Ferruh Tunç şiirine 'Türkân'la kültürel ve antropolojik bir bakış / Cemil Okyay
Ferruh Tunç’un “Tunç Ayna”(*) şiirleri içinde yer alan ikinci kitap Türkân’da yer alan şiirleri bu bakımdan odaksal olarak ele aldığımızda bir şeyleri ıskaladığımızı ya da bir şeyleri ihmal ettiğimizi ayrımsamakta, kendimizi şairin bizi düşündürmeye iten soruları ve anımsatmaları karşısında bulmakta...
Uygarlık ve kültür, içlerinde doğdukları sosyo-ekonomik ve siyasal koşullara paralel şekilde, tarihsel süreç içinde, insandan insana süreklilik gösteren entellektüel etkinliklerin ürünüdür. Tuva, Abakan bozkırlarından Altay’ın güney yamaçlarına değin inmiş, Tienşan dağlarını yurt edinen ve savaşçı kitleler olarak tanınan Türkler, bir uygarlık birikimi olan kültürel alanda da sanat / zanaat ürünleri ve gelenekleriyle tarihte yer edinmişlerdir. Ferruh Tunç’un “Tunç Ayna”(*) şiirleri içinde yer alan ikinci kitap Türkân’da yer alan şiirleri bu bakımdan odaksal olarak ele aldığımızda bir şeyleri ıskaladığımızı ya da bir şeyleri ihmal ettiğimizi ayrımsamakta, kendimizi şairin bizi düşündürmeye iten soruları ve anımsatmaları karşısında bulmaktayız. Göktürkleri bir araya getiren Bilge Kağan hepimizin bildiği şu sözleriyle, Çin kağanının gönderdiği resimciye yontturduğu ebedî taşta seslenir: Taş göstergesi, içinde su bulunan bir tasa konulan Cede Taşı’yla yapılan eski Türkler’deki yağmur yağdırma törenlerine (yet geleneği) göndermeye de neden olur. 1071 Malazgirt, Oğuzlar’ın Anadolu’ya girişi, 200 yıl süren göçler, O smanlı İmparatorluğu, Cumhuriyet, imparatorluktan geriye kalan kültürel renklilik, bitmeyen iç-göçler, dış-göçler; bir zamanlar çağdaşlarından daha çok gelişen uygarlık, kalıntılar / kalıtlar, sonrası olunması gereken yerde olunamamasının verdiği sıkıntı, arayışlar dizelemde duyumsanır. Bizans surları, İstanbul’un fethi ve kuşatmanın son gününde otuz yeniçeriyle Topkapı surlarına elindeki sancağı dikerek İstanbul’a giren ilk Türk askeri Ulubatlı Hasan, anıştırmayla Serintürk’te karşımıza çıkar. Şiirdeki dizeler, istenirse inanılmazı başararak, önündeki engelleri aşma cesaretini yakın tarihimizde de göstererek emperyalist girişimi durduran ve Cumhuriyeti kuran ulusun dile gelişidir. Türk/İslam sanatının paha biçilmeyen güzel örnekleri, Türkistan ve Horasan’dan başlayan bezemeler, yapılar, kireç su karışımı “Horasan harcı”yla Hz. Muhammed’in mektuplarında da kullandığı adı Kûfe’den (kent) gelen, Endülüs ve Cezayir’de yapıların cephelerini süsleyen süs ögesi köşeli yazı “Kufî”yle (s)imgeselleşir. Serintürk’teki “asma” ve “zeytin”, dinsel ve kültürel (Hristiyanlık ve İslamiyet) motif olarak görülür. Antik çağ’ın süs ögesi olan asma, Hristiyanlık’ta şarap ve ekmeği kutsama simgesi olup, kutsal kapların üzerinde yer almış, yanı sıra İslâm mozaiklerinde, Cordoba camisinde kullanılmıştır. Serintürk’ün son birimindeki “filayağı” Osmanlı mimarisine özgü kubbeleri, tonozları taşıyan geometrik şekildeki sütunları işaret eder. Büyük Osmanlı