Ahmet Erhan, hiç öyle görünmese de, kamusal bir kişilikti. Bireyliğin kılcal damarlarından domuran şiiri, geniş bir kamusallığa akardı. “Türkiye”, tarifsiz değerde ve güzellikte bir imgeydi onun şiirinde. Malumatfuruş bir bilgiçlik, yanına yöresine uğramadı hiç. Seksen sonrasındaki  “kültüralizm”e yalnız entelektüel donanımı sayesinde değil, hatta daha çok, şair genetiği sayesinde kapılmayan nadir isimlerden biriydi. Çağdaş, jeo-kültür ortamında, bir sosyal hizmet uzmanı, kültür operatörü, etnograf olmadı(1).

60 Kuşağının el verdiği biriydi. Yetmişli yılların ikinci yarısında yayınladığı ilk şiirleriyle zamanının ruhunu dramatik ve benzersiz bir şekilde yakalayabilen öncü bir şair oldu. O günlerde yüzünde olan ürkek kedere daha sonra nasıl nihilist-ironik bir ton sızmışsa, şiiri de  buna koşut bir seyir izledi diyebilirim. Ama bu iki fotoğraf da, hep bir devrimcinin fotoğrafıydı. Devrimcinin yüzü, mağlup bir yüzdür bizde ne yazık ki. O da, itirafçı-lirik-dramatik-devrimci şiir çizgimizin çok önemli bir kilometre taşı oldu.

Kendi şiir anlayışı üzerine çok az yazdı. Bunlardan biri –hangi sayısı olduğunu hatırlayamayacağım- Adam Sanat Dergisi’inde yayımlanan “Yenilik Tutuculuğu”dur. Devrimci şiir çizgisinin modasının geçtiğini, artık şiirin öyle yazılmadığını söyleyen H. Mehmet Doğan’a üşenmeyip iyi bir ders vermişti. Ortada yenilik filan yoktu; yenicilik vardı!Şiir üstüne yazmayışı, onun şiirinin hasletlerinden biri sayılmalıdır; poetikasının neredeyse kendiliğinden içtenliğini yansıtır bana göre. Sorsanız, bir kaç sözcükle tekrarlardı poetikasını: “Hayat” derdi. “Şiir hayattır!” Ya da, “Vicdan” derdi.” Vicdanı yok bu şiirlerin!” Bir de -başta söylediğim gibi-; “Türkiye!” derdi.

Türk şiir mirasının kendisinden öncesini eksiksiz özümsemiş biriydi Ahmet Erhan. Kendisinden önceki şiiri aşmak telaşında olmayışı, kendisine olan güvenindendir. İlginçtir; Erhan’ın kişiliği ne kadar huzursuzsa, şiir biçemi tam tersine o kadar ki sakin, geçmişe saygılı, okura eğilebilen, onun elinden tutabilen bir şiirdir: Dörtlükler yazar, hececilere selam gönderir, altmış kuşağıyla selamlaşır, Cemal Süreya’dan dem vurur... Bütün bunları yapan hep Ahmet Erhan’dır ama. Bu, ona göre hayatın şiirini yazıyor olmanın bir gereğidir. Hayat, bizimle, insanlarla, yurttaşlarla, halkla paylaştığı ya da onlarla ilgili gördüğüdür onun; ama bize empoze edeceği  entelektüel-estetik  bir “orijinallik” değildir hiç bir zaman. Bu orijinallikler, gökteki yıldızlara bakarken yerdeki çukurları görmeyenlere kalsın derdi,sorulduğunda. Nitekim, ilk kitabıyla Necatigil ödülünü alan bu genç, parlak şaire dair bir soruyu bir sözcükle, “hececi” diye geçiştiren çok önemli ve çok kibirli bir şairimiz; çok sonra “Sıvas semalarına Sırp uçakları...” diyebilmiştir. Hayır, şiiri dönüştürmeye filan gelmemiştir dünyaya; ama şiirimizin şiir yazdıkça değişeceğinden, zenginleşeceğinden emindir. Nitekim öyle olmuştur. Ve önemlidir; yazarken ölmüştür; tıkanarak, “şiiri bırakarak” değil!

