Hıncal Uluç Cahit Külebi'nin şiirini yazdı: Edirne'den Ardahan'a kadar / Bir toprak uzanır
Hıncal Uluç bugünkü köşe yazısında Türkiye'nin güzelliklerini yazarken Cahit Külebi'nin ünlü Edirne'den Ardahan'a kadar diye başlayan Atatürk'e Ağıt şiirini yazarak yorumladı.
Hıncal Uluç, Sabah gazetesindeki köşesinde "Hafta arası öğleden sonraları evde okuma saatlerimdir.. Salondaki divanın baş ucundaki masanın köşesine günlük gazete takımını ve yeni gelen dergileri yerleştirir, uzanmadan televizyonu tıklarım..." diye başladığı yazısının ilgili bölümü şöyle: Benim evimde, ben varsam mutlak müzik de vardır. Müziksiz, sessiz eve tahammül edemem. Salı yemeğinden döndükten sonra, gene divana uzanmak üzere tüm hazırlıkları yaptım ve o gün canım alaturka dinlemek istediğinden, 400'lü kanallardan 404'ü, yani TRT Nağme'yi tıkladım.. Aaaa!.. Görüntüye, yanan şömine değil, o bayıldığım, özlediğim Türkiye manzaraları geldi. Turizm Bakanlığı'nın dronelarla çektirdiği manzaralar.. Divana uzanıp, gazetelere dokunduğumda saat dörde yaklaşıyordu.. Tam 1.5 saat o manzaralara, o "Edirne'den, Ardahan'a kadar" dediği Külebi'nin, Anadolum'a dalmış girmişim.. Edirne'den Ardahan'a değilse de, Van'a, Kilis'ten Samsun'a dolaştığım Anadolum'a dalmışım.. Kültür Bakanlığı'nın yukardan çektiği birbirinden harika, birbirinden muhteşem görüntüler nasıl bir cennette yaşadığımızı anlatıyor.. Adım adım olmasa da, çoğunu gezdiğim için hepsinin doğru, hepsinin gerçek olduğunu anlatan görüntüler.. Tanrı'nın bu kadar cömert davrandığı bir başka diyar, bir başka vatan var mıdır acaba?. Yaz cenneti sahilleri, doğal plajları ayrı.. Kış cenneti, dağları, tepeleri ayrı.. Çayları, ırmakları, şelaleleri, çağlayanları, ovaları, yaylaları ayrı.. Yüzbinlerce çiçek, her türden hayvan, kuş.. Sadece doğa mı?. Ya tarih.. Bir yere otursan, oturduğun yeri parmağınla kazısan tarih çıkar.. Uygarlığın doğduğu, geliştiği topraklar bunlar.. Troya burda.. Finike burda.. Aspendos, Bergama burda.. Selimiye, Ayasofya, Sultanahmet burda.. Olmayan yok.. Sadece görmek için mi?. Hayır.. En münbit topraklar.. Babam "Bastonumu diksem yeşerir" derdi. Geçen yaz ülkemin kalan ve muhafaza edilen tek Ermeni Köyü Vakıflı'ya giderken rastladım Hayat Suyu'na.. Yerden kesilmeden çıkan bir tatlı su.. Hazreti Musa ile Hızır Aleyhislam burda buluşmuş, bu sudan içmişler. Musa, elindeki bastonu ıslak, yumuşak toprağa saplamış. Bu ülkede ekilip de yetişmeyen şey yok.. Tarihten kalma zeytinler, bağlar.. Günümüzde ekimine başlanan muz ve kivilere dek.. Ülkem sebze meyve almıyor, satıyor dünyaya.. Öyle verimli.. Bitmez tükenmez otlaklarında yetişmeyen hayvan yok.. İşte Van.. İşte Bendimahi şelaleleri.. Yaz gelince pikniğe giderdik, komşular, dostlar.. Onlarca aile.. Yayılırdık şelale önüne.. Kuzular dönerken biz çocuklar suya girer eğlenirdik. Büyükler, Türkü, Kürdü, el ele tutuşur, Lorke