''...Anadolu'da yüzyıllarca karanlıkta bırakılmış köylerin birinden, Burdur'a bağlı Yeşilova ilçesinin Akçaköy'ündenim. Bu köyün taşlı dikenli yollarından yürüyüp gelmiş bir yazarım. Ailem anlatılamayacak derecede yoksuldu. Anam babam okuma yazma bilmiyordu. Evimizde bir tek kitap yoktu. Cumhuriyet beni götürdü, açtığı Köy Enstitüsü'nde eğitti, öğretmen yaptı; elime kalem verdi, yurdun yazarları arasına kattı.
 
Benden ve yazdıklarımdan yalnızca halk düşmanları hoşlanmadı. Kalemimi halktan yana kullandığım için bu kimselerin hışmına uğradım. Karalandım, suçlandım. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış. Ama 'Onuncu Köy'ler de var. Cezaevlerine düştüm, uzun uzun yargılandım; hepsinin sonunda beraat ettim. Yattıklarım yanıma kar kaldı.
 
''Ben bu dünyada çok çile çektim de, şöyle iyi bir gün görmedim.'' sanırdım hep. Yanıldığımı, öz yaşamımı yazıp bitirince anladım. Meğer güzel bir yaşamım varmış. Büyük atılımlar, aşamalar yapmışım, önemli işlere girip çıkmışım.
 
Ve ne çok dostum olmuş birbirinden iyi, güzel...''  
(Fakir Baykurt / Özyaşamından)
 
 
 
KÖY ENSTİTÜLÜ ÖĞRETMEN
 
''İçerdeyim Ankara-Kızılcahamam Cezaevinde
Sendikam kapalı
Notlarımı kitaplarımı aldılar
Aklım dışarıda ne yer içer çocuklar
Dişlerini sıka sıka nasıl sabreder arkadaşlar?" (*)
 
Fakir Baykurt'un, 1929'da Akçaköy'de başlayan yetmiş yıllık çetin yaşamı, Almanya'da Essen Üniversite Kliniği'nde son bulduğunda tarih 11 Ekim 1999'du.
 
Köy Enstitüleri'nden sırtladıkları ışığı, dere tepe demeden yoksul köy çocuklarına taşıyan o efsâne öğretmenlerden biri de Fakir Baykurt'tur.
 
Öğretmenlik yaptığı köylerde, halkından emdiği Türkçesiyle, okuyanların gözlerindeki sis perdesini aralayan öyküler, romanlar yazmaya başlamıştır. Yazdığı devrimci romanlar yüzünden kara tahtanın önünden alınıp, mahkemelere, tutukevlerine götürülmüştür. Yılanların Öcü'yle başlayan hakettiği ün, diğer romanlarıyla artarak sürmüş, gericilerin sürekli ve ağır saldırılarıyla başı dertten hiç kurtulmamıştır.
 
Öğretmenlerin meslek sorunlarını ülke sorunlarıyla birlikte ele almak, bu sorunlara çözümler üretmek için 8 Temmuz 1965'te TÖS'ü (Türkiye Öğretmenler Sendikası) 92 öğretmen arkadaşı ile kurmuş, TÖS'ün ilk genel başkanı seçilmiştir.
 
TÖS, Türkiye öğretmen mücadelesinin en büyük eylemini, yüz on bin öğretmenin katılımıyla (ülkedeki toplam öğretmenlerin yüzde 70'i) 15-19 Aralık 1969'ta, yine Fakir Baykurt'un öncülüğünde gerçekleştirmiştir. 12 Mart 1971 darbesinden sonra TÖS'e kapatma davası açılmış, sendikanın yöneticileri de tutuklanmıştır. Ünlü TÖS davasının 1 numaralı sanığı Fakir Baykurt'tur. TÖS'ün diğer yönetici öğretmenleriyle, tutuklu yargılandıkları bu davadan uzun yargılanmalar sonunda aklansalar da, gasp edilmiş haklarını geri almaları uzun yıllar sürmüştür...
 

