Gerdek / Hasibe Ayten
Hasibe Ayten, 12 yıl süreyle Ekinde-Yazında Sesimiz adlı sanat dergisi yayımladı. Öykü şiir yazdı. Eserlerinde Cumhuriyet Türkiye’sinin açmazlarını, çıkmazlarını, sevinçlerini, umutlarını dile getirdi. Hasibe Ayten'in, 2004 -2009 yıllarında Selim Esen'in yaptığı Kuşadası Öykü Günleri'nde okunan öykü...
“Fadime kardeş, bak hele Celal’ime! Uzak yakın köylerin yakışıklı delikanlılarından biri değil mi? Damatlıkları nasıl da yakıştı. Tek kusuru ahraz olması oğlumun. Aşeriyordum. Sırası mıydı? Evdeki sıçanları avlasın diye, Hacı Mehmet, bir kedi getirdiydi, kedi gibi dilsiz oldu oğlum.” “İyi ki hem kör hem sağır değil, bu kadarına şükret, Hatice kardeş; çınarlar gibi maşallah Celal oğlan. Davullar dövülüyor, delikanlılar el ele halay çekiyorlar.” Köçekler, ellerindeki zillerle, şık şıkı şıkıdak, şık şıkı şıkıdak, çalgıcılara eşlik ediyorlar. Sonra, fistanlarını çember gibi çevirerek, saçlarını geriye ata ata oynuyorlar. Tüfekler, tabancalar patlıyor, naralar atılıyor. Hacı Mehmet’in kapısının eşiğine yatırılan kurbanlık koçun ön ayaklarıyla, arka ayağının biri bağlı; boşta kalan ayağı çırpınıp duruyor. Dilsiz Celal’in abisinin elinde koskocaman bir bıçak, koçun boğazını sıvazlıyor, gelini bekliyor. Kara carlı yirmi kadar kadın, art arda, ortalarında Münevver gelin yürüyorlar ağır ağır. Gelinin iki kolunu oğlanın akrabalarından iki kadın, sımsıkı tutmuşlar. Dilsiz Celal’in üstünde, abisinin damatlık giysileri, omuzunda bir şal, ceketinin ön cebinde kırmızı bir mendil var. Kasketi yana eğik. Gülüyor, dişleri tastamam, bembeyaz. Elindeki yazmanın içinde iki kilo kadar şeker var. Gelinin başından serpecek. Düğün coşkulu, büyük küçük tüm köylü, kimi Hacı Mehmet’in evinin önünde, kimi gelin alayının peşi sıra geliyorlar. Celal, onca gürültüyü duymuyor, yalnızca görüyor devinimleri. Münevver gelinin giysileri, baştan aşağı allı pullu bezeli. Yüzü kat kat kreplerle örtülü. Celal, ipek örtülerdeki pulları, güneşte yağan yağmur damlalarına, baştan aşağı allar içindeki gelini gelincikli tepelere benzetiyor. Gelincikli bayırlar, tarlalar, bildiği tüm kır çiçekleri seriliveriyor bakışlarına. Münevver’in giysilerindeki nakışlar, tıpkı koyungözü çiçekleri. Kara carlı kadınlar, sanki karınca sürüsü art arda. Aralarında allı bir karınca gelin. Düğün bayrağının tepesinde bir nar var, iki de yazma, biri mor biri al. Şimdi sessiz değil, çok sesli Celal. Sesi, yüreğinde gümbür gümbür. Geliyor Celal’in gelini. Evine, yatağına, gönlüne geliyor işte. Münevver, ipek örtülerin ardından gördü Celal’i. Hiç böyle giyinmemişti şimdiye değin. Şaşırdı. Tanrım, bu denli yakışıklı mıydı? Dikkat etmemiştim! Sözcüklere dönüştüremediği sesinin acaipliği mi korkutmuştu beni? O sebeple mi istememiştim bu oğlanı? Sesli yalnızlığımdan sessiz bir yanlızlığa gidiyorum. Ne de çok üzdüm kendimi! Duyanlardan, konuşanlardan pek mi güzel sözler işitmiştim? Her gün ekmek kavgasıyla, iş kavgasıyla, sövgülerle dolu bir evde büyümemiş miydim? Evlenmek istemiyorum diye, aylarca gözyaşı dökmüştüm. Kimsenin beğenmediği dilsize, beni, uygun bulmaları mı incitmişti onurumu? Sığırtmaç kızı olmasaydım, şu ahraz oğlana yakıştıramayacaklardı. Necip Ağa’nın kızı olsaydım, istemeye bile cesaret edemeyeceklerdi. Sevenim mi yoktu? Çoban Süleyman’ın yüreğimi kanatlandıran, yaralayan