Popüler olmaktan, popüler olanla ilgilenmekten kaçınmayan, popülerlikle yetkin bir edebiyatçı gibi ilişki kuran birini görürüz Erhan’ı okuduğumuzda. Orhan Kemal damarı vardır onda. Sait Faik damarı vardır. Seçkincilik suçlamasının, yaşadığımız günlerde şaha kalkmış sıradanlığın değerli olana saldırırken sıkça başvurduğu bir yol olduğunu kabul ediyorum. Ama yerli yerinde konulmuş tanılarda işlevini  sürdürecektir bu kavram. Onu tedavülden kaldıracak değiliz. Örneğin, burada Erhan’ın, gerçek anlamıyla yaygın olana, halkla iç içe olana dudak bükme ön yargısı içinde olan, bu yüzden bilgisini derinleştirip zenginleştiremeyen entelektüel  seçkinciliğin önemli karşıtlarından biri olduğunu görürüz. Fado, flamenko, rembetiko zincirini arabeskle ilişkilendirebilen biridir Ahmet Erhan. Ahmet Kaya, Ferdi Tayfur çizgilerinden haberler verir bize. Sezen’in iyi bir şarkısıyla, -ona şöyle okkalı bir küfür de ederek; çünkü bunu hak edecek çok şeyler yapmaktadır o günlerde- bir küçüğü bitirebilir. (Şarkının bir de, sözleri Metin  Altıok’a ait Kavaklar olduğunu düşün!)

ahmet erhan

Ahmet Erhan, at yarışı oynayan biridir. Hasta Galatasaraylı’dır. Millilerin yenilgisine çok ciddi üzülür. Herhangi bir mahalleli gibi “celebirity” haberleri onun da radarındandır. Özgeçmişine, Fatih Terim’le top oynadığını konduruverir örneğin çaktırmadan. Adana Demirspor’da top oynamış, ayağı kırılmış, şiire başlamıştır! Ne kadar Yeşilçam kokuyor, değil mi? Bu odur... Bu, Yeşilçam filmlerinin veya  arabesk şarkıların ele geçirip; onu aştığını sanan bizlerin ele geçiremediği ruhla olan özel ilişkisinin yansımalarındandır.  Teoman’ın onun şiirlerini  bestelemesi bu yüzden önemlidir. Onunla söyleşi yapması daha da önemlidir. Ahmet Kaya ile “Bugün de Ölmedim Anne ” şiirini izinsiz besteleyip,albümde adını bile anmaması nedeniyle mahkemelik olmuştur olmasına; ama kamusal alanda onun hakkında kötü konuşmamıştır. Çünkü sever “hergele”yi... Duyarlığını sever onun. Onun ve onun gibi değerli popüler sanatçıların, varsın ayarı biraz düşürerek, geniş kitlelere yüksek duyarlıklar aktarabilme “hünerini” sever.Onlar da çekilince ortalığın ne hale geldiğini görüyoruz. O da,zar tutan haylaz bir barbutçunun gülümseyişiyle, mani dizeleri kurabilir yeri gelince. Seyir hatırına, şenlik hatırınadır bu; hepimizin ruhunda saklı olan, temel iyiliğin, rastgele fakat insanlığımızı yeniden üreterek kolayca dışavurumunun hatırınadır.

Ulaşılması imkansız bir düşü, bir an önce yaşayamadığımız için hepimiz adına çok kırgındır o. Sanki güzel komşuların, müşvik ablaların, güzel el yazısı olan sınıf arkadaşlarının, az çekinilen ağabeylerin ve rüyasına yatılan sevgililerin olduğu; bakkalı, top sahası olan bir mahalle birden dağılmış, bir daha kurulamamıştır. Bir aile (baba?) yıkılmış, yükü kaldırılamaz halde omuzlarındadır. Sevişilmiş, ardından bir sürü kural kaideyle çıkagelmiştir bir çocuk. Anne ölmüş, anlamsızlığa gark olunmuştur. Kurtulan ülke diz üstüne çökmüş, seçilen iktidar çocuklarını öldürmüş, kardeşlik birbirini kırmıştır...Kırgınlığını büyük ölçüde şiire dönüştürdükten sonra, geriye kalan curufu, neredeyse bir  öc almak duygusuyla kendi başını kanatmakta kullanır Ahmet Erhan; hırpalar kendini... Bu haksızlıktan, çok yakınında olanlar da payını alır.Ardından anlatılan anektodları biraz da böyle dinlemelidir.

