Fars Dili’nin oluşumunda Türkçe’nin etkisi / Doç. Dr. Babek Cavanşir (Javanshir)
ÖZET Günümüze değin yapılagelen dil tasnifi çalışmalarında Farsça’nın İranî Diller Ailesi’ndeki yeri henüz tam anlamıyla belirlenememiştir. Farsça’nın diğer İranî Diller ile olan akrabalığı da kesinlik kazanmamıştır. Farsça, İranî Diller içinde adeta sırıtırcasına marjinalliği ile dikkat çekmekte, nasıl ortaya çıktığı ve geliştiği henüz açıklanamamaktadır. Fars Dili’ni ortaya çıktığı bölgeden (Samanîlerin başkenti Buhara ve Semerkant’ta) dolayı Doğu İranî Dilleri kümesine dâhil eden coğrafyaya dayalı görüş, Farsça’nın bölgedeki Doğu İranî dillerinden hiç biriyle dilbilimsel ve sesbilimsel açıdan bağdaşmadığını göz ardı etmektedir. Kimi dilbilimciler Farsça’yı, Batı İranî dillerden olan Eski Pers ve Pehlevîce’nin devamı olarak görmekte ve bu dili Yeni-Farsça olarak adlandırmaktadırlar. Ancak Farsça, Eski Pers ve Pehlevî dillerinden farklı bir coğrafyada doğduğu gibi, söz konusu diller ile de dilbilim, sesbilim ve söz dağarcığı açısından ciddi farklılıklara sahiptir. Farsça diğer İranî dillere göre daha geniş alanlara yayılmıştır. Farsça yazılı metinler diğer İranî dillerin yazılı metinlerinden karşılaştırılmayacak kadar fazladır. Makalede Farsça’nın ortaya çıkışında etkili olan tarihsel, kültürel ve dilsel etmenler üzerinde durulacak ve ardından bu dilin altkatmanındaki altdili hangi dil olabilir sorusuna da yanıt aranacaktır. Anahtar Kelimeler: cinsiyet kategorisi, cümle yapısı, ses uyumu, iyelik ekleri, pidgin, creole, altkatman GİRİŞ “Hint-Avrupa Dil Ailesi”nin bir alt kümesi olan “İranî Diller” içinde hiç kuşkusuz en fazla yazılı metne sahip olan dil “Farsça”dır. Bununla birlikte Farsça’nın tarihsel süreçte diğer “İranî Diller”e göre en son gelişen dil olduğu da gözlerden kaçmamaktadır. Zira bu dil ilk örneklerini Samanî Dönemi’nde (875-999) vermeye başlamıştır. Farsça’nın bu kadar yaygın olmasına rağmen “İranî Diller” içindeki yeri ve tarihsel gelişiminin henüz açıklanmamış olması dikkat çekicidir. “İranî Diller”in “Eski”, “Orta” ve “Yeni” olmak üzere ayrıntılı tanıtımını amaçlayan son çalışmalardan birinde, editör unvanı ile önsöz yazan İranist ve İndo-Germanist Rüdiger Schmitt’in aşağıdaki saptamaları gecikmiş bir itiraf olarak değerlendirilebilir. “[Bu kitap ile ilgili] aynı zamanda itiraf etmeliyiz ki Fars Dili’nin tanımlanması kısmen başarısız gözükmektedir. … Anlaşıldığı üzere Fars Dili’nin tarihsel gelişimini açıklama açısından pratikte 1000 yıllık bir boşluktan söz edebiliriz.”[1] Fars Dili’nin tarihsel gelişimini açıklamadaki tutarsızlıklar bu dilin “tarihsel” ve “dilbilimsel” açıdan yeniden ele alınması gerektiğini göstermektedir. Ancak bundan önce ele alınması gereken en önemli hususlardan biri bu dilin tarihsel süreçte ve değişik coğrafyalarda almış olduğu farklı adlardır. I. FARSÇA’NIN ADLANDIRILMASI SORUNU Günümüzde İran’da “Farsça”, Afganistan’da “Derîce” ve Tâcikistan’da “Tâcikçe” adı altında bilinen bu dile İranistik çalışmalarında yaygın olarak “Yeni Farsça” adı verilmektedir. Oysaki söz konusu dil adlandırmalarından her üçü (Derî, Fars ve Tâcik adlandırmaları) de belirli tarihsel süreçlerin sonucu olarak ilgili topluluk ve dili için yalnızca dışadı[2] olarak kullanılmış ve zamanla bilemediğimiz gerçek içadını[3] dahi silerek onun yerine geçmiştir. Bu açıdan bu dilin “Derî”, “Fars” ve “Tâcik” adlandırma şekillerinin irdelenmesinde yarar vardır. I. A. “DERÎ DİLİ” ADI ÜZERİNE Tarihi kaynaklara göre söz konusu dil için kullanılan en eski adlandırma şekli Samanî dönemindeki “Derîce” adlandırmasıdır[4] ki bu dilin yönetici sınıfa ait bir dil olduğuna işaret etmektedir. Zira “Derîce” aslında “Saray Dili” anlamına gelmekte ve buradaki “der” sözcüğü, kökteşi “derbâr” kelimesi gibi saray manasındadır. Dolayısı ile söz konusu döneme ait kaynaklardan bu dilin gerçek adının ne olduğuna ilişkin her hangi bir bilgiye rastlanılmamaktadır. Belirtilmelidir ki “Derîce” dil adlandırması, Farsça’dan önce, Sasanî Dönemi’nde Meda’in’de kullanılan[5] belirsiz bir dil[6] için ve daha sonra farklı birtakım diller için de kullanılmıştır. Ayrıca İbn-i Mukaffa‘, Hamza İsfahanî, Yakut el-Hamevî’nin eserleri ve değişik sözlüklerde “Derî” ve “Farsî/Parsî” dilleri iki ayrı dil olarak değerlendirilmişlerdir.[7] Derî adı X-XI. yüzyılda Arapça unsurları az olan Farsça düzyazı örnekleri veya tarzı için de kullanılmıştır.