Ülkemizin gelişim çizgisi 12 Eylül 1980 darbesiyle sert biçimde kırılmıştır. Burada konumuz bağlamında bizi öncelikle ilgilendiren kırılma, ekin-yazın alanındaki kırılmadır. 12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden kırk yıl geçmiş olmasına karşın, ekin-yazın kırılması yadsınmaz varlığını ve sarsıntısını artırarak sürdürmekte ve giderek kök salmaktadır. Şu var ki bu kökler ilerde verimli ürünler verecek yemiş ağaçlarının ya da tarih kokacak ulu çınarların kökleri değildir.

Yazın denince usumuza ilk gelen gereç, dildir, daha doğrusu “doğal dil”dir. Dilimizin bugünkü durumunu kırk yıl önceki durumuyla karşılaştırınca göreceğimiz acı gerçeklik, dilimizin de -özellikle yazın dilimizin de- kırılıp parçalanmış olduğudur. Öyle ki günümüzdeki yazın ve basın-yayın dilimiz buzlu cam gibi neredeyse bütünlüğünü yitirecek denli çatlatılmıştır. “Buzlu cam” benzetmesini boşuna yapmadım; buzlu cam geçirgen olmayan, arkasını göstermeyen, donuk, mat bir camdır… Bu konuyu daha ayrıntılı olarak daha önceki yazılarımda ele aldım,başka yazılarımda da ele almayı sürdüreceğim.

Yazın konusuna dönersek yine büyük bir parçalanmadan söz etmemiz gerekir. Yazınsal yaratımlarımız kırk yıllık bir süre içinde, dil, konu, izlek, yönelim bakımlarından belirsizlik, şaşkınlık içinde üretilmiştir. Son kırk yıldaki bu üretim bozukluğundan kırk yıl öncesinin büyük yazarları da ne yazık ki kendilerini kurtaramamışlardır.

Bursa Nilüfer Belediyesi, düzenlediği bu yılki öykü ödülüne Fakir Baykurt’un adını vererek kırk yıllık yazınsal kopukluğu gidermek, yazınımızı doğal çizgisine yeniden bağlamak ister gibi bir izlenim vermiştir, bu başlıbaşına sevindirici, umut veren bir girişimdir.

Fakir Baykurt’un yazarlığını tanımak, dünya görüşünü öğrenmek isteyecek gençlere onun romanlarını okuyarak başlamalarını salık verebilirim. Baykurt’un romanları eksiksiz bir bütünlük içindedir. Onun romanlarındaki yazınsal bütünlük romanlardaki oluntuların[Fr. épisode] çokluğuna ve türlülüğüne karşın birbirleriyle ustaca eklemlenmelerine, kent bireylerinin tinsel çözümlenmelerine, anlatı kişilerinin baştan sona dek kesintisiz süren işlevlerine dayanan, ton birliği olan, doğrusal bir eksen üzerinde oluşan bir bütünlüktür.

Baykurt’un romanları yazınsal değerleri açısından öykülerinden daha üstündür.

Burada değinmek gerekirse, sanılanın tersine, öykü romandan daha kolay bir tür olmadığı gibi, bir yazarı çıraklıktan ustalığa evrimleştiren bir öğrenme süreci de değildir. Ayrıca, öykü roman özeti de değildir. İyi romanlar yazan bir romancı iyi bir öykü yazarı olamayabileceği gibi, iyi öyküler yazan bir öykücü de iyi bir roman yazarı olamayabilir; sözgelimi Sait Faik ve onun Kayıp Aranıyor adlı romanı -ya da uzun öyküsü- bu konuda çok güzel bir örnektir... Kısaca söylemek gerekirse bir yazıncının yazınsal tür yönsemesi onun yaradılış özelliğidir.