camilerinde filpâye denilen bu kesitler, Süleymaniye, Sultan Mehmet vd. camilerde bize o günlerin mimari özelliklerini sergileyerek simgeleşir. Mitolojik motifleriyle dikkat çeken Buntürk, dışlanmaya, barbar olarak görülmeye, ön yargıya tepkidir. Ferruh Tunç’un şu sözleri şiire ışık tutar; hatta Mavitürk’ü de içerir: "Türklük, uygarın barbarına, azınlığın hâkimine, tembelin mazeretine indirgenemeyecek kadar değerli bir şey. Türk olmak, kendini yeni ve daha güzel bir dünyaya dair erdemli, bütün halklarla birlikte sorumlu hissetmektir.”(2) Anadoluda emperyalizme karşı verilen bağımsızlık savaşının simgelerinden Sakarya’nın tarihsel bağlamda, bir toplumun dirilişi açısından Hellenistik dünyada anlamı unutulmuştur belkide. Ama mitik tanrı Kybele’nin nehir tanrısı kızı Sangarios unutulmaz, söylenceleri süsler, Pessinus sikkelerine kazınmıştır. Orhun Yazıtlarında Bilge Kağan’ın sesi duyulmaz. Hocam Prof. Dr. Talat Tekin’in derste söylediğidir: ”Bir Danimarkalı çıkıp okumasaydı yazıtlardan acaba ne zaman haberimiz olacaktı!”; tarihimiz, kültürümüzle ilgili ihmalkârlığın, yeterli bilgi ve ilginin olmayışına karşı bir ironi. Kültürümüz, edebiyatımız, tarihimizle ilgili zaman zaman gençler arasında yapılan (medyanın, üniversitelerin) anketlere verilen yanıtları düşündüm?! Bir tarafta kutsal isyanın, teslim olmamanın simgesi Sakarya, (Yunanca adı Sangarios olan Sakarya’nın adının dizede ayraçla verilmesi az önceki değerlendirmelerimize yol açabilecek bir yeğlemedir.) öte yanda su içtiği bu nehire Dyonyzos tarafından şarap katılarak baştan çıkarılarak teslim olan kızı Nikaia. Ve özne/şairin, “şarabın cömert tanrısı”na dizedeki sitemi; “Su perisi Nikaia beni tanımaz oysa / soyum barbarlardan diye”. Kültürel özelliklerimizi ve varlıklarımızı unutmamız açısından da şairin, “mikro milliyetçilikler, cemaat ilgileri ve küresel zalimliklerle hafiflikler çağındaki varlığı, geçmişindeki bağışlanmaz günahlara bağlanan Türk’ün, bu imgesinden çok farklı olduğunu duygu kapısı açık olanlara sezdirme”(3) çabası şiirin dizgelerinde ayrımsanır. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Türkler”i konu edindiği şiirinde de geçen “mavi”, Mavitürk’ün finalinde yer alır. Halâ göz alıcı bulduğumuz ve çözemediğimiz yapısal gizemleriyle izlediğimiz “…bin yıldan beri” nasıl olup ayakta kaldığını anlamakta zorluk çektiğimiz mimari yapıtları, bizi bir “yıkıntı estetiği” olarak düşündürmesi gereken örneklerdir. Sinantürk, Derviştürk, İz:siz, Haber:siz,Taştürk, Bir Eski Başkent aynı başlığıyla 1,6,7,10 liriklerinde dizeler, kültürel ve etnolojik, halk bilimini içeren ögeler, mimari örnekler disiplini ve sabrı, inanç felsefesi bağlamında, mistik ve otantik özellikleriyle, ansıtma ve sorgulamaya iter. Hellenistik dönemden daha eski çağlara geçmişi dayanan, Bizans, Selçuk egemenliğinde kalıp 17.yy.da eşkiya yurduna dönüşen, daha sonra zengin folklora sahip yörüklerin yerleştirildiği, 19.yy.da Girit, Balkanlar ve Toroslar’dan gelenlerin toplum