[8] Bu bağlamda tarihsel metinlerdeki “Derî” diye adlandırılan dillerin tümünün makalemizin konusu olan “Farsça” ile aynı sayılması doğru değildir. I. B. “PARSÎ / FARSÎ DİLİ” ADI ÜZERİNE Bu dil için tarihi metinlerde kullanılan bir diğer adlandırma şekli daha sonraları ortaya çıkan “Parsî / Farsî” biçimidir.[9] Bu adlandırmanın temelinde Emevî ve Abbasî dönemlerinde Maveraünnehir’e yerleşen Araplar’ın oradaki toplumlara tıpkı İran coğrafyasında olduğu gibi genel anlamda Fars deme alışkanlığı bulunmaktadırlar. Maveraünnehir’in önemli bir kısmı Araplar’ın “Fars” diye nitelendirdikleri Sasanî İmparatorluğu’na bağlı olması bunda etkili olmuştur. Diğer taraftan bu adlandırma biçiminin yayılmasında, İran’ın güneybatısında yer alan tarihî “Fars” bölgesinden çıkan Sa’dî (öl. 1229) ve Hâfız (öl. 1389) gibi dünyaca ünlü şairlerin rolü da oldukça büyüktür. Zira gerek Sa’dî, gerekse de Hâfız köken olarak “Şérâzî” topluluğuna dayanmış ve “Şérâzî Dili” ile yazdıkları kimi şiirler günümüze ulaşmış olsa da[10] “Farsça” olarak anılan dili edebi açıdan zirveye taşımışlardır. Bu dil için kullanılan “Fars Dili” veya “Farsî” adlarının yayılmasında, Sa’dî ve Hâfız’ın tarihi “Fars” bölgesinden olmalarının etkisi yadsınamaz. “Fars Dili” tabiri, konumuz olan Farsça’dan önce Arap dilli kaynaklarda Pehlevîce için de sık sık kullanılmıştır. Bunun esas nedeni Fars bölgesinde kurulan İranî-Sasanîlerin ana dili Pehlevîce’nin söz konusu ailenin ortaya çıktığı bölgeye nispeten “Farsî” olarak adlandırılmasıdır. Bu dilin “Farsî” olarak adlandırılması İranistik biliminde bir takım yanlış tarihsel dilbilim değerlendirmelerine de neden olmuştur. “Pers” ve “Fars” etiket adlarının aynı oluşundan yola çıkan birçok bilim adamı söz konusu dilleri dilbilimsel, söz dağarcığı ve fonetik yapılarına bakmaksızın birbirinin devamı olarak saymışlar ve bu doğrultuda Ahameniş Dönemi (M. Ö. 550 - M. Ö. 330) diline “Eski Persçe veya Eski Farsça”, Sasanî Dönemi’nin (M. S. 224 - M. S. 651) diline “Orta Farsça” ve konumuz olan dile de “Yeni Farsça” demişlerdir.[11] Bu yaklaşımın katmerli bir yanlış yumağı yarattığı ortadadır. Maddeler halinde açıklamak gerekir ise: 1. Ahameniş yazıtlarının açıkça gösterdiği üzere, Ahameniş Dönemi metinlerinde kullanılan dilin adı ve devletin dayandığı esas halk kitlesinin etnonim adı “Pers” değildir. Ayrıca söz konusu dilin adına ilişkin ilgili metinlerde herhangi bir bilgiye rastlanılmamaktadır. 2. Ahameniş Dönemi’nde yönetici topluluklar içinde “Pers” etnonim adına rastlanılmaması oldukça anlamlıdır. Daha ilginci ise “Pers” adının askeri bir içerikte kullanılmasıdır. Bu yönetici etnikler (10 topluluk)[12] “yerleşik” ve “göçebe” olmak üzere şunlardır. a - Yerleşikler 1. Pasargadoi 2. Maraphioi 3. Maspioi 4. Panthialoi 5. Deronsiaoi 6. Germanioi b - Göçebeler 1. Daoi 2. Mardoi 3. Dropikoi 4. Sagartioi[13] Buradan da Ahameniş Dönemi’nde “Pers” adını taşıyan herhangi bir topluluğun var olmadığı gerçeği anlaşılmaktadır. 3. Ahamenişler için “Pers” adlandırmasını kullanan ilk metinler Tevrat ve ardından Herodot’un (M. Ö. 484 - M. Ö. 425) ünlü “Tarih” eseridir. Yani “Pers” ismi dıştan verilmiş bir addır. Tevrat’ta “Pers” adının geçmesinin bir nedeni olsa gerektir. Ancak makalemizin konusu dışına çıktığı için şimdilik bu konuya değinmeyeceğiz ve bu konuyu bir başka makalemizde ele alacağız. 4. Ahameniş metinlerindeki bu İranî dile İranistler tarafından verilen “Persçe” veya “Eski Farsça” adı yukarıdaki tarihsel açıklamalarımızdan da anlaşıldığı gibi bir iç adlandırma olmayıp modern dönemde dıştan yapılmış bir adlandırmadan başka bir şey değildir. 5. Ahameniş bölgesi için daha sonraları benimsenen “Pers” bölge adının rağbet görmesinde Yunan kültür çevresine mensup Selevkidler’in (M. Ö. 323 – M. Ö. 63) rolü belirleyici olmuştur. Böylece Yunan kültür çevresinde kullanılan “Pers” adı bölgeye taşınmıştır. “Pers” bölge adının İslamî dönemde “Fars” olarak anılmasında ise Arap Dili’nin fonetik yapısı etkili olmuştur. Zira Arapça’da /p/ sesi mevcut olmayıp yerine /f/ sesi kullanılmaktadır. Pars > ???? “Fars” (Arap söyleyişi) 6. Yukarıda da değinildiği gibi Sasanî Dönemi’nde İranî Pehlevî Dili, Fars bölgesinde yaygın olmasından dolayı kimi kaynaklarca (Arap Dilli kaynaklar) “Fars” bölgesine izafeten “Fars Eyaleti’nin Dili” anlamına gelen “Farsî” biçiminde anılmaktadır. Bununla birlikte Fars terimi kimi kaynaklarda tarihî Fars bölgesinde yaygın olan ?uzî[14] ve Süryanîce[15] gibi İranî diller ailesinde yer almayan diller için de kullanılmıştır.