Gözleri oyulmuş fotoğraf / Şerif Ağayar
Bakülü yazar Şerif Ağayar, iyi bir eleştirmen olduğu kadar iyi bir roman ve öykü yazarıdır. Bu öyküsünde Türk insanının içindeki tınıların her yerde aynı olduğunu, ironiyi ve yaşama felsefesinin pratikliğini tarihsel arka plana inşa ettiği sade Türkçe'yle gösteriyor.
Dedemin kör olmasına ben sebep olmuştum. Buna bütün ruhumla inanacak kadar çocuk, vicdan azabı çekecek kadar büyüktüm. Aslına bakarsak suç kendisindeydi. Çok sinirli birisiydi. Evde bize bağırır, konuşturmaz, oynamaya dahi izin vermezdi. Babam ona uzun bir çubuk yapmıştı. Uyuduğu yataktan odanın en uzağına kadar yetişirdi. Haşarılık yaptık mı, hemen o sihirli çubuk bizi arar bulur, kafamızın ortasına “takkk” diye inerdi. Eli de ağırdı. Kafamıza bir vurdu mu, başımızı ovup dururduk. Ve anneme suçüstü yakalandım. Korkmuştum. Ağlamaya başladım, açıklamaya çalıştım: “Anne dedem bana neden durmadan küfür ediyor?” dedim. Annem beni sakinleştirerek fotoğrafı sakladı. Sonra avutmak istedi: “Aslında deden seni çok seviyor oğlum. Bebekken gömleğinin içine gömüp koynunda uyutur, pipini öper, boğazını, göğsünü bal gibi yalardı. Sen de maşallah bembeyaz tosun mu tosun çocuktun. Birgün seni hüp edip yutar diye bile korkuyordum…” Küçük poşetin içinde çok sayıda ilaç, iki-üç merhem verdiler. İlaçlar bayağı iyi gelse de ayaklarımın uyuşukluğunu geçiremedi. O zaman dedem avludaki tavuklardan birini keserek derisini soyup ayaklarıma sürdü, üzerine yumuşak kumaş sararak dudaklarının altında dua gibi bir şeyler mırıldandı: “Benim güzel yavrum.” Gözlerim doldu. Annemin anlattığı gömlek konusuna bundan sonra hiçbir şüphem kalmamıştı. Ve dedem bu sözleri o kadar büyük sevgiyle dedi ki, iki üç güne kalmadan ayaklarım iyileşti. (Azerbaycan Türkçesinden çeviren: Kamer Alihanova)
Bu nedenle dedemden nefret ederdim. Babamın onun saçını sakalını kesmesine, annemin ayaklarını yıkamasına gönlüm el vermezdi. Kimdi bu sinirli moruk? O olmasa her şey çok güzel olurdu.
Bazen annemle de tartışırdı. Hatta bir defasında anneme tokat bile atmıştı. Çok kötü olmuştum. Gücüm yetse ben de dedemi döverdim. Bir tek babama güveniyordum. Onun da ağzını bıçak açmıyordu. Sanki duymuyordu. O kadar çok seviyordu ki onu… “Kurban olurum sana, baba” der, sevgisini anlata anlata bitiremezdi. Tansiyonu yükselince karşısında çömelir, ayağını sıcak suya koyar, üstünü değiştiğinde yardımcı olur, rüzgarlı havalarda kolundan tutup helaya götürürdü. Ama dedem, bütün bunlara rağmen amcamı daha çok severdi. Sürekli evlenmesi için konuşmalar yapardı. Amcamsa onu umursamaz, gülüp geçerdi.
“Ne vuruyorsun yaaa!”
Bir defasında çocuk ellerimi öne uzatıp dedeme doğru bağırdım. Çok sinirlendi. Yatağından kalkarak peşimden koştu, kulak mememden tutup öyle bir çekti ki kulağımın altından kan aktı. Üstüne üstlük bir de küfür saydırdı: “Hay seni doğurtan ebenin!”
