Gezi yazısının ufku: Ahmet Haşim’den Paris, Frankfurt… yahut Hiç! / Nedret Öztokat Kılıçeri
Ahmet Haşim’in yeniden basılmış Paris, Frankfurt… yahut Hiç (2008, Notos) yapıtının bizi götüreceği ufuklarda kendi okur deneyimimizle bulunmak çekici hatta kışkırtıcı geliyor. 1930’ların dili, üslubu ve değer yargılarıyla, okur da yazının ufkunda, kendine bir dünya kuruyor: Dönemin ruhuna, dönemin ...
Gezi kitaplarının, bugün, gezginlerin en gözde kaynaklarından olduğunu belirtmek abartılı olmaz. Gezilen yerlerin "blog"larda, "instagram", vb. "sosyal medya" ortamlarında paylaşılması, yazılı basında yayımlanması, yazarlar için kitaplaşması gibi yaygın bir pratik bundan belki yirmi yıl öncesine kadar pek yoktu ülkemizde. Ancak ünlü yazarların gezi notları ile gazete eklerinde düzenli yazan dolayısıyla ünlenen gezginlerin yayımladığı yazılarla edebiyatın bu ayrıcalıklı türü sosyal medyanın da etkisiyle olağanüstü bir popülerlik kazandı. Genç gezginlerin "blog"ları kadar ünlü tarihçi ya da romancıların kitapları da yeni yerleri keşfedecekler için başvuru kaynağı oluyor. Gezi edebiyatının olmazsa olmaz koşulu, anlatıcının metin içinde açıkça kendini dile getirmesidir; anlatıbilim ve göstergebilim çalışmalarından bildiğimiz “gözlemci” (observateur) ve “bilgilendirici” (informateur) işlev bu tür metin içinde özellikle işlerlik kazanır. Özellikle “gözlemci” işlevi yazar/anlatıcının anlattığıyla ilgili birden çok tercihi içerir: Metin içinde rastladığımız bilgilendirme, değerlendirme, yargıda bulunma, hicvetme, eleştirme, duygusal paylaşımda bulunma, vb. türden sözcük ve deyimleri alt alta getirdiğimizde yazar/anlatıcının metiniçinde kişiselliğini ortaya koyan varlığını kolayca tanımlarız. Çoğu zaman okuma seçimlerimizi de bu duruş belirler. Ufak bir hatırlatma yaparsak, gezi edebiyatı özellikle on sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllarda Batılı gezgin yazarların Doğu’yu keşiflerinden doğan heyecan ve yenilik arayışıyla oryantalizmle sonuçlanacak bir “anlatı” türünü ortaya çıkaradursun, Doğu’nun seyahatnameleri kadar masalları da dönemin okuru için yeni bir kaynak oluşturmuştur. Dünya edebiyatında olduğu kadar ülkemizde de gezi edebiyatının okuyucusu, hem yazınsal metnin zevkini hem de farklı yer ve toplumlarla ilgili kişisel merakını okuma süreci içinde bir arada deneyimler. Metne döküldüğü andan itibaren gezi notları edebiyatın alanına istese de istemese de girer. Çünkü bir anlatıdır her şeyden önce. Anlatıya ait birçok koşul/öğe/süreçgezi sayfalarında yerini bulur, yer ve zamana ilişkin betimleme, kanıtlama, duygulandırma, kimi zaman içini dökme, etkileme, örneklendirme, inandırıcı kılma, değer verme, bunların arasına kişi(lerin) yüzlerini katma, toplumsal sonuçlar çıkarma… Yazıdan metne, metinden okumaya ulaşan o ince çizgi edebiyatla nasıl da örtüşmektedir. Okur için metinden alınacak keyif önemlidir ve anlatıdan zevk aldığı için bu metinlere yönelir. Yoksa gezi rehber(ler)i ne güne durmaktadır? Ülkemizde giderek artan yolculuk/tatil/gezi etkinlikleriyle beraber her yazdığımızı sosyal medyada görünür kılmanın da coşkusuyla coğrafyalar, ülkeler, kentler, ormanlar okyanuslar, en ücrasından en yakınına köyler, kasabalar, kıyılar… artık bir klavye uzağımızda. İşte sadece bu nedenle, yazıyla baş başa kalarak, sessizliği de yanına katarak, bir gezi günlüğünün tadını çıkarmak Ahmet Haşim’in yeniden basılmış Paris, Frankfurt… yahut Hiç (2008, Notos) yapıtının bizi götüreceği ufuklarda kendi okur