait) kimlik oluşumunu belirler. Ancak kitapta anlatıldığı üzere, arkeoloji disiplininin geçirdiği evrim ve gelişen ölçüm teknolojileri sonucunda, kültür isimlendirmelerinin, gerçekliği tam olarak sunamadığı, kâğıt üstünde farklı kültürlere ait olması beklenen özelliklerin, somut insan toplulukları arasında karışık biçimde bulunabildiği gözlemlenmiştir.

Başkalarıyla sınırları belirgin ve yaşantıları homojen gruplar yerine, dışa açık, yer değiştiren, çok sayıda bağlantı kuran yani ağ modelinin sunduğu biçimde yaşayan insanların ürettikleri kültür de karmaşıklaşmakta, sınıflandırılıp belli kategoriler altında toplanması zorlaşmaktadır.

Dolayısıyla, insanların kendilerini parçası hissettikleri toplulukların kimlikleri de sıklıkla değişim ve çeşitlenme göstermektedir. Murat'ın önerdiği “kültürel epigenesis” kavramı tam da bu tarzda dinamik kimlik oluşumlarını anlamamızı sağlayacak bir kavramdır.

Kitapta ayrıntılı olarak üzerinde durulan melezleşme (creolization) kavramı da bu olguyu başarılı biçimde açıklamaktadır. Kitapta değinilen önemli bir konu başlığı da göçebe kültürü ve kimliğinin günümüzde de geçerli olan politik içerikli tartışmalara getirebileceği yaklaşım farkıdır.

Politik tartışmalarda ifade edilen “kimlik” kavramı etnik köken üzerine inşa edilen katı bir kavramdır ve aslında, daha çok da egemen güçlerin etno-kültürel baskı kurmasına hizmet eder. Bu biçim bir kimlik kavramı, ayrımları katı, değişmez olarak tasvir eden bir ideolojik söylem üreterek, ayrımcılığa ve dışlayıcılığa dayalı bir ilişki düzenin zeminini oluşturur. Bu ilişki biçimi yerel ölçekte de olabilir, dünya ölçeğinde de.

Buna karşılık etnik kökene de coğrafi sınırlılığa da mahkum olmayan göçebe kültürü ve kimliği, taşıdığı dinamiklik ve esneklik kapasitesiyle, etnik gruplar ya da milletler ötesi evrensel bir insan imgesini göz önüne getirir. Bu insan imgesi günümüzün siyasi yurttaş kavramından oldukça farklı olup, insan olmaktan kaynaklanan temel niteliklerimizi öne çıkarmasıyla, bana göre, geleneksel hümanist düşüncenin yeniden canlandırılmasına katkı sağlayabilecektir.

Kitapta anılan Mavi Anadolucuların görüşleri de göçebe toplulukların yaşam tarzlarından türeyen göçebe düşünce ile buluşup, yeryüzüne dağılan tüm insanlar arasında geçmişten gelen sıkı bağları anımsatarak, yeni bir geleceğe giden yolları açabilecektir.

MURAT KARAMÜFTÜOĞLU KİMDİR?

Doktora derecesini (Bilgi Bilimi) 1998 yılında Londra City Üniversitesi'nden alan Murat Karamüftüoğlu, Türkiye ve yurt dışında çeşitli kurumlarda öğretim üyesi ve danışman olarak görev yaptı. Bir çok bilimsel dergide yayımlanmış, Bilgi Erişim Sistemleri, Göstergebilim ve Dil Felsefesi, Sosyal Bilişim, Bilgi Yönetimi ve İnovasyon, Dijital Medyanın Estetik ve Göstergebilimi konularında yayınları olan Murat Karamüftüoğlu’nun, bir de İngilizce olarak yayımlanmış kitabı vardır: https://www.johnhuntpublishing.com/ zer0-books/our-books/rowdy-entrepreneurs-insecure-dinosaurs

ERCAN ORHAN KİMDİR?

ODTÜ Endüstri Mühendisliği bölümünden master derecesine sahip olan Ercan Orhan, 33 yıllık sanayi ve kamu çalışma hayatından sonra yenilik yönetimi ve girişimcilik alanlarında proje değerlendirme ve koçluk hizmeti sunmaktadır. Amatörce sosyal politikalar, sinema, felsefe, edebiyat ve tarih konularıyla da ilgilenmektedir.  

TÜRKOLOJİNİN ÇÖZMESİ GEREKEN ÖNCELİKLİ SORUN TÜRKÇENİN ANAYURDU VE HİNT-AVRUPA SAVI KİTABI - İÇİNDEKİLER

Önsöz — Murat Karamüftüoğlu Önsöz — Ercan Orhan Giriş: Hint-Avrupa Savı Türk Tarihi İçin Neden Bir Problemdir?

Kitabın Geniş Özeti: Türkçe ve Hint-Avrupa Sorunu

1. Bölüm: Hint Avrupa Dil Ailesi ve Türkoloji İçin Önemi

2. Bölüm: Dillerin Soyağacı Modelinin Eleştirisi

3. Bölüm: Hint Avrupa Savının Ses Değişim Yasaları

4. Bölüm: Arkeoloji, Kültürlerin Yayılması ve Yeni bir Model — Kültürel Epigenetik

5. Bölüm: Genetik Veriler Işığında Hint-Avrupa Savı

6. Bölüm: Mezolitik’ten, Neolitiki’e Geçişte Avrupa’da Melezleşme (Creolisation)

7. Bölüm: Mavi Anadoluculuk ve Kültürel Epigenez

8. Bölüm: Türkçe’nin Anavatanı Sonsöz Yerine — Göçerbilim (Nomadology) ve Hint-Avrupacı Dünya Görüşü Başlıca Sonuçlar ve Değerlendirmeler

EKLER

Ek 1: Tunç Çağ’ında Kültür ve Dil Etkileşim Genliği ve Derinliği

Ek 2: Türkçe ile Hint-Avrupa Dilleri Arasındaki Benzerlikleri Araştıran Çalışmalardan Örnekler

Ek 3: Sözcüklerin İzinde Khembridge’e Yolculuk

Ek 4: ?????? (Stakan), Tostakan Kaynakça Dizin  

Türkolojinin Çözmesi Gereken Öncelikli Sorun - Türkçenin Anayurdu ve Hint-Avrupa Savı, Kaynak yayınları, İstanbul 2024. Sayfa sayısı 264

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)