O gün bu gündür düşmanımmış gibi bakıyordum ona. Akşamları babamla-annem avluda çalışmaya gittiğinde bana ne kadar seslenirse seslensin cevap vermezdim. Su istediğinde getirmezdim. Kendisi mecbur ayağa kalkar, sofadakı testiyi arar bulur, elleri titreye titreye bardağa su dökerdi. İşte bu durumundan inanılmaz zevk alırdım. O ise bir şeyler mırıldardı. Belki de küfür ediyordu. Akıllanmıştım artık. Bana kızdı mı, hemen koşa koşa gider yatağın altına saklanırdım. Oraya ne çubuk ulaşırdı, ne de dedem yatağından inebilirdi. Tartıştığımızı gördüğünde babam güler: “Geçinemiyor musunuz? Hahaha!” der, sakalını okşardı.
Kendini geçtim, duvardaki gençlik fotoğrafı da sinirle bana bakardı. O fotoğraftan da nefret ederdim. Babamın anlattığına göre, savaşa gittiğinde çekilmişti. Çok gençti. Saçlarının yanlarını almış ortası traş fırçası gibi kalmıştı. Üzerindeki asker gömleği boğazına kadar düğmelenmişti. Öyle kararlı bakıyordu ki, sanırsın gidip tüm Almanya`yı dağıtacak. Aynı zamanda komikti. Faşist öldürecek gibi durmuyordu. Gücü ancak bana yeterdi….
Askere gider gitmez yaralanmış, esir alınmıştı. Dediğine göre Kırım`da kalmıştı. Evde gizli saklı hep Almanları överdi: "Bizi esir aldıklarında çok iyi baktılar, süt, tatlı, börek-çörek verdiler. Makarna, pirinç, büsküvi... Hatta çikolata!"
Babam inanıyordu ama ben inanmıyordum bunlara. Babamın dediğine göre, dedem savaştan, daha doğrusu asırlıktan geldikten sonra korkusundan tam tamına üç yıl konuşmamış. Lalmış gibi davranmış ki köstebek diye yakalayıp öldürmesinler. Herkesi lal olduğuna inandırmış. Sesi bile çıkmıyormuş. Ortam sakinleşince ilk kez babamla ara sıra konuşmaya, durumu anlatmaya başlamış.
Keşke o zaman, asırlıktayken öldürselerdi. O kadar mutlu olurdum ki! Ama babam için üzülürdüm. O da benim gibi babasını çok seviyordu mutlaka.
Dedem küfür ettiği için ondan intikamımı almaya çalışıyordum. Uyurken bıyıklarını yolmak, kel kafasına şaplaklar atmak, çayının içine tükürmek, ayakkabısına işemek… Ama nedense bunların hiçbirini yapmıyordum. Galiba duvardaki fotoğraftan korkuyordum. Bana öyle sinirle bakıyordu ki…
Ama birgün, nihayet intikamın yolunu buldum! Kimse yokken fotoğrafı duvardan alarak yere bıraktım, pergelin ucuyla gözlerinin didesini oydum.
Güldüm. Hoşuma gitmişti. Ama resmin gözlerini ovduğum için pişman değildim. Bir tek amcamın emeğine üzüldüm. O fotoğrafı postayla, ta Moskova'ya göndererek orada büyüttürmüştü. Kibrit kadar eski fotoğrafı kitap kadar olan yeni fotoğrafla yanyana koyar, baktıkça bakardı. Babam, dedem hatta komşularımız bile toplanıp her iki fotoğrafı ilgiyle seyrederdi. Herkes şaşırmış, hayranlığını saklayamamıştı.
Allah var, dedem fotoğrafın duvarda asılmasını istemiyordu. Galiba, ölmekten korkuyordu. Bir gün kendi diliyle, “Yavrum, henüz ölmedim yahu!” dedi. Amcam ona sarılarak kulağından öpdü: “Garbaçov* da ölmemiş, baba, ama fotoğrafları boy boy her yerde asılı”.
Dedemin fotoğrafının gözlerini oyduğum gün savaş haberleri geldi. Buralardan kaçıp gitmezsek hepimizi öldürür, esir alırlar dediler. Babam telaş içinde evdeki her şeyi arabaya doldurdu. Dedemle annem şoför mahallinde biz küçüklerse babamla karoserde oturduk. Seviniyorduk. Herhâlde farklı yerler görecektik. Kırlar… Futbol… Silahlı askerler… Ben de büyüdüğümde asker olacaktım…
O günden sonra hiçbir zaman dedemin fotoğrafını asmaya bir duvarımız bile olmadı.