[16] Ayrıca Avrupa metinlerinde İran’da kurulan ama Türk kökenli olan devletlerin (örneğin: Selçuklu, Akkoyunlu, Safevi, Afşar ve Kaçar devletleri) de “Pers” sayılması Herodot’tan beri yaygın olan bir alışkanlıktır. 7. Günümüzde Farsça olarak adlandırılan bu dili Pehlevîce’nin devamı olarak görmek dilbilimsel, fonoloji, söz dağarcığı, tarihsel veriler ve ortaya çıktığı coğrafya açısından olanaklı gözükmemektedir. Bunun dışında her iki dilin belirli bir dönemde yan yana yaşamış olmaları da[17] bu devamlılığı imkânsız kılmaktadır. Sonuç olarak değişik tarihsel metinlerde kullanılan “Pers”, “Pars”, “Parsî”, “Fars” ve “Farsî” adlandırmaların tamamını konumuz olan İranî anlamdaki Fars veya Farsî olarak değerlendirmek imkânsız gözükmektedir. I. C. “TACİK DİLİ” ADI ÜZERİNE Söz konusu dil için kullanılan bir diğer adlandırma olan “Tâcik” biçimi ise Sovyet Dönemi’nin bir ürünüdür. Araştırmacılardan bazısı “Tâcik” adını “?ay” olarak bilinen bir Arap boyuna dayandırmaktadırlar. Bu nedenle de Arap anlamına gelen “Tâzî” adının daha sonraları “Tâzîk” buradan da “Tâcik”e dönüştüğü savunulmaktadır.[18] Bu konuda diğer bir görüş ise “Tâcik” adının Türklerdeki öteki kavramını ifade eden “Tat” sözcüğü ve “+cIk / +cUk” küçültme ekinin bir araya gelmesi biçimindedir. Tarihsel ve edebî metinlerdeki “Tâcik” sözcüğünün küçültücü bir anlamda kullanılması bu görüşü güçlendirmektedir. Örneğin Mevlânâ Celâleddin Rumî’ye (1207-1273) ait aşağıdaki beyit bu açıdan düşündürücü bir örnek olsa gerek: ?? ???? ? ?? ???? ???? ?? ? ?????? ???? ?? ? ???? ?? ?? ???? ? ??????! Türkçe’ye Çevirisi: Bir saldırı, bir saldırı düzenlendi geceleyin ve karanlıkta, Türklük ve çabukluk gösterin, gevşeklik ve Tâciklik değil! Dıştan yapılan ötekileştirici ve aşağılayıcı kavramın bir topluluğun içadına dönüşmesi olgusu ilgili topluluğun tarihsel açıdan hep bağımlı ve tanımlanan taraf olduğunu göstermektedir. Dolayısı ile bugün “Tâcik” diye tanımlanan topluluğun ilkin (orijinal) adının da yine “Tâcik” biçiminde olması imkânsız gözükmektedir.[19] Kısacası günümüzde “Farsça” diye tanımlanan bu dilin ve ilgili topluluğun ilkin adının ne olduğu bilinmemektedir. Bunu bilmemize yardımcı olan her hangi bir kaynak da ne yazık ki yoktur. II. FARSÇA’NIN TARİHÎ GELİŞİMİ Farsça’nın ortaya çıkış bölgesi Samanîler’in egemen olduğu Maveraünnehir’dir.[20] Tarihsel açıdan Maveraünnehir coğrafyası Orta Asya’nın en fazla giriş çıkış yapılan bölgesidir. Bu ticari ve siyasi ilişkilerin yoğunluk kazanması zamanla bölge şehirlerinin gelişmesini ve birer kültür merkezi haline gelmesini sağlamıştır. Semerkant ve Buhara gibi şehirlerin İslam tarihinde adeta ikinci Mekke ve Medine olarak addedilmeleri bu tarihsel ilişki ve ticari ağların ne denli ileri düzeyde ve canlı olduğunun göstergesidir. Samanî Dönemi’nde sosyal statüsünden dolayı “Derî” adını alan dilin yazılı dil haline geliş süreci henüz çözüm bekleyen tarihsel sorunlardandır. Ancak bu dil, daha sonra Doğu İran ve Hindistan’a yayılacak olan Türk asıllı Gazneliler (961-1186) tarafından da bürokraside kullanılacak ve yayılma alanı genişleyecektir. Gazneli Sebük Tekin (977-997) ve oğlu Mahmud’un (998-1030) Hindistan’a sefer düzenlemelerinin sonucunda Farsça bu sahalarda yazı dili olarak kullanılmaya başladı. Gaznelileri tarih sahnesinden silen Selçuklular (XI-XIII yüzyıllar) Farsça’yı İran dâhil, Anadolu ve Kafkasları da içine alan geniş bir coğrafyaya kâtipler sınıfının dili olarak yaymışlardır. Farsça küçük bir bölgede (Maveraünnehir) konuşulmakta iken ölçünleşerek (standardize) çok daha geniş bir alana yayılmıştır. Bu sebeple bir koine[21] dil olarak değerlendirilebilir. Fakat Farsça’nın ilkin bölgesinin dışına sadece yazılı dil olarak yayıldığının altı özellikle çizilmelidir. Yukarıda da belirtildiği gibi Derî Dili’ne ait ilk yazılı metinlerin ortaya çıkışı Maveraünnehir’deki[22] Samanî Dönemi’ne rastlamaktadır. Samanî hükümdarı “Nuh b. Nasr”ın (933-955) çağdaşı olan Şehid Belhî (öl. 937), Hanzele Badgeysî, Muhammed Vasif Sistanî, Rudekî Semerkandî (ö. 941), Kesayî Mervezî’nin (X. yüzyıl) şiirleri, “Şah-name-yi Ebu Mansurî”nin günümüze ulaşan mukaddime kısmı (975), Dakikî Tusî’nin (öl. 977-981 yılları arasında) manzum eserleri, Taberî’nin Tefsir eserinin “Mansur b. Nuh Samanî”nin (961-976) emri