 Taunus Tepelerinde gezinti

GÖÇMEN İŞÇİLERİN GÖÇMEN YAZARI
 
Yaşamın önceden kestirilemeyen akışı, Nisan 1979'da F. Baykurt'u yurdundan uzaklara, Almanya'ya savurur. Yazar bu göçünü,  Aydınlanmanın Işığında Sanat İnsanlarımız: Fakir Baykurt kitabındaki söyleşide şöyle özetler:
 
''Almanya'ya göçmek aklımın ucunda yoktu. 196O'larda orada çalışmaya başlayan işçilerimizi izleme isteği duydum. Bu da göçme anlamında değildi. Herkes göçse ben göçmezdim. Nasıl göçtüğüm karmaşık bir konudur. Anlatabilmek için kitap yazmak gerekir. Yazdım da; özyaşam kitaplarımın bir cildi bunu anlatır. Almanya'ya göçmemin görünen görünmeyen iki nedeni var: Biri can güvenliğimin yok olması. İkincisi de 1963'de, Almanya'da bir hafta aralarında kaldığım göçmen işçilerimizin yaşamını daha yakından gözleme isteği. Aralarına katılıp biraz yaşayacaktım. Olmadı; TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) başkanı seçildim. Sonra pasaport vermediler. Ancak Nisan 1979'da çıkabildim. Bu kez de dönüş yolları kalmadı. Yaşam oyuncak değil. İnsanın içi, çatlayacak bir sürü çekirdekle dolu. Bir yerde azıcık durdun mu kök salmaya başlarsın... Ben 1971'in 12 Mart'ında iki kez gözaltına alındım. Yargılanmam dört buçuk yıl sürdü. Sonunda aklandım. Ama yattığım yanıma kâr kaldı. Almanya'da yazınsal inceleme ve çalışmalarımı sürdürürken, şimdi Marmaris'te resim boyayan generalle arkadaşları 12 Eylül 1980'de darbe yaptılar. Dönsem tutuklanacağım. İçinde yazınsal sevdası olanlar için cezaevleri uygun yerler değildir. Bu koşullar yüzünden dışarıda kalışım uzadı. Yazılarımı, kitaplarımı Almanya'da yazdım. Yurdumda yitirdiğim öğretmenliğimi de burada sürdürdüm...'' (**)
 

Selçuk Ülger - Fakir Baykurt
 
Birçok eserine konu olmuş Ren ile Ruhr Havzası, onun kalemiyle ses vermiş suskun köylerimiz gibi on dört yıldır Fakir Baykurt'suz.
 
Öğretmenlik yaptığı okullar, anadil sevgisi aşıladığı göçmen öğrenciler, on dört yıldır yetim.
 
Romanlarında hüzünle akan Koca Ren, öykülerinde tıp tıp terleyen yorgun maden işçileri, şiirlerini dumanaltı eden Ruhr fabrikalarının yüksek fırınları hâlâ alışamadılar onsuzluğa.
 
Ya biz göçmen dostları, kitaplarının vefâlı okurları?
 
Kalemini, ''Hiçbir namuslu çaba, varsıl, mutlu azınlık için olamaz!'' diyerek sivriltmiş bu yüce gönüllü yazarımızı on dört yıldır artan bir özlemle anıyor, arıyoruz.
 

"Ailecek" kahvaltı
 
FAKİR BAYKURT HAFTAM
 
Fakir Baykurt'un erken tanıştığım kitapları, onu okuyan her köy çocuğu gibi benim için de bir okul olmuştur. Anadil sevgim, yazınsal yapıtlara yakınlaşmam, toplumsal sorunlarımızın ayırdına varışım onun kitaplarıyla başlamıştır.
 
Yıllar sonra Frankfurt'ta kucaklaştığım, dost olduğum yazarımızın, yurduna Almanya'da bir kliniğin penceresinden vedâ edişini anımsadıkça içim burkulur.
 
Ansızın yitirdiğim sevdiklerimi kırklı yaşlarımda daha çok anar, daha çok özler oldum. Yitirdiğimiz dostlarımızı, onlarla yaşadığımız güzel anılarla anımsamak özlemin yakıcılığını az da olsa dindiriyor.
 
Sevgili hocam Fakir Baykurt'u da, ölüm yıldönümlerinde daha yoğun bir şekilde anıyorum. Hatta son yıllarda, Ekim ayının bir haftasını 'Fakir Baykurt Haftam' ilan ediyorum.
 