Ben bunun için biraz seviniyordum. Çünkü babam fotoğrafının gözlerini oyduğumu asla bilmeyecekti. Annem gizlemişti.
Amcam dostlarıyla köyde kaldı. Köyden ayrılırken bizimle nasıl vedalaştığı hâlâ aklımda. Dedeme daha fazla sarılmıştı. Babamla daha soğuk vedalaştı. Annem parmak uçlarında kalkarak amcamı çenesinin altından öptü. Uzunca boyu vardı. Tüfeği de vardı. Bana bakıp gülümsedi. Yanağımdan öptüğünde tüfeği omuzundan kayarak üstüme düştü. Omuzunda düzelterek başparmağını kemerine geçirdi ve gözünün birini gıbışlandırdı: “Merak etme, geleceğim, ava gideriz. Hacı Süleyman tarafta güzel tavşanlar var.” Ve beyaz atına binerek arkadaşlarının peşinden gitti.
O günden sonra amcamı bir daha görmedik. Savaşta kayboldu. Ama beyaz atımız geri döndü. Herhâlde bir yerlerde atı arkadaşlarına emanet ederek arabayla bizi görmeye geliyormuş. O gün bugün ne gelip bizi bulabildi, ne de geri dönüp arkadaşlarını…
Evet, beyaz atımız geldi, amcamsa yok. Dedemin ilk kez o zaman ağladığını gördüm. Atın boynuna sarılarak alnını yelesine dayadı: “Vefasız, naptın oğlumu? Ben onu sana emanet etmiştim...” dedi ve sessizce ağladı. Atımız ilk başta sesini boğazında boğarak itiraz etse de, dedemin ağladığını görüp sustu, başını yere eğdi. Dedemin yüzüne bakmaya yüzü yoktu.
Amcamın Hacı Süleyman dediği yer geniş kırlık bir alandı. Yavşan, yağ dikeni ve orda burda boy gösteren ılgın otlarından başka bir şey yoktu. Bir duvarı dağılmış konduda toplandık. Babam ufak tefek tadilat yaptı. Üzerini naylonla kapatıp daha yerleşemeden amcamın kötü haberi geldi. Babam bizi dedeme emanet edip kardeşini aramaya gitti.
Dedem beyaz atımızla konuştuğu günden beri bambaşka bir insan olmuştu. Gözlerinin gittikçe zayıflıyordu. Önce her şeyi çift gördüğünden yakınmaya başlamıştı. Galiba, annem haklıydı; çok merhametli biriydi. Gözleri zayıflasa da bir dakika bile iş yapmadan duramıyordu. Keçilerimizi otlatmaya götürür, avluyu düzene sokar, yılan yuvalarının üzerini kapar, dağılmış yapıtlarda düzgün ağaç, çatılık arduvaz arardı. Sabahları beni alıp yağmur suyu toplamaya giderdi. Dedem Hacı Süleyman topraklarını iyi tanırmış. Bir iki haftaya kadar yağmurun dineceğini, havaların çok sıcak olacağını söylüyordu.
Yüzü hiç gülmüyordu. İçinin kan ağladığını hissediyordum. Kalın mercekli gözlüğünü takarak tozlu yollara bakar, hiçbir şey görmediğindeyse bana sorular sorardı. Bazen ben keçilerin peşinden gittiğimde ağlardı. Yanına vardığımda sakince gelir, ayağımın altındaki ağaç parçaları ses yapmasın diye uslulca yürür, dedemin ağlayışlarına engel olmak istemezdim. Daha doğrusu bundan çekiniyordum. Bana öyle geliyordu ki ağlayışları bir ayin, dua saati gibi şey. Sustuğunda her şey düzelecek.