yapısını oluşturduğu, Antik çağın kenti Mylasa(Karia bölgesi) Anadolu’daki zengin tarihi, kültür mozaiğini gözler önüne sermede birimde yer alır. Aynı bölgedeki zengin desenli, en belirgin özelliği parlak sarı renkleri olup, çözgü ipliklerle örülen, 1dm2’ye 1000-2000 düğüm atılan ve bir bütün olarak Türk mitindeki “hayat ağacı” motifini andıran halıları, Anadolu kültürünün, dönüşerek süren bir miras olduğunun, ulusun bir kültür bileşiminin sonucu olduğunun göstergesi olarak görünür. Bir eski başkent başlıklı on bir şiirle geçmişe çıkılan yolculuk, sanat tarihinde kendilerine yer açan kültürel kalıtlar karşısındaki bilinçsizliğimizin, değer bilmezliğimizin somut örneklerini gözler önüne serer. Bir eski başkent-1…başlıklı bu şiirlerde, Roma sanatının Anadolu’ya getirdiği bir yenilik olan çok katlı su kemerleri yer alır. 200 yıla yakın13.yy.dan başlayarak özgün biçemler ve taş bezemeciliğiyle Osmanlı sanatının öncüsü olan, Orta ve Doğu Asya kökenli, Anadolu Selçuklularının, Anadolu’daki yy.ların birikimi birimlerde görünür olur. Geleneksel tekniklerle, tuğla, tonoz ve kubbe kullanılarak oluşan yapılar, Akdeniz çevresindeki ülke sanatından da etkilenen, renkli ve sır altı tekniğinin uygulandığı 16.yy. İznik çinileri zaman zaman dizelerde tablolaştırılır. "SİNANTÜRK" Günahların itirafa çağrıldığı “kırklar semâı” gibi olan lirikler, anımsatma ve düşünmeye iterken Göktürkçe ve yöresel halk dilinin(ağız) kullanıldığı görülür; ”yılın-ıg, sazıy-ı-nan, Gırşeherli, goyun vb. Haber:siz, Ev:siz gibi başlıklardaki “siz”, olumsuzlamaya neden olduğu gibi, Bertold Brecht gibi epikvari bir yöntemle uyarır, kendimizi sorgulamaya iter. Ve de otantiğin kayboluşuna tepkiyi. İREM KENTİ O zaman liriğindeki “platanos orientalis” Osman Gazi’nin rüyasında gördüğü, Edebâli tarafından saltanat ve imparatorluğun müjdesi olarak nitelenen Bursa’daki 610 yıllık Doğu Çınarı’dır.(7) Bunun birkaç şiirde de göndermede bulunulan (Baraktürk vd.) dervişin Uludağ eteklerinden getirip diktiği bu anıtsal ağaç Yeşil Türbe gibi Bursa’nın simgelerindendir.. “yıkım kararı alınan yıkıntı”ların, “tımarsız sevilen ağaçlar”ın, “dağlara bakılan yaralı günler”in direşkenliğidir, meydan okumadır “platanos orientalis”. "BARAKTÜRK" İyilik ve cömertlik örneği olan, yardımı görev bilen, “gaziyân-ı rum”(Anadolu gazileri),”ahiyân-ı rum”(Anadolu ahileri), “abdalan-ı rum”(Anadolu dervişleri), “baciyân-ı rum”(Anadolu bacıları) Urumtürk şiirinde göze batar. Geçmişten bugüne biz’in / ulusun oluşumunda emekleri olup, kültürümüzde iz bırakanlar olarak Mevlâna ile (“Rum-i Celâleddin-i idim ben”) unutmaya başladığımız kardeşliği, birlik ve beraberliği anımsatmak üzere dizgede ses verirler. Örneğin Bursa’nın fethine katılıp, Türkmenler’in birleşmesine katkıda bulunan Abdal Musa; zalimliğe ve etik dışılığa karşı çıkan Mevlevilik ve Bektaşilik’le ayırt etmeksizin, Anadolu’nun siyasal birliğine katkı yapan Ahiler, Türkiye Cumhuriyet’inin temellerinin harcı olmuşlar, kültürümüzü