üzerine Maveraünnehirli âlimlerce Derîce’ye çevrilmiş metni, yine Taberî’nin Tarih eserinin “Mansur b. Nuh”un veziri Bel’amî tarafından 966 yılında tercümesi, 982 yılında Guzganan’da “Emir Ebu’l-Haris”e sunulan Hududu’l-Âlem mine’l-Maşrik ile’l-Magrib adlı coğrafya kitabı, “Ebu’l-Kasım Nuh b. Mansur Samanî” (966-998) adına Ebu’l-Mu’ayyid Belhî tarafından yazılan Aca’ibu’l-Buldan yapıtı, 1010 yılında Firdevsî tarafından yazılan Şah-name eseri, Ferruhî (öl. 1037), Unsurî (öl. 1039), Menuçehrî’nin (öl. 1040) şiirleri, 1056 yılında Esedî tarafından istinsah edilen Ebu Mansur Muvaffak Herevî’nin yazdığı Kitab el-Ebniye an Haka’iku’l-Edviyye adlı yapıtı (961-976)[23], Esedî Tusî (öl. 1072), Mesud Sa‘d Salman (öl. 1121), Mu‘izzî (öl. yaklaşık 1126) ve Senayî Gaznevî’nin (öl. 1140) manzum eserleri Derî Dili’nin ilk yazılı metinleridir. İlk Farsça yazılı metinlerin Maveraünneheir ve yakın çevresinde ortaya çıktığı açık bir biçimde gözükmektedir. Samanî Dönemi’nde yazılı dil seviyesine ulaşan bu dilin oluşumunun daha eskilere dayanması gerekmektedir. Nitekim söz konusu dile ait Samanî öncesi kimi Arapça metinlerde bazı cümlelere rastlanılması bu görüşü haklı kılmaktadır. Bu cümlelerin sahiplerinin de bir biçimde Maveraünnehir ve yakın çevresiyle ilgili olduğunun belirtilmesi gerekmektedir.[24] Bu arada VIII. yüzyıl öncesine ait olduğu tahmin edilen Hotan yakınlarında bulunmuş İbrani harfleriyle yazılmış Farsça özel bir mektup bu dilin şimdiye kadar elde edilmiş en eski yazılı metnidir.[25] Gazneliler ve özellikle Selçuklular[26] ile birlikte söz konusu dil Hindistan, İran ve Anadolu dâhil geniş bir alanda yazı dili[27] olarak kâtipler ve kimi şairler tarafından kullanılmıştır. Bununla birlikte günümüz Maveraünnehir, Afganistan’ın kuzeyi hariç İran, Kafkasya, Hindistan ve Anadolu coğrafyasında birçok araştırmacının yaptığı yanlış değerlendirmenin tersine söz konusu geniş coğrafyalarda Farsça’nın sivil ve etnik temelden yoksun olduğunun üzerinde durulmalıdır. Dolayısı ile İran, Anadolu ve Hint Yarımadası’nda Fars yazı dilini kullanan yerlilerin hiç biri Fars topluluğuna mensup olmamıştır.[28] Modern döneme özgü olan dillerin resmileşmesi süreci açısından da belirtilmesi gereken önemli bir husus vardır. XIX. yüzyılın ilk otuz yılında Hindistan’ın resmi dilinin İngilizce mi Farsça mı yapılmasına ilişkin tartışmalar yaşansa da 1835’te İngilizce’nin ülkenin resmi dili olmasında karar kılınmıştır. Buna rağmen Kaçar döneminde bile ilk Farsça eserler genellikle Hindistan’da basılmakta ve oradan İran’a gelmekteydi.[29] Farsça’nın ise İran’da resmi devlet dili olarak ilan edilmesi 1935 yılında Pehlevîler döneminde gerçekleşmiştir. Böylece Farsça ilk defa günümüz İran tarihinde kamusallaşarak özellikle heterojen etnik yapıya sahip olan merkezî şehir muhitlerinde yaygın hale gelmiştir. III. FARSÇA’NIN DİLBİLİMSEL OLARAK ELE ALINMASI Farsça’nın şimdiye kadar ele alınışında tarihsel dilbilim yöntemleri göz ardı edilerek, bazen ortak etiket adı (Pers, Pars ve Fars adları) olgusundan yola çıkılarak bu dilin sözde “Eski Persçe” ve “Pehlevîce (Orta Farsça)”nın kesintisiz devamı biçiminde “Yeni Farsça” olarak adlandırılmasına gidilmiştir.[30] Bu görüşün yanlışlığı birkaç açıdan irdelenebilir. Bunlar: 1. Dilbilimsel Veriler: Farsça, gerek gramatik, gerek tarihsel fonoloji, gerekse de söz dağarcığı açısından “Eski Persçe” ve “Orta Farsça (Pehlevîce)” diye tanımlanan dillerin hiçbirinin devamı sayılamaz. 2. Tarihsel Dil Verileri: İki ayrı dilin aynı zamanlarda yaşaması, bu dillerin birbirinin devamı olmadığını ortaya koymaktadır. Nitekim Pehlevîce ile Farsça tarihin belirli dönemlerinde yan yana yaşamışladır. Dolayısı ile Farsça’yı Pehlevîce’nin devamı sayılmasını tarihsel dil verileri engellemektedir. 3. Coğrafi Veriler: Farsça’nın ortaya çıktığı bölge olan Maveraünnehir ile tarihi Fars coğrafyası birbirinden oldukça uzak bölgelerdir. Maveraünnehir bölgesinde tarihsel olarak iki İranî dilin varlığından söze edebiliriz. Bunlar Harezmîce[31] ve Soğtça’dır.[32] Farsça’yı seslik (fonetik) yapısı ve söz dağarcığı, aynı zamanda gramatik özellikleri açısından bu dillerin hiç birinin devamı sayılmasına olanak bulunmamaktadır.