Dedem ağladıkça gözleri daha da zayıflıyordu. Sanki sıcaklar onun gözünü de kurutuyordu. Gözleri gittikçe kötüleşiyor, içe doğru çekiliyor, göz bebeklerinin içinde beyaz hareler oluşuyordu. Artık keçileri sayamıyordu. Benim saydığıma da inanmıyordu. Boşuboşuna tartışıyor, göremediği için gözlerine küfrediyordu. Zayıflıyor, zayıfladıkça da resimdeki adama daha çok benzemeye başlıyordu. Dedem resimdeki adama benzedikçe de daha çok korkuyordum.
Ama sıkılmama izin vermiyordu. İnsan en zor anlarında da ayakta durmayı becermeli, güçlü olmalı, diyordu. Ağır yıllardan, bundan daha zor günlerden bahsediyor, masallar anlatıyordu.
Bir defasında,“Madem öyle, o zaman sen neden amcam için ağlıyorsun?” diye sordum. İrkildi. Uzun süre sustu. Bir süre sonra ah çekerek, “Ona kardeşimin ismini vermiştim. Kardeşim de öteki savaşta kayboldu…” dedi.
***
Artık Hacı Süleyman topraklarına yağmur yağmıyordu. Hacı Süleyman`ın sadece yeri değil, göğü bile kurumuştu. Sıcaktan nefes alamıyorduk. Sanki tandıra sokulmuştuk. Vücudumuz yanmış yağ kokuyordu. Toprak sıcaktan patlıyordu. Yılanlar sıcaklara dayanamıyor, sivrisinekler cibinliği deliyordu. Çevre gittikçe daha fazla çoraklaşıyor, kurumuş toprak ayak altında ovulup toza dönüşüyor, rüzgâr estiğinde bu toz havaya yükselerek etrafı tütsü gibi sarıyor, günlerce gitmiyordu. Uzaktan bakınca kar beyazı gibi görünüyordu.
Bir gün toz azaldığında uzakta bir nehir gördüm. Pırıl pırıl parlıyordu. Dedem, bu görüntüye aldanıp gitmemem konusunda beni uyarmıştı. Bu bir ılgım, bir serap; sıcakta insanın gözüne gözükür, derdi. Hacı Süleyman topraklarını tanıyorum, buralarda hiçbir zaman nehir, çeşme olmadı.
Ama vallahi de, billahi de görüyordum. Akıyordu o nehir. Rüya değildi. Ilgım filan da değildi. Dalgalanarak, şırıldayarak mutlulukla akıyordu. Yine de ne kadar susarsam susayayım o nehre taraf gitmiyordum, amcam gibi kaybolmaktan korkuyordum.
Toz olduğunda hiçbir şey gözükmüyordu. İnsanlar kaybolarak evlerinin yolunu bulamıyorlardı. Hayvanlar bile bu toz dumanın içersinde kayboluyordu. Sanki dedemin fotoğrafının asıldığı evimizden, anka kuşunun kanatlarında gelip farklı bir dünyaya düşmüştüm. Buradaki toprak da, güneş de, su da tamamen farklıydı. Orda tanıdığım insanlar burada tamamen değişmişlerdi. Korkak, aciz, gözü sulu olmuşlardı.
Dedem beni rüzgarın nerden estiği konusunda eğitmişti. Rüzgarı hissetmediğimde parmağımı ağzımda ıslatarak havaya tutmam, bununla yönü bulmam gerektiğini anlatmıştı. İnsan sağını solunu bilir, ılgıma aldanmazsa hiçbir zaman kaybolmaz.
“Amcam da mı ılgımı görmüş, dede” diye sordum.
Sinirle, “O yolunu kaybetmemiş, yolu biliyor, gelemiyor!” dedi.
Bizim hayvanlar avlumuzun yolunu bilirlerdi diye rahattım. Nerde olsam önüme düşüp beni eve getireceklerdi. Bir tek ılgıma aldanmasam yeterliydi. Akarsa aksın, bana ne!
Dedem o yazı, bize masallar anlatarak, sofada oturarak obaya gelen yol konusunda konuşarak geçirdi. Gerçekte, gözündeki son ışık parçalarını da amcam için harcıyordu. Ufuktaki çayın yanına kadar uzanıp giden tozlu yollar dedemin gözünün ışığını emdikçe emiyor, sanki bilerekten o tarafa, bu tarafa dönerek onu zora sokuyordu. Bazen bakışları şüpheli bir gölgeye takılıp kalır, yüzünü kırıştırarak daha net görmeye çabalar, çıkaramayınca da çağırırdı.