dokumuşlardır. Tasavvuf felsefesiyle insanları zulümden, haksızlıklardan, hırs ve cimrilikten uzak durmaya çağırarak “Barış dalgaları kopar, gönüllerden kinleri giderir; aksine savaş dalgaları kopar, sevgileri alt üst eder” diyerek Mesnevi’sinden seslenen; çevresine çeşitli dinlerden insanların toplandığı Mevlâna, evrensel kültürün, hümanizmanın örneği olarak Urumtürk liriğinde el verir. Çin’den başlayıp, Akdeniz limanları Roma’ya değin Türkler’in yaşadığı “Karakum”(Türkmenistan),”Taklamakan”(Orta Asya) “Kızılkum”(Özbekistan)-Çöl’de şiirinde yer alan-çöllerinden geçerek 2000 yıllık tarihsel ve kültürel zenginliği günümüz toplumlarına “ipek yolu”yla yansıtılır. Birbirine karışmış Türk, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı sanat eserlerinin, mimarisiyle harmanlaştığı İstanbul ve Anadolu kentleri; Orta Asya, Volga Türkleri ve Özbeklerin kutsal ziyaret yeri “Yese”, kültür coğrafyası olarak belirirler. Mutasavvuf (Ahmet) “Yesevi”, Derviştürk’te bir felsefenin ögesi olarak yerini alır. Uygurların Budhha ve Mani dinleriyle ilgili olduğu denli, günlük yaşamla da ilgili dindışı metinleri kapsayan, tarihleri ve edebiyatları hakkında bilgi veren Uygurca “Turfan metinleri”ne, antropolojik yansımalar bulunan Ressamtürk’te gözümüzü çevirmemiz istenir. Budhha’yla ilgili söylencelerde yer alan geyik(şiirde “maral”) fedakarlık ve erdemi anımsatan (s)imgedir. Bu metinlerin, şiirlerinde doğa sevgisi, özlem, aşk izleklerine yer veren Uygur şairi Aprınçor Tigin’in olduğu metinler olması, izleksel bakımdan hep ansıtılan ve üzerinde düşündürülmek istenen kavramlar nedeniyle bu göstergeyi anlamlı kılar. Şamanistik bir kült olan, dört kutlu yönden Batı’nın kutsallık kazanmış kuşlarından “sungar”, şimdilerde çabuk unutulup kayıplara karışan sevgililerin/aşkların; değer yargılarının simgesi olur. Dört ve beşinci birimler, kaybolmaya yüz tutan etik değerlerimizi üzüntü ve sitem içeren söylemiyle Türkân liriğine ulaştırır; ”söylediklerine noktayı koy varsın nasılsa / onu da bir gün bir çizgiye dönüştürecekler.” Ferruh Tunç’ta uzun sözün kısası, ”Dönüşerek süren bir kültür, bir miras vardır. Ulus bir kültür bireşimidir.” Dipnotlar: * Ferruh Tunç, “Türkân” (Tunç Ayna 2. Kitap) Sözcükler Yay., İstanbul-2012 (1)Prof. Dr. Muharrem Ergin,”Orhun Abideleri”, Boğaziçi Yay., İstanbul-1975,s.48 (2)(www.gercekedebiyat.com / haber-detay / ferruhtunç /… (3)http: / / insan.bu.com / eski / a-haber 6 ca 7 html ?nosu 81(Osman Çutsay’la söyleşi) (4) Medine Sivri, ”Paul Eluard ve Nazım Hikmet’te Renklerin Dili”, Kanguru Yay., Ankara-2008,s.170 (5)a.g.y.(Enis Batur) (6) Yusuf Ziya Yörükan,”Şamanizm”,yol Yay., Ankara,Kasım-2005 (7)www.bursa.com.tr / anıt ağaçlar-1975.html …
630’lar, Çin entrikalarına ve Oğuz boylarının birbiriyle çekişmelerine sahnedir; aldanmalar, oğul hakanların babalarını dinlememeleri, kardeşlerin birbirine düşmesi, parçalanma, kızların cariye, oğulların köle olması…Türklerin tarihlerinin kara sayfalarının yazıldığı zamanlardır.