Bu özel haftamda, onun bütün kitaplarını çalışma masama diziyor, gülümsediği portresini de duvardan indirip kitaplarının önüne yaslıyorum.
 
Her gün birkaç kitabına göz atıyor, önceki okumalarımda altını çizdiğim tümceleri, etkilendiğim bölümleri yeniden okuyorum. Özellikle, Yılanların Öcü, Irazca'nın Dirliği, Kara Ahmet Destanı, Tırpan, Kaplumbağalar, Onuncu Köy, Koca Ren, Yarım Ekmek, Yayla, Eşekli Kütüphaneci... sayfalarını her karıştırdığımda, içimi ilk okuduğum günün coşkusuyla dolduran Fakir Baykurt romanlarıdır.
 
Ayrıca, kitaplığımdaki Fakirt Baykurt eserlerinin hemen hepsi, onun evimizde konuk olduğu farklı günlerden, güzel anılarımızdan izler de taşır. Evimizdeki her konukluğunda, bir iki kitabına sevgi sözleri yazmış, konuk olduğu günlerin tarihlerini düşmüştür.
 
Okuduğum ilk romanlarının Tırpan ve Kaplumbağalar olduğunu ona çok sık söylemiş olmalıyım ki, Kaplumbağalar ve Tırpan'ın ilk sayfalarına beni duygulandıran sözler yazmıştır:
 
"Selçuk Kardeşim,
Yoksa sen Tozaklı Kır Abbas'ın torunlarından mısın?
Huyun suyun ona ne çok benziyor...
Seni, aileni, dünyanı çok seviyorum... Mutluluğun hep artsın, eksilmesin!.. 4 Şubat 98 ”
 
Tırpan'ın yeni baskısını bir gece imzalayıp yine gizlice kitaplığıma bırakmış:
 
"Canım Kardeşimin ilk okuduğu, benimse yazmayı bir türlü bitiremediğim roman: 'TIRPAN'...
Haydi git onun kitaplığına .. Ve bir köşesine sevgilerimle kurul...”
 
 
NOT DEFTERİMDE YAŞAYAN ANILAR
 
1995, Sonbahar: İlk Kucaklaşma
 
Frankfurt Merkez Tren Garı'ndayım. Saat 15.30. Duisburg treni perona yanaştı. Sevgili yazarım Fakir Baykurt'u getiren tren bu... Uluslararası Af Örgütü'nün Frankfurt yakınındaki bir kasabada düzenlenecek okuma ve sohbet etkinliğine çağrılı. Kitaplarından iki dilde bölümler okunacak bu akşam.
 
Almanya'da ilk aylarımdı, Koca Ren'i bir kez daha okumuş; yurtsama duygusuyla ona telefon açmış, duygularımı sıcağı sıcağına iletmiştim. Sevgi dolu sözlerle, adımı ve telefon numaramı not etmişti. ''Frankfurt'a okuma etkinliği için birgün mutlaka gelirim. Bunu sana önceden bildiririm'' sözü vardı. Üç gün önce beni çok sevindiren telefonu geldi: ''Yıllardır erteledik; hasret bitiyor! Yakında Frankfurt'tayım. Kucaklaşacağız, sohbet edeceğiz. Çağrılı olduğum etkinlik akşam saatinde başlıyor; ama ben erken geleceğim. 15.30'da tren garından beni alır mısın?..''
 
Bu ilk buluşmamız. Heyecanlıyım. Onu gözden kaçırırım telaşıyla, trenden boşalan insan selini dört gözle tarıyorum... Ve trenden indi. Sırtında açık renk pardösüsü, başında kasketi, elinde meşin bir valiz.
 
Hızla ona yaklaştım. Gözlerimiz buluştu. Gülümsedik. Gözleri hiç yaşlanmamış. Eski romanlarının kapağındaki diri, aydınlık bakışları hâlâ duruyor. Elindekileri yere bıraktı. Kollarını genişçe açtı; sımsıkı kucaklaştık... Kitaplarını tutkuyla okuduğum yazarım Fakir Baykurt beni yanıltmadı. Tıpkı, romanlarının o yüce ruhlu kahramanları gibi alçakgönüllü, sevgi dolu, sıcak bir insan.Tedirginliğim hemen geçti.
 