kavalının sesinden ayırdılar. Kavalıyla, sevgisini dile getiren yarim! Yüreğim kaval sesiyle dolu. Sığırtmaç babaşa, bundan sonra, Sığırtmaç Durmuş demeyecekler mi? Köy odasına gittiğinde. Hacı Mehmet’in yanı başından mı, yer verecekler? Çığırtkanlar çıkartsa, adı, yine Sığırtmaç Durmuş kalacak. Aklı sıra Hacı Mehmet’in sanından, varlığından faydalanacak. Bir ineğe, bir yük buğdaya, bir çuval pirince değişti kavalın büyülü sesini…Küçük yaşımdan beri, pullu kreplere, altınlara, basma giysilere imrenip durmuştum. Bunca giysi, bunca altın mıydı sevdamız? Bunca şenlik, bunca gürültü böylesi eşsiz bir düğünün anılarıyla mı mutlu olacağım ömür boyu? Dilsiz Celal! Dilsiz Celal! Sesim de öyle güzel ki! Ağıtlarımı, türkülerimi kendim mi dinleyeceğim? Kader seni dilsiz, beni sığırtmaç kızı yapmış. Yürüyerek geliyorum işte. Kendimi asmak ya da buralardan kaçmak istedim, beceremedim. Dağ yollarından geri çevirdiler. Aylarca dedikodu ederek mutlu oldu herkesler. Kaya oyuklarında, su gözlerinde yaşamak istedim, beceremedim. Törelerimiz dövdü beni. “Neden kaçıyorsun, kızlığını sığır güderken mi aldılar, hangi dağda?” dediler. Çığlıklarımı, kendimden başka işiten olmadı. Geliyorum, dilsiz Celal! Az sonra başımdan aşağıya şekerler, buğdaylar atacaksın. Ekilmeyen buğdaylar gibi mi savrulacağım, kapışılan şekerler gibi mi tükeneceğim, dilsiz Celal? Dayan Münevver dayan! Dilsiz dünyanın dilli gelini dayan! Ağlamıyorum gayrı, gülüyorum bile. Korkuyorum ama, korkularım konuk olsun bu cana! Korkmayacağım. Ele güne direneceğim. Dilli çocukların olacak Münevver dayan! Kesildi koç kurban, kesilmeyen başın dimdik durmalı, sığırtmaçlığımızı türkülere vurmalı! Düğün alayının davul zurna gürültüsü, tabancaların, tüfeklerin korkunç patlamaları, köçeklerin zil sesleri iyice yoğunlaştı. Hacı Mehmet, karısı, Celal, ellerindeki yazmalardan boyalı şekerleri gelinin başına atıyorlar. Atılan şekerleri, büyük küçük, yerlerde emekleyerek kapışıyorlar. Celal’in abisi, belinden tabancasını çekti, evin saçağına çevirdi, art arda beş kez tetiğe bastı. Ve birden nara attı. Hacı Mehmet, aylardır biriktirdiği bozuk paraları, bir mendilin içinden avuçlayıp kalabalığa saçtı. Uzun boylu olanlar havada kapışıyorlar, kimileri yere düşen paraları kapışmak için emekliyorlar. İki kadının başı, birbirine çarptı. Onca çocuktan biri olan Ayşecik, yerdeki parlaklığa uzattı elini, aynı anda, yerdeki paraya sahip olmak isteyen bir ayak, Ayşeciğin eline bastı birden. Ağzı, can verir gibi açıldı, yüzü morardı; derinleşen bir acıyı ağlıyordu çocuğun yüzü. Kocaman ayağın altından, ezilmiş minik bir el çıktı, elin altından da, kanlı bir beşlik. Zaman, duraksamayan devinimdi. Ezik elli çocukların ölümsüz öfkesi, kanlı para tadında mıydı? Kurbanın kanının üstünden atlattılar Münevver’i. Bir kolundan Hacı Mehmet öteki kolundan karısı tuttular. Hacı Mehmet, olanca sesiyle bağırdı: “Karaçalı’daki tarlayı gelinime verdim.” Karısının cırlak sesi: “Nazlıkız’ı gelinime verdim.” Yürüdüler. Arkalarından da kara carlı kadınlar izlediler. Merdivenleri çıktılar. Gerdek odasının kapısında durdular. Başına bir avuç buğday saçtılar Münevver’in. Eşiği öptürmek için zorladılar, öpmedi eşiği Münevver. Bir saat önce, baba evinden ayrılırken babasının ellerini öpmüştü, ayaklarını da öpecekti, yere