”...Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş(…)Tatlı sözüne, ipek kumaşına aldandın...”(1)
Türkân’daki Yalnıztürk şiirinde de şair şöyle der: “Ki hilenin ipeği vardı üstlerinde / yalanın balı dillerinde.”
İpek zaman zaman dizelerde karşımıza çıkar ki ekinsel / etnolojik bir öge olan ipek”le yer alan “taş” içrek, izleksel ve mimari bir motif olarak tamamlayıcı bir işlevsellik kazanır. Karluklar’ın ülkesinde kutsal bildikleri, anlaşmazlıkları çözdükleri, kurban kestikleri taş; ipekli elbiseler giydikleri bayramları vardır. (İbn-i Fazlan)
Yalnıztürk, Mahzuntürk ve Kayıptürk’teki birimler; “uzgörürsüz”deki dikkat çeken olumsuzluk eki (-sız,-siz), bu kadarını düşünemezlerdi herhalde’nin, aşsız, giysisiz, çıplak, perişan halkını dirilten, yoksulluğunu düzelten, düşmansız kılan kağanların, geçmişin sanat harikalarını yaratanların aranışının göstergesidir.
Asma ve zeytin yine Türk miti olan hayat ağacı’nda da yer alır. Barışın simgesi zeytin dallarının birimde geçmesi, Fatih’in İstanbul’u fethi sonrasının ve Bizans uygarlığının kalıtları cami, kilise, havra, sinagog birlikteliği içindeki kenti anlamlı kılar. Moğol ve Haçlı seferleriyle yakılıp yıkılan İstanbul, izleksel bakımdan önem kazanır.
Halâ benzer nitemleri / olumsuzlamaları üzerimizden atmaya çalışmamız, kendimizi anlatamamızın sızısı duyumsanır dizelerde.
O “kıtmir”dir. Bereket tanrıçası yazgısını bungunluk ve yalnızlıkla belirlemiştir. Yedi uyurların simgesi kıtmir (Ashâb-ı Keyf), bir kaçışın, uzak duruşun, ötelenmenin simgesi olur. Halbuki çok sayıda üzüm salkımlarından yapılan-şiirde geçen-“şarap” eşitliğin ve birlikteliğin (s)imgesidir, saygı duymanın, hoşgörünün; bir paradoks öte yandan da sezilen.
Ferruh Tunç’un bu şiirlerinde zaman zaman mitlere yer vermesine şöyle açıklık kazandırabiliriz. Psikolojik/ psikodinamik açıdan şairleri ve şiirleri inceleyen Yusuf Alper, simge mitlerin bizim dışımızda olan gerçekliği de açımladığını söyler ve bunun simge ve mitlerin ileri bakan yönü olduğunu belirtir.(4) Başka deyişle tarihsel-mitsel göndermelerde ileriye dönük bir amaç bulunduğunun vurgulanması (Nazım Hikmet, Melih Cevdet Anday vb.)
Mavi rengin kültürümüz içinde sıra dışı bir yeri vardır. Bu rengin “ısı ve ışık denklemleriyle çinilerdeki, camilerdeki egemenliğinde, Bursa, İznik ve İstanbul’da, Ege ve güney kıyılarından yayılan mavi çeşitlemelerinin etkisi olmuştur.(5)
Şiirde “lâle”yle simgeleşen bir dönemin adı ve sanat ögesi olarak yer alan lâlenin rengi de mavinin tonlarıdır. Kubbeli mezar yapılarıyla türbelerin ilk örneklerini veren Uygurlar’ın, Türkistan ve Moğolistan’da Türk resim sanatının en eski örnekleri sayılan (Ressamtürk’ün son dizesinde anıştırılan) minyatürlerde de koyu mavi rengin egemenliği görülmüştür.Dolayısıyla “sütun, kemer, çerçeve(bu yüzden) taklit edilemez / Bu mavi yeniden üretilemez” dizeleri Mavitürk’te izleği zenginleştirir.