oynarlardı, coşarak.. Elinde mendilli halay başına ne imrenirdim.. * Kendime geldim, saatime baktım.. Dördü etmişim, cennetimin görüntülerine dalarak.. Görüntülerin anılarıyla hayaller kurarak.. Vakit dar. Gazeteler bitmeli en azından.. Hemen kanalı değiştirdim. Gene alaturka müzik var, ama o beni yutan memleket manzaraları yok, nasılsa.. Memleketime, vatanıma, Anadolum'a bu kadar cömert davranan Yüce Tanrı bana, benim aracılığımla, bu köşede size bir mesaj vermek istiyor.. Diyor ki.. "Ben size yeryüzünde bir cennet bağışladım.. Her türlü güzelliği verdim.. En münbit toprakları verdim. Canlı, cansız ne varsa verdim.. İnsanlarınıza, ülkenize gurur duyacakları tarih verdim.. Her şeyi verdim.. Peki bu cömertliğime karşı, nasıl teşekkür ettiniz bana?. "Bu mudur, şükranınız, minnetiniz bu mudur?. Her ama her konuda, siyasetten, sanata, spora dek, her konuda bölünerek, konu bulamazsanız yaratarak birbirinize girdiniz. Durmadan kutuplaştınız. Durmadan ötekileştirdiniz, ötekileştiniz. Durmadan birbirinize sövüyor, kin, öfke, nefret kusuyorsunuz.. Bu Allahın cennetini kul eliyle cehenneme çevirmek için elinizden geleni yapıyorsunuz. Kininizi, öfke ve nefretinizi benim evime, mabedime, camilere kadar taşıyorsunuz, cenazelerde, bile yüz yüze, el ele gelmiyorsunuz.. Ben size 'Mutlu olun' diye her şeyi bağışladım.. Siz ne yapıyorsunuz?. Kavga.. Savaş.. Bölücülük.. Hepinize yetecek her şey varken, neyi paylaşamıyorsunuz?. Sizin yaptıklarınız, siz mutlu olasınız diye sonsuz cömert olan Yüce Tanrınıza şükran değil, benim yeryüzü cennetimi cehenneme çevirerek, şeytana hizmet, şeytanı mutlu etmektir. Bu nasıl inançtır, hangi inançtan, hangi dilden, dinden, ırktan olursanız olun, hepiniz benim kullarım olan insanlar?. Bu nasıl teşekkür, bu nasıl minnet, bu nasıl şükrandır?. Af dileyin!. Benden değil, birbirinizden af dileyin!. Ben "Affedici olanı affederim!."
"Edirne'den Ardahan'a kadar
Bir toprak uzanır,
Boz kanatlı üveyikler üstünden uçar
Ardahan'dan Edirne'ye
Edirne'den Ardahan'a kadar.
Bu toprak bizim yurdumuzdur
Deli gönül yücesine çıkar,
Bir üveyik olur uçar gider
Ardahan'dan Edirne'ye
Edirne'den Ardahan'a kadar"
dediği yurduma dalmışım..
(...)
İşte karşımda bu "Başka diyar!."
Sohbet bitince dönmüş bakmış ki, yeşermiş baston.. O yüzlerce yaşındaki ağaç o suyun başında hâlâ. On kişi el ele tutsa anca sarar..
Ekran açılır açılmaz, karşıma benim çocuklar, Modern Folk Üçlüsü çıkmaz mı?. Ahmet, Doğan, Selami.. Ve söyledikleri türküye bakar mısınız?.
"Kuş sesleri ovalara yayılır
İnsan buna hayran olur bayılır
Bal yapanlar çiçeklere konarlar
Kuzucuklar taze çimen ararlar
Yeşillenmiş ağaçlarda yapraklar
Amber gibi mis kokuyor topraklar"
Yani pes!.. Hayır, bunlar tesadüf olamaz.. Müftü Muharrem Efendi'nin elinde büyümüş torunu, inançlı Hıncal için bunların hepsi arka arkaya tesadüf olamaz.. Bu bir mesaj..
YORUMLAR