zorla çömeltmişlerdi. Baba ayağı da olsa, öpmek istemiyordu. Havada duran ayağa bakmıyordu bile. Babası, öp artık yoruldum anlamında ayağını başına vurmuştu kızının. Yine öpmemiş, üstelik öfkelenmişti Münevver. Sığırtmaç Durmuş, eğilerek öpmüştü kızının alnını. O an, hangi duygunun tutsaklığından kurtulmak için öpmüştü kızını, bilmiyordu. İlk kez, töreyi bozan sığırtmaç kızıydı. Oğlan akrabaları, ne söyledikleri anlaşılamayan hormurtularla, bir iskemleye oturttular gelini. Herkes, “Hoş geldin evine” deyip kucaklıyordu. Sokakta, delikanlılar, güneş batana dek oynadılar. Celal’i de oynattılar. Ceketine, amca, dayı, abi, enişte ve köyün varsılları para taktılar. Ev içinde kutlamalar, hayır dilemeler sürdü. Yatsı namazına yakın, düğüncüler dağıldı. Gerdek odasında iki sandık yan yana. Sandığın birinin yüzünde vazo, içinde çiçekler, öteki sandığın yüzünde, gaga gagaya vermiş iki tavus kuşu. Sekiye, dört şilte serili, duvara dayalı yastıkların üstüne Münevver’in işlediği kılıflar geçirilmiş. Tavan tahtaları görünmüyor; allı morlu yazmalar, işlemeli yastık kılıfları, gömlekler, fistanlar, peştemallar asılı. Odada, elti ile görümceden başka kimse kalmadı. Yere serili iki yatak, birbirine bitişik. Yatağın birinin tam ortasına, yarım metre eninde, genişliğine uzatılmış koskoca bir bez iğnelenmiş. İki seccade serili, biri kıyıda. Eşiğin yakınında bir tepsi baklava, bir kızarmış tavuk, sıcak su dolu iki ibrik duruyor. Yüzü açık Münevver’in. Gözlerinin altı, ağlamaktan morarmış. Kirpikleri top top olmuş. Çocukluktan genç kızlığa geçen güpgüzel bir yüz; bir çocuğun bile bakmaya doyamayacağı denli güzel. Yanıbaşına, eltisi çömelmiş, fısıl fısıl bir şeyler söylüyor, ardından “tamam mı” diyerek usuna, iyice sokmaya çalışıyor. Hiçbir devinim yok Münevver’de. O top top kirpiklerin arasından bakan hüzünlü gözler, bir sandıklardaki gaga gagaya vermiş tavus kuşlarında, bir çiçeklerde duruyor. Karmakarışık duyguları. İçinden “Yarabbi şükür!” diyor. “Yarabbi şükür!” tümcesi gaga gagaya vermiş tavus kuşlarının kanatlarına konuyor. “Neden Yarabbi şükür!” diye sorarken kendisine, ilahi sesleri dolduruyor kulaklarını. Camiden çıkmışlar, Celal’i getiriyorlar; göremediği eller, sıkı sıkıveriyorlar yüreğini Münevver’in. İlahiler söyleyerek Celal’i iteklediler gerdek odasına. İçerdeki iki kadın, kapıyı çekerek çıktılar dışarıya. Münevver, hemencecik yüzüne krebin birini indirdi. Kurtuluşu seccadenin başına dikilmekte buldu. Tir tir titriyordu. Eğilip doğruluyor, oturuyor; ellerini havaya kaldırıyor, dudakları kıpır kıpır; yeniden başlıyor eğilip kalkmaya. Dua mua okumuyor, denetimsiz bir devinim yalnızca. Hiçbir şey düşünemiyor. Celal, bir suçlu gibi köşeye oturdu. Kasketini çıkardı; saçları dalgalı kapkaraydı. Eşiğin yakınında duran baklavaya, kızarmış tavuğa ve ibriklere baktı. Heyecanlıydı. Gelini izledi gözleri. Münevver’in neden titrediğine bir anlam veremedi ilkin; birden, çeltik tarlasını anımsadı. Uyku dışında zamanı köyde olsun tarlada olsun, çalışmakla geçerdi. Çeltik biçiyordu bir başına tarlada Celal. Bir elinde orak öteki elinde tutamladığı çeltikler vardı. Şırak diye bir yılan sarıldı koluna. Kuyruğu, yüzüne kamçı gibi indi. Tutamladığı çeltiklerin arasında gördü yılanın başını. Ne yapacağını bilemediği bir tepkiyle sıktı hayvanın boynunu. Düz