Salt yaradılış özelliği olmayan kişisel donanımlarda vardır. Örneğin şu ya da bu siyasal öğretiyi benimsemek bütün bütüne yaradılış özelliğinden kaynaklanmaz, tam tersine, bireysel eğilimin de yönlendirmesiyle büyük ölçüde sonradan edinilen herhangi bir dünya görüşü, sonradan takınılan bir tutum olur. Bir yazarın yazarlık uğraşısında sonradan edinilen tutumlar yaradılıştan gelen niteliklerin önüne çokça geçerse ve onları baskı altına alıp tökezletirse, o yazar bundan -umduğu ölçüde- kazançlı çıkmaz.

Fakir Baykurt bu bakımdan büyük bir kazancı az da olsa elinden kaçırmış önemli bir yazarımızdır. Şöyle: Baykurt ödün vermez bir köy romanı yazarı olmayı benimsemiş olması nedeniyle, yaradılışındaki büyük yazarlık niteliğini ne yazık ki kendisi ezmiştir. Yalçın Küçük’ün ona verdiği niteliği anımsatalım: “Fakir Baykurt bir köylü kurnazıdır” (Küfür Romanları, 2. Basım 1988). Köylü kurnazlığı deyimini “kısa süremli küçük ve önemsiz çıkarları elde etmeyi uyanıklık sanarak onları büyük kazançlara yeğ tutma” olarak tanımlarsak, Yalçın Küçük’ün Baykurt için yaptığı nitelemeyi bir ölçüde aydınlatmış oluruz. Baykurt köy gerçeğini yazmaya kendini gönüllü adamıştır, ama onun roman ve öykü yazdığı yıllardaki toplumcu siyasal ortamın yoğunluğunu da unutmamak gerekir. Baykurt yaradılışındaki büyük yazarlık niteliğini geriye itip siyasal ortamın toplumcu yoğunluğuna kendini tümüyle bırakınca daha çok sevileceğini, daha çok sayılacağını, savlarında daha etkili olacağını, kısacası her bakımdan daha kazançlı çıkacağını ola ki ummuştur. Ne yazık ki o doğrultu onu kısır bir döngünün içine düşürmüştür. Çünkü özü bakımından salt kuramcı ve öykünmeci olan o doğrultu, Türk köylerinin geleceğini, Türk köylüsünün yönelimini gereğince öngörememiş, dolayısıyla Baykurt’un da geleceği açıkça görmesine engel olmuştur.

Konuyu biraz açalım: 1960’lı, 1970’li yıllardaki Türk köyleri de, o yılların Türk köylüsü de bugün artık yok. O yılların susuz, elektriksiz, yolsuz köylerinin tümünde bugün bütün bayındırlık yatırımları var, ama artık oralarda bir avuç yaşlı köylüden başka yaşayan hiç kimse yok! Dolayısıyla yirmi otuz yıl içinde yok olup giden bir kırsal kesim üzerine “kaba gerçekçilik” anlayışıyla yinelemeci bir ayrıntıcılıkla eğilmek Baykurt’a o dönemde ün, beğeni, alkış kazandırmış, ama yazarın gerçek büyüklüğünü bugüne yeterince taşıyamamıştır.

Bu savlarımızın doğruluğunu yazarın Kaplumbağalar romanında kolayca görebilirsiniz. Bu roman iki ana kesimden oluşmaktadır. İlk kesimde Ankara’nın bir köyü bütün yerel renkleriyle, “pitoresk” özellikleriyle, biraz da bıktırırcasına betimlenmektedir. O kesimi tümüyle bıkmadan okuyabiliyorsak, bu daha çok Baykurt’un pırıl pırıl öz Türkçesi, köylü ağzını iyi kullanması, çok sayıda çiçek böcek adları, vb. resimsel öğeler sayesindedir. Tekdüze köy yaşamı ve onun durmadan yinelenen yazınsal betimlenişi ikinci kesime gelince yerini gürül gürül akan türlü derelerin oluşturduğu büyük bir anlatı çağlayanına bırakmaktadır. Bunun çok yalın bir nedeni var: İkinci kesimde köylüler kentle (ilçe) eytişim içine girmişlerdir. Eşi görülmemiş bir çoğulluk ve varsıllık içinde pek çok anlatı yöntemiyle güçlendirilmiş bu kesimi okuyunca vereceğiniz yargı büyük olasılıkla şu olacaktır: Fakir, yaradılıştan gelen üstün yazarlık yeteneğini, ölçüsüzce üstlendiği güncel köy gerçeğini anlatma görevine kurban etmiştir! Yalçın Küçük “Türk edebiyatı, güncel olanın baskı ve kıskacından kurtulamıyor” (agy. 17) derken, kanımızca bu tür dönemsel güdülenmeleri yerinde bir tutumla olumsuzlamaktadır.