İçimden geçenleri ona sevinçle, heyecanla sıraladım:
 
"Aslında bu ilk kucaklaşmamız değil canım Hocam! Ben yıllardır okuduğum romanlarında hep kucaklıyordum seni. Koca Dumlu'da, Erle Yaylasında, Kalecik Bağları'nda, ondördünde ağaya satılan umarsız Dürü'nün eline, ' Dürü kızım, tam kalbine sapla bunu o namussuzun!' diye tırpan tutuşturan Uluguş'un köyü Kızılca'da... Şavşat'ın başı dumanlı Efkar Tepesi'nde... Sayayım mı daha; nerelerde kucakladım seni canım Fakir Hocam?"
 
(Duygulandı. Belli ki, Frankfurt'ta kendisini karşılayan 25 yaşındaki okuyucusundan hiç beklemiyordu bu sözleri... Gözleri doldu beni yanıtlarken...)
 
''Frankfurt Tren Garı'nda kocaman bir edebiyat ödülü daha aldım bugün. Yüreğimde taşıdığım en büyük, en anlamlı ödüller, senin gibi vefâlı okurlarımın, sevenlerimin böyle hiç ummadığım anlarda elime tutuşturuverdiği ödüllerdir. Teşekkür ederim...'' dedi.
 
Yerden valizini aldım. Elini omzuma attı. Ağır ağır arabamıza yürüdük. Okuduğum her romanından sonra, sevgisi yüreğimde büyüdükçe büyümüş yazarım Fakir Baykurt'layım.
 
İçim özlemle, yıllardır ona söylemek istediklerimle doluydu.
 
Evimize geldik. Yaşam yoldaşım ve üç yaşındaki oğlum çiçeklerle karşıladılar onu. Yemek masamız hazır. Oğlumu kucağına alıp yemek masasına oturdu. Sevgi çemberi genişleyince, mutluluğu daha da arttı. Sohbetimiz, sorularımız bitecek gibi değil! Ertesi gün de bizimle olmasını, bizde kalmasını istedik.
 
Bakışlarımızdaki içtenliği ve ısrarı hemen sezdi:
 
''Sizinle konuşacaklarımız belli ki çok birikmiş; akşama kadar bitiremeyiz! Madem yüreğiniz gibi evinizin bu yalın güzelliğini de açtınız bana, tamam; konukluğu uzatıyorum, yarın da sizinleyim... Güzel yemeklerimizi soğutmayalım şimdi abim!"
 

 Burak Anıl - Fakir Baykurt

İKİNCİ GÜN
 
Dün akşam Bad Hombug'taki etkinlikte biz de dinleyiciydik. Eyalet gazete ve dergilerinin Alman muhabirleri, Fakir Hoca'ya ısrarla, Türkiye'nin, yazarını çizerini vuran, öldüren, hapseden bir ülke olmaktan ne zaman kurtulacağı sorularının etrafında döndüler... Bir ünlü yazarın sanatını, yazdıklarını anlatacağı yerde, gerici zorbaların hışmından nasıl kurtulabileceğimizi anlatmak zorunda kalması üzüntü vericiydi.
 

Sıkı bir yürüyüş öncesi...
 
Kahvaltıda sıcak sohbetimiz sürdü. Burak Anıl'la (oğlum) iyi anlaştılar, biraz yastık dövüşü oynadılar. Daha sonra oğlum ona 'Bruder Jakob' (Jakop Kardeş) şarkısını söyledi. Şarkının, ''ding, dang, dong..'' bölümünü birlikte seslice söylediler.
 
Yıllardır yurdundan, ustası olduğu dilinden uzaklarda yazan bir yazar olarak karşılaştığı sorunları sorduk. Mutlu muydu Almanya'da?
 