Kar yağana kadar zar zor dayandık. Aslında dayanamadık, kaç kez hastalandık, iki ineğimiz sıtmadan öldü, ayaklarım yara oldu. Dedem beni sağlık ocağı olarak kullanılan küçük beyaz trene, doktora götürdüğünde “Ayakkabısı yok” demeye utandı. "Haşarılığından yalın ayak geziyor" dedi. Dik göğüsleri içimi tuhaf eden siyah topuklulu kadın, yumuşacık sesiyle tercümana yalınayak gezmememi söyledi. Vücudunda yağ dikeni zehrine karşı allerji var, yoksa başka sorunlar oluşabilir, hatta zehirlenme olabilir. Ayaklarımdaki yaralardan değil de kirden dolayı doktordan utandım, onları oturduğum yatağın altında saklamaya çalıştım. Topuklu ayakkabılı doktor anlayıp gülümsediğinde ne yapacağımı bilemedim. Yere bakmaya başladım. O an nedense amcamın gülüşü gözümün önünde canlandı ve aniden, topuklu ayakkabı giyinmiş doktorun biraz amcama benzediğini farkettim. Yakın hissetmem de o yüzdendi. Belki de hiç benzemiyordu, bana öyle geliyordu.
Yardım doktorları dedemin gözlerine de baktılar. Göz tansiyonu olduğunu söylediler. Sinir ve stresten gözlerini tamamen kaybedebilir dediler. Burda durum uygun değil, Acil hastaneye gitmesi gerek dediler.
Babam yazın ortasında geldi. Amcamdan bir haber yoktu. Bizim taraflarda savaş çok yoğun, can kaybı ve kayıplar var. Kimi arayacaksın, kimden ne soracaksın ki dedi.
Amcamdan haber getiremediği için dedem babamın yüzüne bakmıyor, onunla konuşmuyordu. Babam saklı gizli, “Benim ne suçum var?” diyordu.
Sıcaktan umutlarımızın da yanıp kavrulduğu sıradan günlerin birinde dedem başını göğe doğru çevirip kendi kendine fısıldadı: “Yağmur yağacak!”
“Nereden anladın, dede?” diyerek yanına koştum.
Burun perdesi kalkıp indi: “Dağların kokusunu alıyorum… ”
Uzaktan bize bakan babam mırıldandı: “Adamcağız iyice delirdi.”
Dedem oldukça sakin, ne dediğini bilerek, “Yağacak” dedi, “Mutlaka yağacak… Göreceksiniz!”
Birazdan gerçekten gökyüzünü kara bulutlar kapladı sağanak yağış başladı. Çok sevinmiştik. Dedem de sevindi. Gözlüğünü takarak bulutlara baktı. Ama galiba hiçbir şey görmüyordu. Ellerini yağmura doğru açtı. Havayı kokladı, kokladı, kokladı…
Islanmış toprak kokusu benim de içimi yaşam aşkıyla doldurmuştu.
***
“Seri Allah`ın selâha
Kulhüvellah`ın selâha
Güçlendirir Cebrail
Emanetin gahala...”
Anlamını bugün bile hâlâ anlamadığım bu sözler küçükken dedemin beni çırılçıplak gömleğinin içine gömerken öğrettiği dualardandı. Kurttan korunma duası... Söyledim ya, bazen Hacı Süleyman`da hayvanlar kaybolur, sahibinin avlusunu bulamazdı. Sabahları şurdan burdan cesetleri bulunurdu. Mülteci obalarına kurt dadanmışdı. Kurtlar bile hayvanların bu kırların yabancısı, acemisi olduğunu anlamıştı. Dedem kurtların akıllı hayvan olduğunu söylerdi. "Gerçek çoban hem kurtları, hem de koyunları otlatmalıdır. Yoksa kurt onu otlatır." Sonra ekliyordu: "Aşağı obalara kurt sürüsü dadanmış!" Bilmiyorum, belki de beni kandırmak için böyle söylüyordu. Herhâlde obadan uzaklaşıp kaybolacağımı düşünüyordu.