Kökleri çok derinlerden-muhakkak bilemediğimiz yerlerden-gelen; fakat yaşadıkça telafi edilmektense teyit edilen bir düş kırıklığı, şairin kendi gözündeki görece önemini,  narsistik  bir kendinden vaz geçiş olarak doruğa taşıyabilir.Yaşama devam etmeye değmez diyecek denli derinlerde saklı, saf bir yan ile bunu bilen, gözleyen, yargılayan,savunarak, saklayan bir yan aynı zamanda var gibi onda. Bu çatışma, ardı ardına yazılmış hacimli kitaplarda (Bu kitaplardan birinin bana adanmış olması, hak etmediğim bir onurdur)(2)hayli dışavurumcu bir şekilde dile getirilirken, geride kendini daha az ele veren, yalnız dikkatli okurun fark edebileceği, çok yavaş ilerleyen ciddi bir intihar senaryosu da çalışmaktadır. Bu ciddiyet, şiirlerde çokça sözü edilen “ölüm” imgesi üstünden değildir; söz edilmeyen şeyler üstünden ince ince sezilebilir bir şeydir. Ölüm imgesi sanki  gürültülü bir şekilde, geride sessiz ve kararlı çalışan asıl senaryoyu perdelemekte kullanılmaktadır.

Bilinir; ironi ve içki, şairin dünya ile arasındaki gerilimle baş etmek için yönelebildiği alanlardandır. Ondaki gerilimin, psikolojik, sosyolojik ve siyasal değerlendirmesi  Ahmet Erhan şirinin daha iyi değerlendirilmesine  yardımcı olacaktır. Ama bunu yapmak,  ölüm haberinin hemen ardından kaleme alınmış bu notun  çapını hayli aşacaktır. Sadece, hayatta iken bunun yapıldığını hatırlamadığımı söylemekle yetineceğim.

Hayır; Mayakovski’nin, Yesenin’in, John Barrymann’ın yaptığını yapmamaktadır o. Eylemli bir intihar, kendinden yeterince geç(e)memiş birinin işi der gibidir sanki. Seçtiği yol, örneklerle aynı ölçüde kesin, fakat farklı bir şekilde, tedricidir. Geri çekildikçe; hayattaki zulmün ve bundan doğan acının neler yapabileceğini hepimiz adına hepimiz üstünden görmek ister gibidir. Bizi biraz daha seyretmek, kadirbilmezliğimizi biraz daha görüp, gitme zamanının geldiğinden iyice emin olmak ister gibi oyunu uzatır. Bu, sizce zarif bir iyimserlik değil midir? Ama kararlıdır gitmekte. Gırtlak kanseri olduğunu öğreneli on yılı geçmiştir. Ameliyatından sonra hem içkiye, hem sigaraya eskisi gibi -daha fazla değilse- devam etmiştir.

Seksen öncesini, sonrasına bağlayan çok önemli bir şiirdi onunki. Seksen öncesinin kitlesel okurunu dönüştürmekle, okurun onu yerinde tutması arasında gezindi şiiri son yıllarda. Çok yazdı. Bir kaç açıdan yapılacak seçmelerle okura yeniden sunulmayı bekliyor  şiirleri. Seksen öncesinden gelen bu kararsız okur, şimdilik onu dönüştürecek, yarına taşıyacak durumda görünmüyor bana sorarsanız.

Şiiri ve şairliği özsüz, nostaljik bir retoriğe hapsedilmeyi hak etmiyor.

Onu ve şiirini konuşmak, ona sağlığında yeterince gösteremediğimiz değerbilirliği göstermemize olduğu kadar şiirimizin tarihselliği içinde yeniden kavranabilmesine de vesile olabilecektir. Çünkü kaybının acısını yaşadığımız, şiir tarihimizin çok önemli bir kişiliğidir.

Hayat, başın sağ olsun!

4 Ağustos, 2013 Londra

(1) Çağdaş Sanat ve Kültüralizm, Ali Artun, Çağdaş Sant ve Kültüralizm-Kimlik ve Estetik içinde, İletişim Yayınları, 2013

(2) Resimli Ahmetler Tarihi

 Ferruh Tunç

Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)