Dönemsel güdülenmeler yazarların yaratma özgürlüklerini ellerinden almakta, onların doğal yönsemelerini baltalayarak bakışlarını yapay doğrultulara gereğinden çok çevirtmektedir. Bu tür olumsuzlukları yapıtların adları da ele vermektedir. Örneğin Kaplumbağalar adı, söz konusu bu romana verilmesi pek de uygun olmayan bir addır, çünkü kaplumbağalar romanın sonunda köyü terk ederek simgesel bir göçü düşündürüyorlarsa da, romanın bütünlüğünü kuşatan bir ad değildir. Romanlara romanın içeriğiyle, konusuyla uyumlu olmayan adlar vermek bir olasılıkla yazarların düşünsel olarak kararsız kaldıkları, içyapıları ile kendilerine benimsetilen siyasal savlar arasında bocaladıkları dönemlere denk gelmektedir. Örneğin yaşamının son döneminde “yeni dünya düzeni” burgacına kapılan Yaşar Kemal’in son romanlarından Karıncanın Su İçtiği, şiirsel bir deyiş olmasının ötesinde romanın bütünlüğüyle hiçbir ilişkisi olmayan bir addır.

Kanımca bir yazarın doğal yönsemesi ile çevrenin ve dönemin de etkisiyle benimsemeye kendisini yönlendirdiği siyasal-düşünsel öğreti birbiriyle yeterince örtüşmediği durumlarda romanın içeriği ile adı arasında -ve / ya da başka dokularda- uyuşmazlık olabilmektedir. Fakir Baykurt, kendi döneminin köy ortamını, köylülerin yaşamlarını romanlarında, öykülerinde yazdığı yıllarda SSCB kaynaklı toplumcu siyasal öğretinin etkisine girmiş, ve dahası, Cumhuriyet devriminin ülkemizde öngördüğü ve uygulamaya başladığı yönetim biçimini ve çağdaşlaşma çabalarını küçümsemeye varacak denli de ileri gitmiştir.

Böyle olmakla birlikte, Fakir Baykurt toplumcu kalkınma düşüncesini benimsemişse de, yapıtlarında toplumsal sınıflar arasındaki savaşımı işlememiştir. Bu bakımdan Baykurt’u Marksist bir yazar olarak nitelendirmek şöyle dursun, onun “toplumcu gerçekçi” bir yazar olduğunu söylemek de doğru olmaz. Baykurt daha çok köy ortamını işlemiş olmasına karşın köylülerin kent yaşamındaki konum ve eylemlerini de ustaca anlatmış olması nedeniyle onu “eleştirel gerçekçi” bir yazar olarak nitelendirebiliriz.

Fakir Baykurt yapıtlarında toplumsal sınıflar arasındaki savaşımı işlemediği gibi, toplumsal tabakalar arasındaki çekişmelere de yer vermez. İşçi, köylü, memur, esnaf ve her türlü emekçiden oluşan toplumsal tabakaların hem kendi içlerindeki hem de tabakalar arasındaki ilişkilerini ve sürtüşmelerini yansız bir gözlemle izler. Ama hiç kuşkusuz onun gözbebeği gene de köylülerdir. Çünkü Kurtuluş Savaşı’na katılan, her türlü olanaksızlığa ve yoksunluğa karşın tarımsal, hayvansal ürünler vererek toplumu, ulusu besleyen kesim, köy emekçisidir, köylü-çiftçi kesimidir. Ne var kiyazarın köylülere karşı duyduğu bu içten sevgi, onun köylüleri eleştirmesine de engel olmamıştır. Köylüyü yaratıcı olmamakla, girişimci olmamakla, gündelik ev yaşamlarını iyileştirmeye çalışmamakla, tarla işlerinde kendiliğinden yeniliğe gitmemekle -üzülerek- eleştirir. Onun bu tür üzüntülerine köken olarak her biri halk çocuğu olan memurlar da eşlik ederler. Kent yaşamını iyi kötü özümlemiş olan kesim, özellikle memur tabakası, köylülerin nerede düğümlenip kaldıklarını açıkça görüp ayrıca buna da üzülür.