Şamanizm’den kopup gelen,şiirlerde “lâle”yle birlikte yer alan “servi, geyik” göstergeleri (s)imgesellikleriyle izleği zenginleştirir, estetik yaşantının geçmişten gelen gücünü pekiştirirler. Dünden folklor ürünlerinde(özellikle) el sanatlarında bir kalıt olan “geyik” motifi, Otman Baba Vilayetname’sinde şaman anânelerini yansıtan, bazen geyik olan “Sultan varlığı”dır. İnsanlara kurtuluş yolunu gösterir.
Evliya Çelebi Seyahatnamesi’de Orhan Gazi ile sefere çıkan, elinde tahta kılıç bekleyen Geyikli Baba’dan bahsedilir(6) “Tahta kılıç” göstergesi Baraktürk’te de geçer. Geyik, Türkistan masallarının, Dede Korkut öykülerinin bilgelik ve sonsuzluk simgesi erk hayvanı olup, hayat ağacında yer alan “servi”si ve Türk süsleme sanatının, 3. Ahmet döneminin barok binalarının motifi lâle gibidir.
Şamanizmin içrek kültür ögesi olan “ejderha” 7 kat göğün kat bekçisidir. Kırk gün uykuya dalan ejderhânın kırk kılının ateşe atılması tılsımı da totemcilikten kalma inanış olarak eski Türkler’de görülür. Ezoterik bir kültür ögesi olan ejderha, masal ve söylencelerin kült motifi olup, “kırk” Yazantürk’te yer alır. Şiirde Manas Destanı ve Dede Korkut öykülerinde geçen “kırk yiğitler, kırk kızlar”a, Sağan Han’ın bir gölün kenarında hamile kalan otuz dokuz hizmetçisi ve kızını anıştırmayla çağrıştırır. Milastürk de Mavitürk’le okunabilecek epope örneği gibidir.
Bir yandan İasos, Karamos gibi antik kentlerin kalıntıları, diğer yanda camiler, kiliseye dönüşen camiler, Pers etkisi karışan mezarlar, Karia / Likya yöresinde kültürel geçişgenliğin tarihsel süreciyle dillendirilir; “Çünkü bir Yörük bir kayralıya bürünür-ya da tersi- / Ve tuluktan taşan ayran antik taşları saran otlara dökülür.” “Mekikle merminin yarıştığı yerden geçen” dizesi, “…taş sıyıran nal..”,”..kişneyen at..” nitemleri yukarıdaki tarihi dokuyu açımlayabilecek nitelikte birimler olarak izleğe katkı yaparlar.
Duyarlıkla, töreleri, etik kuralları, karşıtlık ve çelişkileri, sosyal olaylar ve kültürel kahramanların bağını, tarihsel süreçte, mitik ögelerle bezeyerek bize yansıtan söylencelerin, kısa zaman diliminde geçiştirilmesi “bir çay molası” sözcesinin pekiştiriciliğiyle birimde yansıtılır. Tarihi kalelerin, tabyaların, define avcılarıyla delik deşik edilmesi, ise bulanmış duvarlarıyla ören yerlerin bakımsızlığı izleğin halkalarıdır.
Dizge sorgulatır, Bir iki kent ve yöre dışında tam anlamıyla sahip çıkıp, bunları güzel sanatları aktarımda ve genç kuşakların ilgisin çekmekte ne denli başarılıyız? Prag’da, Roma, Gotik, Rönesans dönemlerine ait klasik ve modern çizgiler taşıyan tam 1200 tarihî bina olduğunu okumuştum. Geleneksel ahşap işlemeciliği ve oymacılığının güzel örneklerinin sergilendiği ev, bahçe ve - görkemli, yazın güneşin aydınlığıyla dolan - konaklar ve kapıları, diğer yandan postmodern, çelik, cam ve beton karışımı, ne denli stilize olduğu tartışılır, kentleri aynılaştıran yapılar. Şairi “asfalt söküp gül dikelim” isyanına getiren asfaltlamalar. Ve, Ev:siz liriğinde olduğu gibi sonunda,”../ ahşap ömrümüzü arar İstanbullarda…/ sonra yanar.”, “ Kırk ince kız..” düşlere dalmamızı, Hüsn ü Aşk’ı okumamızı bekler.