[33] 4. Farsça Yazan Şairler Tarafından Kullanılan Farklı Yerel Diller: Farsça, İran’da sadece yazı dili olduğu için edebî faaliyetler bu dille de yapılmıştır. Bunun yanı sıra kimi kişilerce yerel İranî dillere ait eserler de verilmiştir. Örneğin ünlü gazel şairleri Sâ’dî Şîrâzî ve Hâfız Şîrâzî’nin (ö. 791) Şiraz’ın yerel dili olan Şérâzîce ile de şiir yazmaları[34] söz konusu iki şairin etnik olarak Şérâzî olduklarını ortaya koymaktadır. Bunun gibi Avhedî’nin İsfahan’ın yerel dili[35] ve Baba Tahir Uryan’ın Lur dillerine benzer yerel bir başka İranî dil[36] ile şiirler yazdığı bilinmektedir. Buna Eski Mazenî dili ile yazılmış birkaç şiir ve Emir Pâzvârî’nin divanı, Eski Gürgan dilinde yazılmış Hurufi Cavidan-name eseri ve Kasım Envar’a (1356-1434) ait eski Gilekî dilinde yazılmış bazı şiirleri[37] de ekleyebiliriz. III. A. FARSÇA’DA CİNSİYET KATEGORİSİNİN OLMAYIŞI Hint-Avrupa Dilleri’nde olduğu gibi İranî Diller’de de cinsiyet kategorisi bu dillerin ayırt edici özelliklerindendir. Tarihî İranî dillerden cinsiyet kategorisi olmayanların Partça, Pehlevîce[38] ve Farsça oluşu dikkat çekmektedir. Bizce Farsça’nın İranî Diller içindeki tarihsel gelişiminin açıklanmasını zorlaştıran en temel husus budur. İranî bir dilin bu temel niteliğini yitirişini, İranî Diller’in kendi iç dinamiklerinin bir sonucu olarak kabul etmek zordur (bkz. Şekil-1). DİL GRAMATİK CİNSİYET Eski Persçe[39]+ Avestaca[40] +Partça[41]-Pehlevîce[42]-Hotanca[43]+Soğtça[44] +Harezmice[45]+Farsça- Şekil-1: Tarihi İranî Dillerde Gramatik Cinsiyet Tarihin değişik dönemlerinde Maveraünnehir’de yaşamış olan diğer gayri İranî dillerden ilk akla gelen Türkçe ikincisi ise Arapça’dır. Arapça diğer Sami Dilleri’nde olduğu gibi cinsiyet kategorisine sahip olduğundan Farsça’daki bu niteliğin kaynağı olamaz. Fakat Türk Dili’nin en temel özelliklerinden biri “gramatik cinsiyet”in olmayışıdır.[46] Bu sebeple Farsça’nın altkatmanındaki[47] dilin (altdil)[48] Türkçe olduğu ileri sürülebilir. Üstelik Maveraünnehir tarihsel olarak Türklerin yoğun bir biçimde yerleştiği bölgelerdendir. Anlaşılan buradaki Türk nüfusu o denli kalabalık bir unsur olmuştur ki Türkçe eski bir yerli İranî dilin gramatik yapısını kökünden değiştirebilmiştir. Maveraünnehir’deki Türk nüfusuna dair tarihi veriler bu açıdan ciddi bilgiler sunmaktadır. Türklerin bölgeye yönelik göçlerinin başlangıcı tam olarak tespit edilememekle birlikte, bu göçler sadece Türk devletlerinin bünyesinde gerçekleşmemiştir. Yönetici sınıfının Türk olup olmadığı tartışılagelen Kuşanlar’ın (25-356) terkibinde bölgeye göç eden Türk unsurlar vardır.[49] İslamî kaynaklarda Hayatile ve Haytal olarak adlandırılan Akhunlar da bölgede hâkimiyet kuran ve yerleşen Türkler arasında özel bir yer tutmaktadır. Bu hâkimiyet süreci IV-V. yüzyıllar arasındaki zaman kesitine tekabül etmektedir.[50] Bölgede kurduğu egemenlik açısından Göktürkler önemli bir evreyi oluşturmaktadırlar. 560 yılında Göktürkler Akhunlar’a karşı Sasaniler’le ittifak oluşturarak[51] Akhun Devleti’ni ortadan kaldırdılar.[52] Bölge fiili olarak Sasaniler ve Göktürkler’ce paylaşılsa da daha sonraki süreçlerde Göktürklerin bölgede güçlendikleri görülmektedir. Bu güçlenmenin bir sonucu olarak da bölgeye yeni Türk göçleri gerçekleşmiş ve Göktürk Devleti’nin ticari siyaseti gereği Maveraünnehir dâhil İpek Yolu üzerinde bir takım Türk kolonileri oluşturulmuştur. Arapların ilk yayılışlarında bölgede birçok yöresel Türk yönetimi bulunmaktaydı. Bunlar şöyle sıralanabilir: Toharistan ve Badgis’de Nizek Tarhan Yönetimi (644-709)[53], Türgiş Kağanlığı (658-766), Soğdiana’daki Karluk Yabguluğu (766-840), Fergane Tarhanları, Vahş vadisinde Tarduş Sülalesi (VII-VIII. yüzyıl), Huttal Türk Beyliği[54], Buhara’da Kabaç Hatun ve oğlu Tuğ Şad Yönetimi (703-739), Maveraünnehir’deki Ihşid Ğuzek Hâkimiyeti (709-737), Sermerkant ve Uşrusna’da Sul Tekin Yönetimi (650-719), Cürcan ve Dehistan’da Rutbil ve Zabulistan’daki Türk Yönetimi.[55] İbn-i Nedim Maveraünnehir’de yer alan Soğd bölgesi Türklerine ilişkin şu bilgileri aktarmaktadır: “Maveraünnehir’deki Soğd bölgesine vardım. Burada yerli Türkler bulunmaktaydı.”[56] Tarihçi Taberi de Maveraünnehir’de gerçekleşen 728 yılı olaylarından bahsederken bölgedeki Arap soylularından Yezid b. Said el-Bahili’nin Türkçe’yi iyi bildiğini ve gelen Türkçe mektupları okuyup anlayabildiğini aktarmaktadır.[57] O dönemde Maveraünnehir’de Türkçe’nin ne denli yayıldığı ortadadır. Kimi kaynaklar Semerkant’tan 60 fersah (250 km) uzaklıkta, Şaş (Taşkent) ve Fergana taraflarında bulunan Barshan veya Yukarı Nuşcan şehrinin ve çevresindeki nüfusun tümüyle Türklerden oluştuğunu belirtmektedirler.