bir sesle bağırıyordu. Aaaa…Iııı…Eeee…Gözünün uzanabildiği uzaklığa bakıyor, birilerinden yardım istiyordu. Havada uçan kuşlardan, ağaca bağlı atından başka canlı göremiyordu. Koşsa nereye dek koşardı yılan dolanmış koluyla, Korkuyla bakıyordu yılanın alacalı başına. Yemyeşil gözlerini, çatallı dilini görüyordu. Korkusu iyice çoğalıyor, kolu sıkıldıkça sıkılıyordu. Yılan da, Celal de birbirinden kurtulmak çabasındaydılar. İki dilsiz can, birbirinin dillerinden anlayabilselerdi. O, “Hadi bırakayım seni, var git yoluna; ısırma, zehirleme beni” dese, yılan da: “Neden ısırayım seni? İkimiz de can derdindeyiz. İsteyerek vermedim başımı eline; zehiri ben doldurmadım bezime. Kendimi savunmak için ısırırım, görüyorsun yeterince savunamıyorum da; bırak boynumu, çözüleyim kolundan, kayıp gideyim buradan,” deseydi. Umarsız, ot bıçkısını çıkardı cebinden, yeşil gözlü, çatal dilli hayvanı kesti boynundan. Bıçkıyı attı elinden, tuttu kuyruğundan fırlattı. Hemen ölmemişti o upuzun hayvan, kuyruğu kıvır kıvır oynuyordu. Bakışları, titreyen geline çakılı, kara bir düşten uyanmış gibiydi. Münevver gelinin korkusunu, tıpkı kendi korkusuna benzetti. Kurtarmalıydı onu bu karabasandan. Bakışları, yeniden kapı eşiğindeki ibriklere, baklavaya ve kızarmış tavuğa uzandı. Kendisinin duyabileceği bir sesle: “Allı gelin, pullu gelin, korkma! Zehirim yok, anlaşalım seninle; anlaşabilecek miyiz? Dağların, kırların çocuğuyum, çiçeklerin, suların torunuyum, korkma! O kara düşüncelerden kurtaracağım seni. Gelincikler gibisin, yarpuzlar gibisin. Soyumdansın, suyun, toprağın gelini; dağların kınalı eli!” diyordu. Usulca kalktı yerinden. Münevver’in arkasına yürüdü, soyundu. İç çamaşırlarıyla, o koca bez serili yatağa yattı, yorganı başına çekti. Celal yerinden kalkınca, korkusu çoğalmıştı, kolundan tutup yatağa götüreceğini, giysilerini çıkaracağını, sanmıştı. Eğildi doğruldu, eğildi doğruldu, titremesi azaldı. Ne ki, bir üzünç gelip çöktü düşüncelerine. Korktuğunu anlayıp yatmıştı Celal. Ne yapacaktı şimdi? Sabahın ilk horoz sesinde kalkılırdı. Zaten, ikide bir, kapıya geliyorlar, “Nasılsınız kız?” diye soruyorlardı. Celal, aralarında bir şey geçmediğini anlatamazdı. Korktuğu adam, görevini yapmalıydı. Korkunun yerini, utanma duygusu almıştı bu kez de. Yatamazdı Celal’in yatağına. Seccadeyi dürdü., gecenin anlamını düşünerek, şalvarını, pullu giysilerini çıkardı. Şaşkın, gaz lambasını kısarak, ikinci yatağa, Celal’a yakın yattı. Neden korkmuştu bu denli sanki? Neden titreyip durmuştu; Celal’de hiçbir kıpırtı yoktu, uyumuş muydu? Hayır uyumamıştı! Usulca başını yorganın dışına çıkardı, yüzünü geline döndü kısık ışıkta baktı; kara düşüncelerden kurtulmuştu işte. Derin soluklandı. Ne denli de güzeldi. Uyu su çiçeğim, uyu gecemin gelini” diyordu. Kınalı örüklerine uzandı, derin kokladı. Celal’in saçlarını koklamasına sevinmişti bile Münevver. Ne ki kıpırtısız, gözleri kapalı, öylece yatıyordu. Celal, yüreğinin çoşkunluğuyla, içini çekerek kendi kollarıyla, kucakladı kendisini, umarsız bir çocuk gibi kapadı gözlerini. Horozlar ötmeye başladığında kalkılır, kız evine el öpmeye gidilirdi. Bu geceyarısı gidişi, “Kızınız iyiymiş” anlamına gelirdi. Kapı çalınıyordu. Baba evinde çalınmadan açılırdı odanın kapısı. Töre, kapıyı çalıyordu. Kalktı, giyindi, Celal’i