Peki, nerededir düğüm?

Kısaca belirtmek gerekirse, düğümün kökeni Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarına dek gider. O da şudur: Türkmen/Yörük boyları devletin yasalarına, yönetmeliklerine, yönergelerine hem akıl erdirememişler hem de onlara boyun eğmek istememişlerdir. Bu sürecin içine, Türk köylerinin somut yaşam koşullarını çağdaşlaştırıp iyileştirme girişimlerine devlet eliyle ağırlık verildiği özellikle 1950’li ve daha sonraki 1960’lı, 1970’li yıllar da girer. O yıllar Baykurt’un köy gerçekliğini roman ve öykülerinde işlediği yıllardır. Baykurt da Burdurlu bir Türkmen/Yörük olarak kendi budunsal soyunun suyundan gitmiş, Türk köylerinin çağdaşlaştırılması, bayındırlığa kavuşturulması girişimlerinin yasa, yönetmelik, yönerge, kurul, dernek vb. karmaşık devlet örgütü çarklarından geçirilmesinden çok, “bütüncül” [Fr. totalitaire) bir tutumla yürütülmesinden yana görünen bir siyasal eğilim içine girmiştir. 

Evet, şaşırtıcı görünebilir, ama doğrudur. Baykurt yazınsal yapıtlarında bireyci ve demokratik bir hukuk düzeninden yana görünmez, tam tersine, o, toplumcu ve bütüncül bir kalkınmadan yanadır. Onun bireyciliğe ve özelciliğe karşıt tutumu yaşamının son yıllarında yayımlanan öykülerine dek kesintisiz sürmüştür.

1990-2015 yılları arasında yazar, yazman ve düzeltmen olarak katkıda bulunduğum İstanbul’da iki ayda bir yayımlanan Türk Dili Dergisi’ne Baykurt’un Almanya’dan gönderdiği öyküler hep bu doğrultuda olmuştur. O doğrultuyu tek bir tümceyle özetlersek, şudur: Bireyin kurtuluşu ve yükselmesi demek, toplumun kurtuluşu ve kalkınması demek değildir.

Baykurt yalnızca bu toplumsal görüşünden değil, Türk dilinin arılaştırılıp varsıllaştırılmasındaki devrimci, ilerici tutumundan da ödün vermemiştir. Türkçenin arılaştırılıp dilin öz kaynaklarıyla varsıllaştırılması ülküsüne Almanya’daki Türkleri de ortak etmiş, onları Türk Dili Dergisi’ne sürdürümcü olarak kazandırmıştır.

Düşünsel, toplumsal ve sanatsal bir ülküyü son soluğuna dek her yönüyle sürdürebilmek tutkulu ve tutarlı kişilere özgü bir durumdur. Ülkemizde 1980’den sonra ürün veren yazarların çoğunun dilde ve ülküde nasıl savrulduğunu görünce tutkulu yazar ile gevşek eklemli yazar arasındaki ayrımları daha iyi görüyor, daha iyi anlıyoruz.

Sonuç olarak yazarlarımızı ve ozanlarımızı Türk yazınının ana yörüngesine yabancılaştıran yapay savrulmaların artık azalmasını diliyor, genç yazarlarımızın Fakir Baykurt’la tanıştırılıp buluşturulmalarını sevinçle karşılıyorum.

Kısacası, yazınsal geleceğimizden gene de umutluyum.

Ertuğrul Efeoğlu
Gerçek Edebiyat

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)