deneyimimizle bulunmak çekici hatta kışkırtıcı geliyor. Öyle bir dünya kurguluyor ki her satır, her benzetme, her örnek okuru Ahmet Haşim’in duyarlığı ve yazısıyla buluşturuyor ve evrilmiş, geçmişte kendine sakin bir yer bulmuş bir “zaman”a taşıyor onu. 1930’ların dili, üslubu ve değer yargılarıyla, okur da yazının ufkunda, kendine bir dünya kuruyor: Dönemin ruhuna, dönemin dünya algısına çekiliyor; aradan geçen doksan yılın okuma ediminde silinmesiyle, kendini Ahmet Haşim’in yanı başında onun Paris ya da Frankfurt’unda buluyor. Bu ilginç buluşma bir okuma edimiyle gerçekleşiyor. Girişte yer alan sunumdan öğrendiğimiz kadarıyla, Ahmet Haşim üç Avrupa gezisi yapıyor. Gezilerden ilk ikisini 1928 ve 1929’da Paris’e, 1932 yılında ise Frankfurt’a yapıyor. Eldeki metinler kişisel izlenim, düşünce ve duyguların anlatımıdır. Daha ilk sayfada yazar kırk iki yaşın getirdiği yorgun ve bıkkın bir ruh haliyle hava değişimi amacıyla Avrupa’ya doğru yola çıktığını belirtir. Avrupa’yı tanımakla birlikte, bu “ herkesçe malum, çiğnenmiş, usaresi alınmış, posa haline gelmiş Avrupa” gezisine neden çıktığını kendine bile açıklayamamaktadır(s.17). Üstelik vapurdaki insanlardan hoşlanmaz, ortamı sevmez. Yolculukta tanıştığı kimi insanları gözlemler. Şair damarı işbaşındadır: “Geniş kanatlı kartallar gibi dünyanın bütün yolları üzerinde durup dinlenmeksizin, cesaretle uçan tüccar cinsinin, maalesef iyi seyahat arkadaşı olmadığını tecrübelerimle bilirim” (s.18) saptamasındaki şiirsel imge metnin çoğu yerinde karşımıza çıkar. Alıntılardan anladığımız Ahmet Haşim’in o acımasız neredeyse olumsuz bakış açısı çok geçmeden değişir; “meğer bütün bunlar da yorgun başımın dışarı vuran hayalleri imiş! Gözüm açılınca, her tarafta hoş, terbiyeli insan çehrelerinden başka bir şey görmedim. Seyahat hele deniz seyahati tüm dertlere devadır” (s.19). İlk sayfanın karamsarlığı gözlemler ilerledikçe dağılır. İlk yanaştıkları liman, Napoli’de dağları ve ovalar boyunca yayılan ormanlar yazarı büyüler; Eylül meyvelerinin baygın kokularına karışan yabani rayihalarda, Afrika ve İtalya sonbaharlarının örtüşmesinden memnundur; bu karışım “yabani ve şehvani şehre, asabı gıcıklayan emsalsiz bir yayıyor” (s.20). Gözlemlerin algı/duyumsamayla bağı ve imgeselliği yazıya damgasını vurmuştur. Bunlar sadece doğa betiminde devreye girmez: “Siyah saçlı, siyah gözlü, beyaz dişli esmer tenli yakıcı kızlar” ya da “o eşsiz Paris’li kadının, bütün musikilerden daha güzel olan cıvıltısı ve onun etrafa sihirli bir akış gibi dağıttığı pudra ve lavanta kokuları” gözlemci anlatıcıyı sarhoş eder (s.27). İnsanlar, doğa, kent sokakları, buluşma yerleri, düzenli olarak beden algısı ve duyumsamalar üzerinden sunulur: “İçinde bir ibadethane sükun ve edebinin hüküm sürdüğü bu lokantaya üç gün devam ettikten sonra uzviyetimin azar azar bir masum çocuk uzviyetine döndüğünü, ruhumun artık zehirli mayalanmalara sahne olmamaya başladığını zevkle hissettim” (s.33). Görüldüğü gibi gezi yazısının merkezinde beden yer alır: Gözlemci dış dünyayı gözlemlediği sırada bedensel ve öznel algılarının da farkındadır. İki yönlü duyarlığı dikkat çeker. Dışarıda ve içeride olan biteni içtenlikle yazıya dökmektedir. Gezi gözlemlerinin bir başka itici gücü de bilgilendirmedir. “Bir Akşam Sohbeti” Fransa ve Avrupa’da dönemin gözde sanat ve edebiyat akımlarının bir sunumu gibidir. Örneğin, Montparnasse’da Rus Lokantası Cigid’de Doktor Lakan’dan dinlediklerini yazıya aktarmadaki sade ve özlü tavrı bu bölümün bir ders notu gibi okunmasını sağlar. Aynı şekilde yeniden imara açılan Paris, değişen kent tasarımı, Le Corbusier’nin nasıl karşılandığı, kentin bakımsız bölgeleri, halkın ekonomik profili, yoksullaşmış aristokratlar, dünyanın dört yanından gelen yabancılar, vb. hemen her konuda okuru bilgilendirir metin.