Sorumuza şaşırdı: ''Bu sorunuz beni çok şaşırttı ve sevindirdi çocuklar.'' dedi ve devam etti:
 
''Her gittiğim yerde, toplantılarda, okumalarda, düğünde dernekte hemşehrilerimiz bin bir türlü dertlerini dinlerim, dertlerine derman olmaya çalışırım yazdıklarımla, anlattıklarımla... Yazmaya sevdalı göçmenler de aynı. Ayaküstü, elindeki bir şiirini, öykülerini okurlar, okuturlar bana... Sabırla dinlerim, onalrı yüreklendiririm. Fakat, sizin evde tam tersi oldu bugün... Genel kanı şudur: Fakir Baykurt'un ne derdi olacak, kocaman yazarın derdi mi olur! O, bizim dertlerimize derman olmak için yazar olmuştur!.. Doğrudur; yurdumuzun, göçmen işçilerimizin sorunları da, dünyanın öte ucundaki sorunlar da benim sorunumdur tabii ki... Fakat, göçmenliğin ağır yükleri onlar kadar benim de sırtımda. Dil zorluklarını, geçim zorluklarını ben de yaşadım, yaşıyorum. Yetişmek istediklerim, yazmak istediklerim var; ama yetişemiyorum hepsine... Burada zaman daha bir hızla akıyor, trenleri, otomobilleri gibi hızlı...''
 
''Öyleyse iyi ki sormuşuz siz şaşırtan bu sorumuzu; bu soru sizi evimize yeniden konuk eder sanırım hocam.''dedim. Güldü: ''Evet artık Frankfurt'ta iki kardeşim, bir de torunum var. Çok iyi günlerde buluşacağız, güzel anılar yaşayacağız...''
 

 30 NİSAN 1997
 
Bu sabah evden erken çıktık. ''Program yoğun bugün, yorulmak yok, proğrama itiraz etmek yok!'' dedim yolda. Hocam hemen olurladı: ''Misafir ev sahibinin eşeğidir enişte, nereye sürerlerse oraya gider!''
 
Hep birlikte, Frankfurt'un akciğeri sayılan Taunus bölgesindeki ormanlıklara geldik. Alaçamların, ulu çınarların, kayınların ardına gizlenmiş eski hisarları, müzeleri gezdik; yorulduk. Uzunca bir mola verdik. Hazırladığım gezi proğramı biraz aksıyor bu uzun molalar yüzünden. Ama belli etmedim bunu. Fakir Hocam'la yere devrilmiş kalın bir ağaç gövdesine oturduk. Ormandan esip gelen ilkbahar rüzgarını ve kuş cıvıltılarını dinliyoruz. Heryer yemyeşil.
 
Kendi kendine konuşur gibi anlattı:
 
''Böbreklerindeki rahatsızlıktan dolayı 1930'larda Frankfurt'a, özel bir kliniğe gelen Ahmet Haşim, burada tanıştığı bir Türk'ün Taunus tepelerinin yakınındaki evinde konuk olmuş. Frankfurt Seyahatnamesi'nde, 'Sonbahar' başlığı altında, bu bölgenin kızıllaşmış, kuru güz yapraklarını hayranlıkla ne güzel anlatır.''
 
''Güzün de geliriz hocam, altın yaprakların üzerinde yürürüz.'' dedim, ''Ahmet Haşim'e yetişemedim; ama Fakir Baykurt'a yetiştim şükür!..''
 
Mutlulukla güldü. ''Uzun yıllardan, uzun yollardan sonra buluştuk sizinle... Tabii daha çok geleceğiz, buluşacağız, sağlığımız, ömrümüz elverdikçe.'' dedi.
 
*
 
Göçmenliğin zorluklarından konuştuk. Bir ara dalıp gitti düşüncelere. Anadolu köylerinde yitirdiği birşeyleri sanki Taunus tepelerinde arar gibiydi gözleri... Öğretmenlik yaptığı Hafik'ten (Sivas) , Şavşat'tan(Artvin) bazı anılarını anlattı... Sonra, bir kitabına isim olmuş, 'Efkar Tepesi'ne getirdi lafı:
 
''İçini efkar basınca bu tepeden bak, nereyi özlüyorsan orayı görürsün hocam, efkârın diner, derdi Şavşatlılar Efkar Tepesi için... Ben de bungun günlerimde Efkar Tepesine çıkar, Akçaköy'me, geride bıraktıklarıma bakardım... Oysa, şimdi bu tepelerden bakıyorum da, özlediğim yerleri, özlediklerimi göremiyorum abim...''
 