Yağmurlu sonbahar akşamlarının birinde beyaz atımız gelmedi. Deliye döndüm. Amcam kaybolduğunda bile bu kadar sarsılmamıştım. Beyaz atımızı belki de babamdan çok seviyordum. Güzel bir attı. Bu güne kadar bu kadar beyaz, bu kadar cesur, bu kadar güçlü bir hayvan görmemiştim. Kişnedi mi insanın içine kor düşerdi. Sesi öyle gelirdi ki, duyanların hem içini titretir, hem ruhunu dindirirdi. Hele hele kokusu… Allahım!
Aslında beyaz atımız hayvan değil, evimizin bir üyesiydi. Evimizi, ailemizi onsuz düşünmek istemiyordum. Hem de amcamın kokusunu ondan alıyorduk; aramızda amcamı son kez gören beyaz attı.
Onu kurt yese dayanamazdım. Belki de kurt sürüsü saldırmıştı? Belki de insanın içine işleyen o etkileyici sesiyle babamı, amcamı, hatta beni yardıma çağırıyordu? Kâh içeriye giriyor, kâh dışarıya koşuyor, kâh kapı ağzında oturup dışarıdaki korkunç karanlığa bakıyordum. Baktıkça daha fazla korkuyordum. Dedem delirdiğimi görünce cebinden çakısını çıkararak açtı, ağzına yaklaştırdı ve bu sözleri okuyup üfleyerek kapattı: “Seriallahın salâha...” Sonra da sıkısıkı sardı: “Kurdun zarar vermemesi için dua ettim! Bu gece atımıza birşey olmayacak! Ama atı bulana kadar bıçağı açmaman gerek!"
Bıçağı alıp sakladım. Döndüğümde deminki sözleri tekrar tekrar sorarak ezberledim.
Gerçekten de sabah beyaz at sağ salim döndü. Koşup onun yulaf kokan burnundan öptüm. Bıçağın ağzını da bir hafta kurt başka hayvanlara zarar vermesin diye açmadım.
Hacı Süleyman`a ilk karın yağdığı gün, dedemin gözleri tamamen kör oldu. Burnunun ucunda parmağımı “bir” “iki” rakamı belirtir biçimde tutarak sordum. Bilmiyordu! Ama nedense hâlâ gözlüğünü çıkarmıyordu. Hatta anneme camını bile sildirdi.
Dedem avluya oturmuş bir şeyler düşünürken, birden aklıma bütün bu olanlara sebep ben olduğum düştü.
Eğer pergelin ucuyla dedemin fotoğraftaki gözlerini ovmasaydım, amcam kaybolmazdı. Hatta dedem kör olmasa, uzun çubuğunu eline alıp yabancıları evimizden kovar, amcamı bulur, bizi Hacı Süleyman`ın sıcağından, sivrisineğinden kurtarırdı.
Ve buna inanacak kadar çocuk, bundan keyif alacak kadar büyüktüm.
***
Dedem ölmeden önceki son dakikalarında mezarının yanında amcam için yer ayırmalarını vasiyet etti. Ayırdılar.
Amcamın ölüsü bile gelmedi.
Mezarı yaptırdığımızda başka fotoğraf bulamadık. Annem bohçaları arayarak gözlerini çıkardığım fotoğrafı buldu, mezar taşı ustasına onu verdiler. Mezar taşındaki resmi öyle olmuş ki, pergel yerlerini bir tek ben görebiliyordum ve her gördüğümde içim sızlıyordu. Öyle sızlıyordu ki, ben de vasiyet etmeye hazırlanıyordum: Öldüğümde amcamın yerine, dedemin yanına gömsünler beni. Ufakken çırılçıplak soyarak gömleğinin içine, koynuna verdikleri gibi…. Gözlerini çıkarıp dünyamızı zifiri karanlığa çevirdiğim için, göğsüne sığınıp beni affetmesini isteyeyim.
*Garbaçov* - Sovyetler Birliginin sonuncu cumhurbaşkanı
Şerif Ağayar
(Bakülü yazar, eleştirmen, kanun neşriyyat editörü)
Kitabı edinmek için...
GERCEKEDEBİYAT.COM
YORUMLAR