dürtükledi; uyumamıştı ki Celal! Gülerek kaldırdı başını; yanakları gamzeli, gözleri kaynak sular gibiydi. Yorganı omuzuna çekerek giyindi. Yorganı omuzuna çekerek giyinişi öyle şaşırttı ki Münevver’i, içi cız etti. “Utanmak, kızlara özgü değilmiş” dedi kendi kendine. Bir kartal gibi çullanacağını, “Yapma etme” demesinden anlamayacağını sanmıştı. Yerinden kalktı Celal, şöyle bir giyimine baktı; kapı eşiğindeki ibriğin birini aldı, duvardaki dolabı açtı; Münevver’in kolundan hafifçe tutup götürdü, eline su döktü. Sonra, kendi de yıkadı ellerini, yüzünü. Öteki ibriği götürüp dolaba boşalttı. Bakışları yumuşacıktı. Siniyi, sekiye getirdi, pilicin, baklavanın birazını yediler. Sanki geceyi sevişerek geçirmiş gibiydi Celal. Gülümsüyordu. Kirpikleri geriye kıvrık, upuzundu. Münevver’in güzel kadın oluşu gibi Celal de yakışıklı delikanlıydı. Eliyle işaretler yaptı. “Bu gece yalnızlığım bölündü. Öyle mutluyum ki! Korkma benden dağların kızı, yılan değilim. Belki yılan da, kesilecek bir can değildi. Yeşil gözleriyle yalvarıyordu belki! Ama kestim onun başını. Kesme benim sevincimi, telli gelinim; böyle de severim seni” diyordu. Bir çiçeğin yaprağına dokunur gibi, Münevver’in elini tuttu, dudağına götürüp sıcacık öptü. Bir garip ürperdi, yüzü gelincik rengine döndü Münevver’in. Sonra kalkıp yürüdü ve kapıyı açtı Celal. Bir de ne görsün? Anası, bacısı, yengesi, teyzesi dizilmişler, başlarını içeri uzatarak bakışıyorlar. “Nasılsınız?” dedi kaynanası, Münevver’e. “Nasılsınız?” dedi kaynananın kardeşi. Celal’in gözleri irileşmiş, anasının yüzüne bakıyor, “Alevli gözlerinizle, ne istiyorsunuz?” diyordu. Münevverse korkudan titriyordu. “Kız sığır çobanı, kendini neden asmak istediğin anlaşıldı. Hani kanın, hani bekaretin? Kimlere bozdurdun, söyle?” Böyle diyordu eltisi. Evli görümcesi; “Koçun boklu işkembesini başına geçirelim, öyle götürelim babasının evine. Elaleme rezil olsun zibidiler. Zaten nesiniz ha, nesiniz? Anan sarımsak, baban soğan! Çöplükten sıçan çıkar, saraydan kral! Sığırtmaç evinden böyle bir yüz karası çıkardı. Senin için, bir tarlaya bir ev satın alacak değin para harcadık. Kimin kızını istesek alırdık; yazık oldu gül gibi kardeşime,” diyordu. Celal, kapıdakilerin neden saldırdıklarını biliyordu. Yüzleri çok iç karartıcıydı. “Dokunmayın allı geline, dokunmayın telli geline. Böylece de severim onu; yılan değilim, yılan desem sizlere, daha korkunçsunuz, hepiniz birlik olmuş saldırıyorsunuz. Çekilin yolumuzdan.” Düz bir sesle bağırıyor, hem de itekliyordu kapıdakileri. “Kadın budalası ahraz, ne bilir namusu,” dedi oğluna anası. Münevver pek önem verdiği dillilere baktı bir, bir de Celal’in çırpınışlarına! Utandı eskimiş düşüncelerinden şimdi. Kapıdakilerin zehir gibiydi dilleri, bıçak gibiydi töreleri. Oysa, tam gönlünün diliydi Celal! Sarıldı beline sımsıkı, iki kürek kemiği arasına bastırdı başını. Yaşamında ilk kez, tüm gözeleri eriyordu sanki Celal’in. O cennet yüzlü gelin, sarılmıştı beline. Doğanın sevinci Celal’in gözlerindeydi. Ekiniyle, meyvesiyle, çiçeğiyle, böceğiyle, kuşlarıyla, sularıyla. Binbir dilli çıngırak gibiydi duyguları. Güvenle, sevgiyle, gelinin belini kavrayan elini tuttu; öteki eliyle de savuruverdi kapıdakileri. Yepyeniydi gün, yürüdüler. Hasibe Ayten
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR