-  Sevgili Ferhan Şaylıman, geçtiğimiz aylarda tesadüfen rastlaşıp okudum Özgürlük Kampı adlı romanınızı. Şimdiki zamanın içinden geçen ve aynı zamanda geçmişte yazılan geleceğin dünyasına oturan sağlam kodlarla kurulmuş bir distopya olmasına rağmen, fazla duyulmadı ve okunmadı, buradan başlasak konuşma...

Bu konuya hiç girmeyebilirdim ama soru daha baştan  “duyulmadı ve okunmadı” biçiminde karşıma çıkınca, aslında gereken yanıtı vermek açısından tam yeri ve zamanı diye düşünüyor insan. Buna romanın şanssızlığı diyelim. Daha baştan, dağıtımda ve tanıtımda tökezledi. Örneğin İstanbul’a hemen hemen hiç ulaşmadı. 3 yıla yakın emek verdiğim bir çalışmanın bu noktada sekteye uğraması kuşkusuz üzücü. Özetle, kitabın yükünü taşıyamadılar.

Ama sorunuzun başındaki giriş tümcesi bence çok önemli. “Şimdiki zamanın içinden geçen ve aynı zamanda geçmişte yazılan geleceğin dünyasına oturan bir distopya..” saptamasını açmak gerekiyor.

Sizin bu romanla ilgili geçen yıl hem Milliyet Blog, hem de Radikal Blok’daki sayfanızda çıkan çok çarpıcı bir yazınız var: “Saydam Kravatlar, Sentetik Tanrılar ve Özgürlük Kampı” Değerlendirmeleriniz, karşılaştırmalarınız kitapla örtüşen nitelikteydi. Anlaşılmak, insanı mutlu kılar. Ne yalan söyleyeyim, yazınızı okuduğumda mutlu oldum. Kitabı tam da özünden kavramışsınız. Peki ne demek bu? Az önce romanın yükünü taşıyamadılar dediğimde  altını çizmeye çalıştığım nokta buydu. Tartışmaya çok açık bir kitap var ortada. Yani yükü ağır. Bir o kadar da savunmasız ve çıplak. Herkes, içinden geçtiğimiz dönemle ilgili kendince bir şeyler bulabilir burada. Bütün tartışmaları göze alarak yazdım. Şimdiki zamanın “Sentetik Tanrıları”nın, “Saydam Kravatlılar”ının dünyasında, zorlu bir yolculuğa doğru sürükledim okuyucuyu.

Sonuçta yine sizin saptamanızla “geçmişte yazılan geleceğin dünyasına oturan distopya..” yani George Orwell’ın “1984” adlı romanında yarattığı hayali ülke, Özgürlük Kampı’ında, günümüz Türkiye’sine ayna tutan içten bir bakışla, neredeyse ete kemiğe büründü diyebiliriz. Roman bu doğrultuda okuyucuyu irkiltici bir gerçekle yüz yüze bırakmayı amaçlıyor. Goerge Orwell’ın distopyası, Özgürlük Kampı’nda, yaşadığımız somut gelişmelerin üzerine olanca ağırlığıyla çöküp oturuyor. Arka kapaktaki “Gerçeği en çıplak haliyle görmeye hazır mısınız?” sorusunu belki  böyle değerlendirmekte ve anlamakta fayda var.

- “Gökyüzüne doğru..” başlayan hikayenin hem içindesiniz, hem dışında. Bu iki durumun arasında olmakla oluşan uzaklık ya da yakınlık, yazdıklarınızla ve yaşadıklarınızla olan uzaklık ya da yakınlıkla paralel mi?

Galiba bilinen bir olguyu yineleyeceğim: Ülkemizde edebiyat, yazara, tek başına  bir geçim kaynağı yaratacak, ayaklarının üstünde durmasını sağlayacak güce ne yazık ki hiç ulaşamadı. Tabi apayrı bir tartışma konusu bu. Şu anda Maliye Bakanlığı’nda memurdan, işçi konfederasyonlarında sendikacıya, reklam ajanslarında metin yazarından, senariste ve gazateciye kadar çok değişik işlerde çalışan edebiyatçılarımız var.

Ben medya sektöründen, televizyondan gelen bir edebiyatçıyım. Öyle üç dört yıl ekranda görünmekten söz etmiyorum. Televizyon denen bu aygıtın derinlerinden başlayarak, ekran arkasında ve önünde tam 20 yıl, günde ortalama 12 saat çalışarak yaptım bu mesleği. Haberinden tartışma programına, muhabirinden spikerine, düzgün Türkçe ile perfore yazma, soru sorma tekniklerinden, canlı yayında dikkat edilmesi gereken noktalara, günlük sıradan programlardan reklam çekimine, kurgusundan seslendirmesine, kamera açısından ışığına kadar  içine girip üretmediğim, yönlendirmediğim unsur kalmadı. Bu sürenin son 10 yılı ekran önünde program yapmanın yanı sıra, haber koordinatörlüğü ve temsilcilik gibi, karar ve yönetim sorumluluklarını da yüklenerek geçti. Durum böyle gelişince, yani oyunun hem kurucusu, hem uygulayıcısı, hem de dışardan bir bakışla gözlemcisi olunca, müthiş bir deneyim kazanıyorsunuz. Üstelik o 20 yılın öncesinde kurguculuk (16 mm film kurgusu) ve belgesel yönetmenliği de var.

İşte bu roman bir edebiyatçının, korkularla, sarsıntılarla, büyük altüst oluşlarla yaşadığımız bir süreci, daha doğrusu Türkiye’nin son 10 yılını, medya alandaki birikimlerinin, gözlemlerinin, tanık olduğu olayların, kilit noktalardaki kişilerin anlatımlarının, devletin en tepe noktalarında görev yapanlarla canlı yayınlarda söyleşilerin, perde arkasındaki hesaplaşmaların süzgecinden geçirmesi sonucu doğdu. Ekran önünde gördüklerinizi, duyduklarınızı  lokantada yediğiniz yemeklere benzetirsek, ben o yemeklerin hazırlandığı, piştiği mutfaktan geliyorum. Bunun sağladığı olanak şu: Hayatımızı kuşatan haberlerin, tartışma programlarının, oralara çıkarılan konukların, sorulan ve sorulmaması gereken soruların yönlendirilmesinden, görüntü ve bilgilerin toparlanması ve sunumuna kadar dönen çarkı, oynanan oyunu, avucunuzun içi gibi biliyor ve görüyorsunuz. Ne 2006’da Merkez Kitaplar’dan çıkan birinci romanım “Zaman Geriye Dönmez” de,  ne de 2009’da Turkuvaz’dan yayımlanan ikinci romanım “Hiçlik” de, böyle bir olguya rastlayamazsınız. Üçüncü roman, benim okuyucuya karşı duyduğum sorumluluğun ürünüdür.

Müthiş bir deneyimdi. Dışardan bakarak yazmaktan söz etmiyorum. Medya; iç dünyası, kurgusu, perde arkası hesaplaşmaları, dengeleri dışardan gözlemlenerek yazıldığında, gerçek yüzünü kolayca gizleyebilecek bir aygıt. Oyunun kurucusu, oyuncusu, uygulayıcısı ve bir ölçüde kurbanıyım ben. Bu açıdan evet; yaşadıklarım, romana neredeyse beni aşarak girdiler. Yani sizin saptamanızla, hikayenin hem içinde, hem dışında duruyormuş gibi olmam buradan kaynaklanıyor.

- Edebiyatımızda pek de bilinmeyen bir konunun üzerine onu yaşayarak gidenlerdensiniz. Gözleme, gözetleme, gözlenme, gözetlenme değişen koşullarla birlikte istemesek de hepimizi yaşamda kapsayan, görünmez duvarlarıyla hapseden kavramlar oldu. Ve en tehlikelisi faşizme giden bir yolda yolcu oluşumuz. Kıpırdayamaz haldeyiz..Ne yapmalıyız? Buna karşı bir refleks geliştirmemiz gerekiyorsa bu refleks nerede ve nasıl başlamalı?

Edebiyat hangi insanlık hallerini, hangi toplumsal çalkıntıları işlemedi ki? Neredeyse dokunmadığı alan kalmadı. Özgürlük Kampı ilk defa böyle bir konuyu işliyor. Bunu çarpıcı bir çıkış yakalamak amacıyla falan yapmadım. Çevrelerini biraz alıcı gözle irdeleyenler, Türkiye’nin son 10 yılında, geçmiş dönemlerin oluşumlarını, birikimlerini neredeyse sıfırlayan büyük kırılmaların, dipten vuran sarsıntıların yaşandığını, siyasetin, toplumsal yaşamın yeniden kurulduğunu, kartların yeniden karıldığını kolaylıkla görebilirler. Roman bütün bu çalkantıların odağına, bizleri yönlendiren, denetleyen bir güç olarak izlenme, gözlenme, dinlenme ve kayıt altına alınma olgusunu oturtuyor. Buna eşlik eden diğer olguysa: Bilgi kirliliği.

Peki bu ne demek?

Aşklarımızı, acılarımızı, bize ait olduğunu sandığımız özel hayatlarımızı, kavgalarımızı kuşatan görünmez bir dünya var. Toplumsal bazda kan davasına dönüşen düşmanlıklarımız bile o kuşatmanın baskısı altında. Baskıyı oluşturan temel unsur, edindiğimiz bilgiler. Artık inanılmaz bir bilgi kirliliği altındayız. Birbirimize karşı duyduğumuz sevgi ve nefretten tutun, toplumsal yaşamın en kırılgan noktalarına kadar, başka seçeneğimiz bulunmadığından, bize sunulmuş verilerle yaklaşımlar sergiliyoruz: Elekten geçmiş, biçimlendirilmiş, sistemin istemleri doğrultusunda yeniden kurgulanmış haberler, görüntüler ve yorumlarla hayata bakıyoruz, olayları değerlendiriyoruz. Bunların ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu, ne kadarı oyun? Artık birbirine karıştı.

Kürt sorunu, laiklik çatışması, dinsel baskıların artması dediğimizde hangi dayanaklarla ötekileştiriyoruz karşımızdakileri?  Duruşumuzu biçimlendiren, tavır almamızı sağlayan o bilgilere nasıl ulaşıyoruz? Bilgiyi kimler bizlere ulaştırıyor? Aslında süzgeçten geçirilmiş, sistemin biçimlendirdiği doğrultuda kullanıma sunulmuş, kurgulanmış, masa başında üretilmiş haberler ışığında yorumluyoruz dünyayı. Neye, ne kadar inanacağız? İnandıklarımıza dayanarak tutuştuğumuz kavgalarda, kimlerin canına, nasıl kıyacağız? Hiç düşündünüz mü, ömrümüzün kaç baharını birbirimizi tüketerek geçirdik? Hep bir köşede yedekte bekletilen kavgalarımız oldu. Sonra bir de baktık ki yaşanacak alan bırakmamışız birbirimize.

Peki o kavgalar nasıl yer etti içimize? Bunların hiçbirisi gökten zembille inmedi, pat diye çıkmadı karşımıza. Geçmiş dönemlerde de benzer acıları yaşıyorduk. Ama şimdi iç çatışma, baskı, yönlendirme, manipülasyon öylesine büyüdü ki, gelişmeleri görmezden gelmek, sorulara kulakları tıkamak olanaksızlaştı. Siyasetçiler, sosyologlar, gazeteciler, demokratik örgütler, toplumun değişik kesimleri, hatta yükselen bir trend olarak ilahiyatçılar bile, kendi cephelerinden bunları kıyasıya tartıştılar, sorup soruşturdular, suçladılar, suçlandılar, çözümler, yanıtlar aradılar, aramaya da devam ediyorlar. Peki ya edebiyat? Edebiyat bu kadar sırtını dönebilir mi yaşadığımız altüst oluşa? Romancı biraz da döneminin tanığı değil midir? O tanıklık, çalkantılar gökyüzüne erişmişken, görmezden gelinip ertelenebilir mi? Bizim çalkantılarımızın odağında, faşist yapılanma anlayışıyla izlendiğimiz, gözlendiğimiz, dinlendiğimiz, kayıt altına alındığımız bir mekanizmanın saat ayarında işleyişi var. Bu işleyiş yıllardır devam ediyormuş.

Siyaset yeniden düzenlenirken ortada dolaşan ses kayıtları, yatak odası kasetleri neyin nesiydi? Erdoğan’ın çalışma ofisinde ve konutunda bulunan “böcek” adı verilen dinleme cihazları, ulaştığımız noktayı çok iyi tanımlamaktadır. Devleti yönetenlerden, sıradan yurttaşlara kadar herkes, bağırsak seslerine kadar kayıt altındalar artık. Bunu ben söylemiyorum; ortaya dökülen kasetler ve ses bantları söylüyor. Diyebiliriz ki günümüzde özel hayat bitmiştir. Bunun yanı sıra müthiş bir bilgi kirliliği ve haberin yeniden kurgulanması var. Özgürlük Kampı, bütün bunları kucaklayan gerçeklik algısının üzerindeki tülü, yavaşça çekip alıyor. Sonrasında ortaya nelerin çıktığını, siz romanla ilgili yazınızda tanımladınız: Saydam Kravatlar, Sentetik Tanrılar. O nedenle vurguluyorum, bu roman edebiyatımızda bir ilk, bir manifesto.