[58] III. B. FARSÇA’DA SES UYUMU Bilindiği gibi ses uyumu özelliği Ural-Altay dillerinin en temel niteliklerinden biridir. Oysaki Hint-Avrupa ve Sami dillerinde bu niteliğe kesinlikle rastlanılmamaktadır.[59] “Yeni Ermenice” gibi bazı dillerde görülen bu özelliğin ise Türkçe’nin etkisi ile ortaya çıktığını ileri sürenler vardır. Bu açıdan Farsça’da da bir takım ilginç özellikler görülmektedir. Tarihsel olarak Türkçe’de ünsüzlerle ilgili şu kurallara rastlanılmaktadır: 1. Ötümsüz art damak /?/ ünsüzünün bulunduğu sözcüklerde ünlülerin art damak ünlüleri türünden olması: Örneğin; ?alma?. Bu özellik Farsça’nın oluşum zamanlarında Türkçe’de bulunmaktadır. 2. Ötümlü art damak /??/ ünsüzünün bulunduğu sözcüklerde ünlülerin art damak ünsüzleri türünden olması: Örneğin; ?alma?. Bu özelliğe son yüzyıl Oğuzlarında rastlanılmaktadır.[60] 3. Ötümsüz ön damak /k/ ünsüzünün bulunduğu sözcüklerdeki ünlülerin ön damak ünsüzleri türünden olması: Örneğin; kelmek. Bu özellik de Farsça’nın oluşum zamanındaki Türkçe’de mevcut olmuştur. 4. Ötümlü ön damak /g/ ünsüzünün bulunduğu sözcüklerdeki ünlülerin ön damak ünsüzleri türünden olması: Örneğin; gelmek. Türkçe’deki bu özellik ise Selçuklu Oğuzları dönemine ait olmalıdır. Farsça’da bu açıdan harflerin ses değerlerine göre aşağıdaki özellikler saptanabilmektedir: I. İlk hece başındaki (?) ünsüzü: Ötümsüz ön damak /k/ ünsüzünün (?) bulunduğu sözcüklerin ilk hecesinin başında yer alan bu ünsüzden sonraki ilk ünlünün türü, bu ünsüzün ses değerini belirleyebilmektedir: Örneğin: Farsça’da “iş” anlamına gelen “???” sözcüğünün harfçevrimi (transliterasyonu) “kar” biçiminde olsa da, söyleyiş biçimi “?ar” şeklindedir. Diğer bir örnek: Farsça’da “yapmak” anlamına gelen “????” sözcüğünün harfçevrimi (transliterasyonu) ve aynı zamanda söyleniş biçimi “kerden” biçimindedir. Kısacası: 1. Farsça’daki “?” harfinin olduğu ilk hece başındaki söz konusu harften sonra yer alan ön damak ünlüler bu harfin ses değerini ötümsüz ön damak /k/ olarak belirleyebilmektedir. 2. Farsça’daki “?” harfinin olduğu ilk hece başındaki söz konusu harften sonra yer alan art damak ünlüler bu harfin ses değerini ötümsüz art damak /?/ olarak belirleyebilmektedir. II. İlk hece başındaki (?) ünsüzü: Ötümlü ön damak /g/ ünsüzünün (?) bulunduğu sözcüklerin ilk hecesinin başında yer alan söz konusu ünsüzden sonraki ilk ünlünün türü bu ünsüzün ses değerini belirleyebilmektedir: Örneğin: Farsça’da “kurt” anlamına gelen “???” sözcüğünün harfçevrimi (transliterasyonu) “gorg” biçiminde olsa da, söyleyiş biçimi “??or?” veya “?org” şeklindedir. Diğer bir örnek: Farsça’da “sıcak” anlamına gelen “???” sözcüğünün harfçevrimi (transliterasyonu) “germ” ve aynı zamanda söyleniş biçimi “germ” biçimindedir. Kısacası: 1. Farsça’daki “?” harfinin olduğu ilk hece başındaki söz konusu harften sonra yer alan ön damak ünlüler bu harfin ses değerini ötümlü ön damak /g/ olarak belirleyebilmektedir. 2. Farsça’daki “?” harfinin olduğu ilk hece başındaki söz konusu harften sonra yer alan art damak ünlüler bu harfin ses değerini ötümlü art damak /??/ olarak belirleyebilmektedir. Farsça’daki söz konusu ses uyumunun kaynağı hiç kuşkusuz bu niteliklere sahip bir dil olmalıdır. Maveraünnehir bölgesinde yaygın olan diller içinde ses uyumu niteliği yalnızca Türkçe’de vardır. Bölgedeki Türklerin kültürel ve demografik gücü Türkçe’nin, Farsça’nın ses yapısını dönüştürmesine imkân sağlamıştır. III. C. FARSÇA’DA CÜMLE YAPISI Farsça’da karşılaştığımız en temel özelliklerden biri de günümüz Hint-Avrupa Dilleri’ne uymayan cümle yapısı ve cümledeki öğelerin dizilişi sorunudur.[61] Bu dildeki cümle yapısı tıpkı Türkçe’deki[62] gibidir. Aşağıdaki Türkçe cümlenin hemen altında Farsça karşılığını yazarsak bu şaşırtıcı benzerlik daha kolay anlaşılmış olacaktır. Türkçe: Ben pazara gidiyorum. Farsça: Men bé bâzâr mîrevem. (?? ?? ????? ?? ???.) Ancak fiilin cümlenin sonunda yer alışının tüm tarihî İranî diller[63] dâhil, Sanskritçe’de de görülmesi, Türkçe’nin Farsça’nın sentaksı üzerinde tesiri olmadığını ortaya koyuyor gibidir. Buna rağmen bizce söz konusu dillerdeki bu yapının kaynağı da kendi bölgelerindeki eski Asyatik dillerdir. “Eski Persçe” diye tanımlanan dilde, bölgedeki daha eski Elam Dili’nin ağır etkisi hissedilmektedir.