Öte yandan, kentin mimarisi, tarihi yerleri, halk bahçeleri, aşağı mahalleleri okura Ahmet Haşim’in duygu ve duyumsayışları üzerinden ulaşır. Ancak yazı algılanan şeyleri imgelerle donatır: Yoğun saatlerde “Paris caddeleri boğulan hasta bir damar gibi istiaba yetiş”emez (p.43). Dikkatli bir okur bu benzetme, saptama, betimlemeleri dokuyan şiirsel imgelerle yazarın biçemine kolayca ulaşır. İmge çeşitliliği bu gezi anlatısının edebiyat tadını güçlendirir. Ahmet Haşim yazıya aktardığı gezisinde kendisini dış dünyaya bırakır: Yazı ve yazınsal enerjisi onu karşı karşıya geldiği dünyayı ve o dünyadaki “kendi”ni yorumlamaya yöneltir. Yazmak, kenti yazarken kendini yazmaya dönüşür. Fenomenolojik alanda anlatı, varlık, yazı birbirini bulur. Her sayfası, her gözlemi dikkatlice okunduğunda hem mücevheri andıran Türkçe kullanımıyla, hem de aktardığı dünyanın ruhu ve yaşama temposuyla okuru artık olmayan bir zaman ve uzama taşır. Notlarını tamamlarken yazar iki temel değerlendirme yapar: Birincisi Paris’te bir “flâneur” olarak bulunmuş olması, ikincisi de seyahatlerin dönüşü koşuludur. “Paris’te ne yaptım? Hiç. Şimdi hatırası bende akıl almaz bir maceranın keskin tadı gibi kalan en kuvvetli saatlerim, krizantem ve kış gülleri kokusu ve kadın çehreleri renkleriyle dolu neşeli bulvarlarda hedefsiz gezintilerim (…) Paris gibi coşkun bir hayat ve hareket şehrinde duyduğu bu hiçten zevkleri, notlarının bu son sahifesinde hatırlamaktan sıkılmayan adamın saflığı, niceleri için belki çocuksudur. Fakat bu adam, zevklerini başkalarına satmak üzere tatmıyor. Onun için saffet ve samimiyeti hoş görülmeli” (s.47).Ahmet Haşim kendisinin de belirttiği gibi ruh sıkıntısını dağıtmak üzere Paris’e gitmiştir. Ancak “şimendiferleri, vapurları, otelleri dolduranlar bir serabın arkasında koşan zavallılar” olduğuna göre, “dünyayı dolaşmanın ruhu iyileştireceğine inanmaktansa saadeti evinde, kendi içinde bulmayı da akıl etmek gerekir” yazara göre (s.73). Ahmet Haşim’in geziye çıkma gerekçesindeki “biraz hava alma isteği” ve “dinlenme ihtiyacı”kısaca değişiklik arzusu metnin sonunda karşımıza çıkan “boşunalık” ile birleştiğinde, Frankfurt günlüğünde rastladığımız “iç sıkıntısı” (spleen) ile ilişkilendirilmesi kaçınılmaz olur (s.81). Varoluşumuzun içine çöreklenmiş o her şeyin “boş” olduğunu anımsatan kutsal inanışı da dikkate alarak şairin duruşunu açıklayabilir miyiz? Baudelaire gibi bir “Spleen” duygusuyla yaşamak, sanatının temel bir koşulu olarak okunabilir mi? Metin içi veriler, Ahmet Haşim’in Fransız okulundan çok da uzakta durmadığını gösterse de, gezi yazılarının şiirsel ve imgesel ufku anlatıcılığıyla birleşince, okuru bir zamanlar diye niteleyeceğimiz bir duyarlığa, bir dile, bir samimiyete ve bir algı dünyasına götürmekte ne kadar başarılı olduğunu göstermektedir. Gezi yazıları enflasyonunda okunmalı. Türkçenin ve dünyanın hızla değişime uğradığı bu dönemde okunmalı. İncelikli bir edebiyat duygusu yakalamak için okunmalı. Prof. Dr. Nedret Öztokat Kılıçeri GERCEKEDEBİYAT.COMGEZİ EDEBİYATININ İLK KOŞULU
GEZİ EDEBİYATIMIZ
OKUR İÇİN GEZİ YAZILARININ ÖNEMİ
AHMET HAŞİM ve PARİS, FRANKFURT… YAHUT HİÇ!
YORUMLAR