Sorunuzun devamında faşizme giden yolda yolcu oluşumuzdan söz ediyorsunuz. Bunun nasıl başarıldığını hiç düşündünüz mü?  İtaat etme, kabullenme, uysallaşma hatta içselleştirme sürecinde “efendilerimiz”, “tanrılarımız” en çok hangi aygıtlardan faydalandılar? Aygıtların denetimini ellerinde tutanlar, devlete, topluma, sisteme, düşüncelere, eğilimlere, kararsızlara, inançlara hakim olurlar. Artık tek başına “haklı olmak”, “doğruyu savunmak” pek bir şey ifade etmiyor. Haklılığınız güneş kadar yakıcı olsa bile, eğer bunu dile getirebileceğiniz olanaklardan, aygıtlardan yoksunsanız, o güneş söner gider. Günümüzde temel belirleyici aygıt, medyadır. Ben Özgürlük Kampı’nda, onun sahip olduğu gücün boyutlarını, ilk defa edebiyatın sınırlarına çekerek anlatmaya çalıştım.

- Özgürlük Kampı’nda insana dair pek çok şey sorgulanıyor, insana ve insanın sınırlarına dair. Gerçeklik, güven, hırs, benlik, körleşme, tanrısallık, vicdan..ama en çok özgürlük ve gerçek gerçeklik, daha doğrusu gerçek özgürlük sorgulanıyor, özellikle yazarın Yazıevi’ndeki sanrılarında Tunç bey ile hesaplaşmasında. Tüm bu hesaplaşmaların dönüp dolaşıp buluştuğu yer, vicdanlarımız mı?

Gerçeklik, güven, hırs, benlik, körleşme gibi insan olmayı belirleyen temel kavramları, vicdan başlığı altın toplayabiliriz. Bana göre yaşadığımız dönemin en belirgin yanı kendisini burada ortaya koyuyor. Özgürlük Kampı, vicdanlarımıza sırtımızı döndükçe, ondan bakışlarımızı kaçırdıkça ve sustukça, kirlenen hayatlarımızdan geriye kalan döküntülerin hikayesini anlatıyor aslında. Eğer vicdanınızla ilişkinizi askıya aldıysanız her şeyi yapabilecek kadar pervasızlaşır, sizden her istenileni ikiletmeden yerine getirirsiniz. Toplumu yaşanan gelişmeler konusunda bilgilendirmekle yükümlü olanların, kendilerine inanıp güvenenlere kurdukları en büyük tuzak, gerçeğin çarpıtılmasıdır. Vicdanlarını askıya alanların rahatlıkla yapabildikleri şey bu. Aslında onları ekranlarda zaten izliyorsunuz. Sordukları sorulara, gerçeği çarpıtma tekniklerine, savundukları düşüncelere, özgürlük ve demokrasi anlayışlarına dikkatlice bakarsanız, körleşmeyi, hırsı, güven patlamasını hemen görürsünüz. Dilerseniz biraz açalım.