[64] Dravid Dilleri’nin de Hint Dilleri ve Sanskritçe’nin cümle yapısının oluşumundaki etkisi göz önünde bulundurulmalıdır. III. D. FARSÇA’DA İYELİK EKLERİNİN KULLANIMI[65] Hint-Avrupa Dilleri’nin ve bu dil ailesinin bir alt kümesi olan İranî Diller’de, iyelik durumu iyelik adıllarıyla sağlanmasına rağmen Türkçe’de iyelik ekleri kullanılmaktadır.[66] Farsça’nın bu açıdan İranî Diller’den farklılık göstermekte ve Türkçe’ye benzer bir yapı sergilemektedir. Daha doğrusu Hint-Avrupa Dilleri ve bir alt kümesi olan İranî Diller’de (art zamanlı ve eş zamanlı diller) iyelik eklerine rastlanılmamasına rağmen Farsça’da, Türkçe’de olduğu gibi iyelik eklerine rastlanmaktadır. L. Johanson’a göre de Farsça ortaya çıkardığı iyelik ekleri açısından Türkçe’ye yaklaşmıştır.[67] Türkçe’de iyelik grubu tamlayan ve tamlanan bölümlerinden oluşmakta ve tamlanan bölümü iyelik eki almaktadır. Oysaki Farsça’da adların iyelik durumu iki türdür. Bunlardan ilki, iyelik ekli yapıdır. Farsça’da da iyelik ekleri tıpkı Türkçe’deki gibi adın sonuna eklenmektedir (bkz. Şekil-2).[68] Farsça’daki iyelik eklerinin kullanımının İranî Diller’e ters bir durum olduğu ortadadır. Diğer taraftan söz konusu yapının Türkçe’nin de içinde yer aldığı Ural-Altay Dilleri’nin karakteristik özelliklerden olması Fars Dili’nin altkatmanındaki dilin Türkçe olabileceği görüşünü güçlendirmektedir. Zira Farsça’da kullanılan iyelik ekleri, bu dilin başlangıcından beri görülmektedir.[69] Farsça Türkçe Şekil-2: Farsça-Türkçe (Türkiye Türkçesi) İyelik Eklerinin Karşılaştırması[70] IV. FARSÇA’NIN ALTKATMAN DİLİ OLARAK TÜRKÇE Yukarıdaki açıklamalarımıza dayanarak Fars Dili’nin oluşumunda altkatmandaki dilin Türkçe olduğu kesinleşmiş durumda ise de Türkçe’nin hangi lehçesinin olduğunu ortaya çıkarmak oldukça zor bir uğraştır. Ancak daha sonra Farsça’nın Karahanlı Türkçesi (Karahanlı ve Gazneli dönemleri) bir süre sonra ise Oğuz Türkçesi’nin (Selçuklu dönemi) etkisinde kaldığını söyleyebiliriz. V. FARS DİLİ’NİN OLUŞUMUNDAKİ SABİR’LEŞME, PİDGİN’LEŞME[71] VE CREOLE’LEŞME SÜREÇLERİ Fars Dili’nde karşılaştığımız bir diğer ilginç özellik de nerede ise toplam söz dağarcığının %80’inin Arapça oluşudur. Arapça kelimelerin bu orana yükselmesini yazılı Arapça’nın etkisi ile açıklamak oldukça zor gözükmektedir. Zira söz konusu dönemde yazılı diller toplumun tümünü veya büyük bir kısmını etkisi altına alacak sosyal alana sahip değildirler. Farsça’nın bu denli Arap kelimeleri ile dolup taşması yakınında veya komşuluğunda Arap nüfusunun olmasıyla açıklanabilir. Nitekim Maveraünnehir bölgesine Arap nüfusun yerleştiği bilinmektedir. Maveraünnehir bölgesine Arap nüfusunun yerleştirilmesi süreci gerek Emevî, gerekse de Abbasî dönemlerinde sık sık tatbik edilen bir uygulamadır. Emevî döneminde bölgeye yerleştirilen Araplar genelde askeri ve yönetici sınıfın mensupları olmasına rağmen Abbasî döneminde yerleştirilenler daha ziyade sivil kimseler idiler. Arapların söz konusu bölgeye yayılmaları Dört Halife Dönemi, Emevî Dönemi ve Abbasîler Dönemi olmak üzere üç ayrı zaman kesitine ayrılabilir. Arapların Maveraünnehir bölgesine ilk taarruzları Hz. Ömer dönemine kadar geri götürülebilir. Bu dönemde Arap komutanı Ahnef b. Kays ordusu ile birlikte Ceyhun nehrine kadar ilerlese de halife Ömer’in uyarılarından dolayı Ceyhun’un ötesine geçmemişlerdir.[72] Maveraünnehir bölgesine ilk ciddi Arap saldırısı 673 yılında 24.000 savaşçıdan oluşan bir ordu ile Ubeydullah b. Ziyad tarafından gerçekleştirilmiştir.[73] 674 yılında ise bu saldırıları Hz. Osman’ın oğlu Sa’id’in Semerkant’a olan hücumu devam ettirmiştir.[74] Maveraünnehir’e olan Arap hücumlarının ikinci ve en önemli evresi hiç kuşkusuz Emevî dönemindeki hücumlardır. Söz konusu dönemde Kuteybe b. Müslim’in (705-714) Horasan valisi olarak atanması[75] ile yeni bir döneme girilmiş oldu. Artık Araplar Maveraünnehir’i siyasî, askerî, kültürel ve dinî açıdan bir üs olarak şekillendirmeyi amaç edinmeye başlamışlardır. Kuteybe b. Müslim[76], 706 yılında bölgenin önemli şehirlerinden olan Beykent’i işgal etmiştir.[77] Buradan da Buhara’ya yönelmiş ve 707 yılında orayı da ele geçirmiştir.[78] Ardından sırasıyla Talikan, Keş, Nesef ve Faryab şehirlerini de istila edip[79] bölgenin bir diğer önemli ticari ve kültür merkezi olan Semerkant’ı işgal etmiştir.