Övünç ve güven duymamıza neden olan bir anımsatma da Sinantürk’te karşımıza çıkar. Günümüze değin ayakta kalan anıtsal mühendislik harikâsı yapıları nedeniyle ”Ser mimaran-ı cihan ve mühendisan-ı devran” unvan-ı verilen,ekonomik ve kültürel işleviyle klasik dönemin simgesi cami ve köprüler kuran “ bilmecesiyle saklı”, “başkaldırısıyla özgür” Mimar Sinan’dır.
Yenilikçi, modern olmakla övünürken bilinçsizce biçtiğimiz kentlere ve doğayı anımsatırcasına, efsanevi hükümdar Şeddat’ın kurduğu Şam yakınlarındaki kasırgayla kumlara gömülmüş olan sütun ve taşları altın ve gümüşten olduğu rivayet edilen İrem kenti anıştırmayla dile gelir.
Görkemi, yüceliği kaybolan, şimdilerde kaos ve göç simgesi, Türk Kürt, Arap, Rumların kardeşçe yaşadığı, evlerin kapısına kilit vurulmadığı, sevinç ve tasa paylaşımının kentleri folklorik, antropolojik ögeleriyle örneklenir dizelerde; ”pekmez kaynatılmış..bulgur dövülmüş / Kaşıkla oynanmış..”
Güven ve imecenin kayboluşu, yabancılaşma, tüketim ekonomisinin albenili çağrıları:”..sahte ipeğin çift yönlü / Dört şeritli yolları!” Bir yanda da “Antik taşlar”, Bizans kemerleri, Türk sanat-zanaat kalıtları arasından hiç anımsamadığımız, bize bakan “yitik sürülerin çobanları” ve “okumuş torunların bile okuyamadığı dilde yazılar” (İz:siz)
Eren, baba denilen Türk dervişlerinden olan “barak”ların Türk / İslam kültürü inanç felsefesi bağlamında yerleri, Baraktürk’te vurgulanır. Başına keçeden yapılmış ve manda boynuzları takılmış bir taç giyen, boynuna aşık kemikleri takarak, ellerinde defleriyle eski şaman geleneğini yaşatmak üzere diyar diyar dolaşan bu dervişlere, Abdal Murad, Karaca Ahmed örnek verilebilir. Yine “davul”, ney” gibi şamanistik ve mistik çalgılar (kamın da katılımıyla yapılan yağmur törenleri) dizgedeki “rakı”, Göktürkler’in yoğ törenlerinde dağıtılan rakı inanç ve anma kültürü içinde göze çarpar. Oğuz Han’ın Suriye Mısır seferinden dönüşte yaptığı toyda, dokuz havuz rakı, doksan dokuz havuz kımız doldurulurmuş. Baraktürk’ün son ikiliği de yine Türklerdeki fütüvvet geleneğinin, paylaşım ve yardımseverliğin, mistisizmle beraber kültürünün bir göstergesi olur..
Astana’da (Turfan) yalıyarların içinde oyulmuş bezeklik mağaraları duvarlarında resimler, stilize biçemleriyle benzeri bulunmayan heykeller bulunmuştur..Şiirdeki “kurgan” göstergesi, içlerinde bulunan çanak çömleklerden dolayı İskit Türkleri’nin uygarlığını ansıtır ve estetik çevrenimizi genişleten kültür örneği olur.
Yine de şair, Lehçe-i Osmani’de, çölde yaşayan, sahranişin; Kaşgarlı Mahmut’ta, olgun; İbn-i Fazlan Seyahatnamesi’nde, kadına saygılı, anlamında yer alan Türklerin, neyiz/neydik/ne olduk, nasıldık / nasıl olmalıyız sorularını Türkân’da kültürel, etiksel ve antropolojik örneklerle yanıtlamış, bir kez daha anımsatma ve-tarihsel hatalara yine düşmeme adına- kendimizi sorgulama gereğini duyurmuştur: İlkeli, dürüst olma, yönünü şaşırmama, alınganlığı abartmamk için…..”ve dahası…”
Cemil Okay
Gercekedebiyat.com
YORUMLAR