Artık dünya yalanlarla yönetiliyor. Toplumları yalanlarla yönetenlerin en büyük kozu, denetimini ellerinde tuttukları aygıtlar. Temel aygıt, medya. Bunu en başarılı biçimde uygulayan ülke kuşkusuz Amerika. Petrol, kapitalizmin doymak bilmeyen, en zayıf, en vahşi yanı. Ona sahip olmak için yapmayacağı zulüm yok. Zulüm, Irak’tan başladı. Irak halkını, dünya barışını tehdit ettiği öne sürülen Saddam’dan kurtarmayı amaçlayan Amerikan yönetimi, burada 1.5 milyon insanı katletti. Binlerce kadının ırzına geçildi. Irak, geçmişi ve kültürüyle beraber yok edildi.  Ama bu kirli oyun öylesine açığa çıktı ki önce kendi halkına, sonra dünya kamuoyuna, onların vicdanları rahatlatacak mantıklı gerekçeler, kılıflar arandı ve bulundu: Özgürlük ve demokrasi. Böylelikle insanlığın öteden beri tartışmasız değer verdiği bu kavramların, ancak oluk gibi kan akıtılarak elde edilebileceğini hep beraber öğrendik. Ne muhteşem bir dersti.  Irak atlama tahtasıydı. Sırada Tunus, Mısır, Libya, Suriye ve Yemen vardı. Oralarda yapılacak operasyonları haklı kılcak daha kapsamlı bir dayanak yaratılmalıydı. Hemen yaratıldı: Arap Baharı. Yıllardır ülkelerini baskıyla yöneten tek adamlar, birdenbire içlerine özgürlük ruhu üflenen halkları tarafından, Nato’nun da desteğini alarak, kanlı eylemlerle devrildiler. Bütün bunları televizyonların ana haberlerinde, sürükleyici, vurdulu kırdılı, temposu yüksek bir film gibi heyecanla izledik. Halkların ayaklanmasını, tek adamlar devrilip giderken filmin ana haberlerde mutlu sonla bitişini görmek, çok çarpıcı bir deneyimdi. Amerika şimdilik Suriye dışında amaçladığı sonuçları hemen hemen elde etti. Dünya kamuoyunu, Arap Baharı’nın yüce değerler için ortaya çıktığına inandırdı. Vicdanlar rahatladı. Bu başarılı yapımı biz sinemalarda değil, televizyonların ana haberlerinde izledik.

Peki ülkemizde durum ne? Orhan Pamuk’un Esad’a yazdığı “Pılını pırtını topla, zaman varken Suriye’yi terk et. Yoksa sonun Kaddafi gibi olacak.” tarzındaki mektubu geldiğimiz durumun somut göstergesidir. Farkındaysanız son 10 yıldır Türkiye’de iktidarın dilinden düşürmediği tartışmaların başında özgürlük ve demokrasi geliyor. İleri demokrasi adına sıradan yurttaşından, “vay be” dediğimiz siyasetçilere, askerlere, devlet adamlarına kadar dinlendiğimiz, gözlendiğimiz ortaya çıktığında, Türkiye bambaşka bir yörüngeye çoktan oturtulmuştu.  Yıllardır cezaevlerinde tutuklu bulunan gazeteciler, bilim adamları yalnızca kayıt altına alınmış bilgilerden yola çıkarak suçlanıyorlar. Arap Baharı adlı yapımın tanıtılmasında, haklılık kazanmasında etkin rol oynayan dünya medyası, bizde de benzer bir işlevi üstlenmiş durumda. Artık daha özgürüz. Artık demokrasiyi iliklerimizde kadar hissediyoruz. Televizyonlarımızda mutlu insanlar ülkesinden kesitler görüyor, yorumlar dinliyoruz. Bunları masa başında hazırlayanların, ekran önünde sunanların vicdanlarını biraz sorgulayacak olsak acaba neyle karşılaşırız? İşte vicdan kavramını Özgürlük Kampı’nda tam da bu noktada sorgulamak istedim. Herşey ekranlardan fışkırdığı gibiyse, benim çevremdekiler neden mutsuz?  Türkiye ekranlarda söylendiği gibi ekonomisi hızla büyüyen ülkelerin ilk sıralarında yer alıyorsa, işsizlik niye yüzde 20 sınırlarını zorluyor? Niye dünyanın en pahalı akaryakıtını, doğalgazını, elektriğini kullanıyor ülkemizin insanı? Günümüzde vicdan, bu soruların arkasına saklanmış durumda bence.

- Peki, özgürlük ve tanrısallık içgüdüsü kuşaktan kuşağa geçen bir şey mi?