[80] Arapların bundan sonraki askeri sevkiyatları için Semerkant’ta bir üs oluşturulmuş ve Haccac tarafından gönderilen takviye birliklerinin desteği ile Kuteybe b. Müslim, Şaş ve Fergane bölgelerini baskı altına almıştır. Ancak 713 yılındaki Haccac’ın ölümü ve ardından 714 yılında Kuteybe b. Müslim öldürülmesi[81] üzerine bu sevkiyat durdurulmuştur. Barthold’un da belirttiği gibi bölge halkı Kuteybe b. Müslim’in ölümünden asırlar sonra bile ona olan saygılarını mezarını ziyaret etmek suretiyle canlı tutmuşlardır.[82] Hiç kuşkusuz söz konusu kitle bölgeye yerleştirilen Arapların torunları olmalıdır. Nasr b. Seyyar’ın 737 yılında Horasan’a vali olarak seçilmesi[83] ile Arapların Maveraünnehir’deki hâkimiyeti onun 738 yılında Türgeş hakanı Kur Sul’a karşı galebesiyle[84] pekişmiştir. Tarihsel süreçte bölgeye yerleşen Arapların uzantısı bugün bile Türkmenistan’da ve özellikle Özbekistan’ın Buhara ve Semerkant şehirleri ve çevre köylerinde görülmektedir. Nüfusları eskiden daha fazla olsa da 1930 yılı istatistiklerine göre Orta Asya’da Arapların nüfusu 50.000 dolaylarında idi. Bu Arap nüfusunun bir kısmı bugün “Buhara Arapları” ismi ile tanınmaktadırlar. Hanlıklar döneminde bile Buhara Araplarının idari ve yönetimsel işlerini düzene sokmak için “Arab-hane Divanı” adı altında özel bir idari birim oluşturulmuştur.[85] Anlaşılan bölgeye gelip yerleşen Arap nüfusu ile altkatmandaki Türk dili temelinde oluşmuş bir nevi proto-Fars dili konuşan kesim[86] arsındaki yoğun siyasi-kültürel ve ticari ilişkilerin sonucunda Arapça ile bu dil karışmaya başlamıştır (karmalaşma[87]). Böylece Fars-Arap sabiri[88] ardından pidgini[89] bir dil oluşmuş, ardından bu pidgin dilin ana dile dönüşmesi sonucunda creole’leşme[90] süreci tamamlanmış ve günümüz “Fars” veya “Tâcik Dili” oluşmuştur. Farsça konuşan topluluğun bazı kaynaklarda Tâzik olarak adlandırılması bu açıdan anlamlı bir konudur. Zira “Tâzi” kelimesi aslında “Arap” anlamına gelmektedir. Farsça’daki Arap kökenli sözcüklerin yazılı Arapça’daki anlamlarından farklı biçimde Farsça’ya alıntılanması, Maveraünnehir bölgesine yerleşen Arapların lehçe özelliği olarak da değerlendirilebilir. Farsça’nın söz dağarcığında bulunan Türkçe ve Moğolca kelimelerin alıntılanmasında ise birkaç evre saptanabilmektedir. Bu süreç Farsça’nın oluşum evresinden başlamış, Maveraünnehir, Horasan ve İran’da kurulan Türk asıllı Simcuri[91], Gazneli ve Selçuklu dönemlerinde de devam etmiş[92], Moğol-Türk kökenli İlhanlılar[93], ardından Türk kökenli Timurlu, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi, Afşar ve Kaçar[94] dönemlerinde doruğuna ulaşmış bulunmaktadır. Bu konuda Alman Türkolog Gerhard Doerfer’in çalışmaları[95] Türkoloji tarihinin anıtsal eserleri arasındadır. SONUÇ Farsça İranî Diller’e özgü cinsiyet kategorisinden yoksundur. Yine bu dillerin özellikleri arasında bulunmayan ses uyumuna ve iyelik eklerine sahiptir. Cümle yapısı açısından Türkçe’ye benzemektedir. Açıkça görülmektedir ki Farsça aşırı derecede Türkçe’ye has özelliklere sahiptir. Bu etki Maveraünnehir’de yaşayan İranî toplulukların Türkler ile karışmasının sonucudur. Bütün bunlar Maveraünnehir bölgesinde adını bilmediğimiz bir İranî dilin altkanmanında Türkçe’nin yer alması ile konumuz olan Fars Dili’nin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Diğer taraftan Farsça’nın söz varlığının büyük bir kısmı Arapça’dan alıntılanmıştır. Maveraünnehir’in yerli İranî toplulukları sadece Türkler ile değil özellikle Emevîler döneminde bölgeye yerleştirilen Araplar ile de karışmışlardır. Bu dil bölgeye gelip yerleşen Arapların dili ile sabir’leşip, pidgin’leşip ardından ana diline dönüşmesi ile dilbilimsel bir ifade ile creole’leşmiştir. Gazneli ve Selçuklular başta olmak üzere Türk devletleri bünyesinde Farsça bürokraside kullanılmış ve yaygınlık kazanmıştır. KAYNAKÇA AKSAN, Doğan, Her Yönüyle Dil, c. 1, TDK Yayınları, Ankara, 1998. AMUZEGAR, Jale & TAFEZZÜLİ, Ahmed, Zeban-ı Pehlevî, Edebiyat ve Destur-ı An, Neşr-i Mu‘in, Tahran, 1382. ASADOV, Farda, “VII-IX Yüzyıllarda Güney Hazar Bölgesinde Hükümranlık Süren Türk Sulî Hanedanı”, (Çev. Bülent Keneş), Türkler Ansiklopedisi, C. IV, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s. 311-316. BABA TAHİR, Uryan, Divan-ı Kamil-i Baba Tahir Uryan, Tashih-i: Vahid Destgerdi, İntişarat-ı İbn-i Sina, Tahran, 1347. BARATOVA, Larissa, “Orta Asya’daki Türk Kağanlığı (M. S. 600-800)”, (Çev. Başar Batur), Türkler Ansiklopedisi, C. 2, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s. 89-96. BARTHOLD, W., “Tâcik”,
YORUMLAR