Özgürlük ve tanrısallık içgüdüsü kuşaktan kuşağa geçen bir şeyse eğer, yaşadığımız çağda kendini tanrı yerine koyanların komik duruma düştüklerini söylememde fayda var. Bu önemli ayrıntının altını çizelim: Sistem, toplumun inanacağı, peşinden koşturacağı tanrıları yaratmakta çok ustalaştı. Filmi biraz geriye saralım. Bundan 10 yıl öncesinin her gün ekranlarda izlediğimiz yüzlerini düşünelim. Hepsi de birer tanrıydı. Öyle görüyorlardı kendilerini: Ulaşılmaz ve güçlü. Bugün yoklar. Sistem onları posalarını çıkarırcasına kullandı ve bir köşeye attı. Artık yeni tanrılarımız var. Kendilerini vazgeçilmez sanıyorlar. Kalemlerinden kan damlıyor. Yorumlarından cevherler fışkırıyor. Konuşmazlarsa, ekranlarda görünmezlerse, gazetelerde yazmazlarsa Türkiye’de hayatın duracağına inanıyorlar. Oysa kullanım süreleri dolan eski tanrıların başlarına gelenlere bir baksalar, çıkaracakları çok dersler olacak. Körleşme, hırs böyle bir şey; insanın benliğini, aklını alıp götürüyor. Medya her dönem, sistemin işine yarayacak tanrılar yarattı. Toplum bu gerçeği görmeli. Peşinden koşturdukları, söylediklerine tartışmasız inandıkları tanrılar, onları hep hayal kırıklığına uğrattılar. Romanda, günümüz tanrılarının artık ellerinde valizlerle ortalıkta dolaştıklarına ilişkin bir saptama yapılıyor. Kimisi o valizlerle,  savcılara taşıdığı kayıt altına alınmış belge ve bilgilerle, tarihe damgasını vuran bir davanın kahramanı, tanrısı konumuna yükseldi. Hayır, kahramanlar dönemi kapandı. Ortalıkta dolaşan tanrılar, diğerleri gibi bir süre sonra buharlaşacaklar. Toplum kahramanlara ve tanrılara inanmak yerine, aklının, mantığının, vicdanının peşinden yürümek zorunda.

- İçeriden ve dışarıdan bakınca “hangi güneş daha gerçek?” gerçeği gösteren arınma tam anlamıyla gerçekleşiyor mu? Yazmak olan bitene tanıklıkla acınızı bir dirhem hafifletti mi?

2008 de yaşadığımız gelişmelerden dolayı televizyondan ayrılmak zorunda bırakıldığımda, çalışma masamda 50’ye yakın ödül plaketi vardı. Birisi dışında diğerlerini çöp torbalarına doldurup attım. Sakladığım tek plaket, 1992’de Damar Dergisi ve Çankaya Belediyesi’nin ortaklaşa düzenlediği öykü yarışmasında, Hasan Ali Toptaş’la paylaştığımız ödüldü. O ödül edebiyat yaşamımın başlangıç noktasıdır. Diğer ödülleri, 92 yılından sonra televizyon dünyasına atıldığım dönemlerde aldım. Günümüz kahramanlarının, günümüz tanrılarının, şimdi eleştirdiğim ilkesizliklerinin uzağında durmaya özen göstererek mesleğimi sürdürmeye çabalasam da, geçmişe ilişkin anımsadıklarım ne yazık ki çöp torbalarına doldurularak atılacak düzeyden öteye geçmedi. Bu işi sürekli kendinizi savunarak, sürekli arkanızı kollayarak yapamazsınız. Bir kırılma noktası var ki, orada teslim oluyorsunuz. Teslim olmazsanız sistem sizi artık kusuyor. Ben sistemin öğütemeyip kustuklarındanım. Ama bunun bir bedeli var. Bu bedeli sonuna kadar ödediğimi düşünüyorum. O nedenle, mesleğimden ayrılırken, televizyon dünyasının getirdiği ödülleri, gönül rahatlığıyla çıkarıp attım hayatımdan. Attıklarımı unuttum sanmayın. Özgürlük Kampı, onların arasından doğdu. Doğum süreci bir anlamda arınmayı ve acının hafiflemesini de getirdi beraberinde.

Televizyon stüdyolarının güneşi, yapaydır. Onun ışığına asla kanmayacaksınız. Kahramanlığınız da, tanrısallığınız da, stüdyonun güneşinden size yansıdığı kadarıyla parlar. Gerçek hayata döndüğünüzde, gökyüzündeki güneşe yabancılaştığınızı hissetmişseniz, işiniz zor demektir. Stüdyonun yapay güneşi insanı çabucak kandırır, körleştirir, hırsını azdırır. Bunlara yenildiğiniz ölçüde koparsınız vicdanınızdan. Üçüncü roman bu açıdan ruhuma iyi geldi diyebilirim. Edebiyatımızın duayeni, bilgesi Prof. Dr. Talat Halman, Varlık Dergisi’nin 2012 Haziran sayısında, Özgürlük Kampı ile ilgili yazdığı tanıtımda “Benzersiz Bir Roman” başlığını kullanmıştı. Ben bu “benzersiz” tanımlamasını, romanın, edebiyatımızda işlediği konu açısından bir ilk olması anlamında değerlendiriyorum. Ama asıl okuyucu nasıl değerlendirecek? Galiba bunu zamana bırakmak gerekiyor.

gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)