Bir kez daha gördüm ki; yursever bir yazarına bir ülkenin yapabileceği en büyük kötülük, onu yurduna uzaklardan bakmak zorunda bırakması.
 
Konsoloslukta Fakir Hoca'ya Türkçe Dersi (1997, Sonbahar)
 
Fakir Hocamın Akçaköy'e annesinin adını taşıyan bir kitaplık kurma planından haberdardım. 'Elif Nine Kitaplığı'. Bu sabah bu konudaki sıkıntılarından söz etti. Bitmez bürokratik engeller yüzünden kitaplığın açılması uzuyormuş. ''Yurdumuzda bu işler hâlâ zor, binlerce kitabını, köydeki evini kitaplık için bağışlamakla bitmiyor bu işler abim'' dedi. İşlerin daha da uzamaması için Burdur'a bir dostuna hızla vekâlet yollaması gerekiyordu. Sıkıntısından biri de buydu. ''Hocam bundan kolay ne var. Konsolosluk parkın öte yanı, gezerek gidelim, hemen halledelim.'' dedim. Konsolosluğun evimize bu kadar yakın olduğunu bilmiyordu. Çok sevindi. Çayımızı içtik. Yola çıktık. Konsolosluğun önü insan seli. Kuyruk yollara taşmış. Yola çıkmadan aklımda konsoloslukta çalışan Attila Toprak Ağabeyim vardı. Nikah işlerine bakıyor. Göçmen Türkler onu çok seviyor. Attila'nın kıydığı nikahlar sağlam oluyor, diyorlar. Bizim nikahımızı da o kıymıştı. O günden beri dostuz. Hem Fakir Hoca'nın kitaplarını ruhuna girerek okur. Kaplumbağalar'ın yazıldığı coğrafyada doğmuş, Kır Abbas'ın esaslı torunlarından! Alman dili-edebiyatı okumuş. Duysa yazarımıza gereken saygıyı gösterir, halleder işini. Kısıtlı zamanı vekâlet beklemekle geçmesin diye, Fakir Hoca'ya Attila abiyi haberdar etmekten söz ettim. Önerimi kabul etmedi. ''Bekleriz, herkes bekliyor, hem öykülerime malzeme çıkıyor bu beklemelerde'' dedi. ''İyi, güzel de hocam, başka devletler, bırak konsolosluk kapısında bekletmeyi, yazarını çizerini el üstünde tutuyor. Yere göğe sığdıramıyor. Yeteri kadar içerde yatırmışlar seni zamanında sağ olsunlar! Konsolosluk kapısında olsun bir sayfa belge için bekletmesinler yaşlı yazarlarını...'' dedim. Dinlemedi bile.
 
Kapıdan numara aldık. Neyse ki Noterlik'te çok sıra yok. Sıramız çabuk geldi. Noterlik işlemlerine bakan, piposu ağzından hiç düşmeyen, konuşkan, şakacı, sevimli bir memur var: Ümit Bey. Hem yurdunda, hem yaban ellerde itilip kakılmış göçmeler, onun odasına girince şaşıp kalıyorlar. Güleç, çalışkan, olumsuz yanıt vermeyen biri. İçeriye girdik; dostça selamladı Ümit Bey bizi. Yazarımızı doğal olarak tanımadı. (Oğlu Tonguç ağabey, öğrenciyken bir Alman arkadaşıyla Fakir Hoca'yı tanıştırmış. Alman arkadaşının, mesleği nedir babanın sorusuna, 'yazar' yanıtı verince, Alman arkadaşı: ''Baban yazar'dan çok 'Gastarbeiter'lere (misafir işçilere) benziyor Tonguç.'' demiş. Hocam, ne mutlu bana; ardına düşüp öykülerini, romanlarını yazdığım emekçilerimize, maden işçilerimize benzetilmekten daha güzel bir şey olur mu bir yazar için bu dünyada!.. diye sevinçle anlatmıştı... O yüzden Ümit Beyin tanınmaması da doğal.)
 
Fakir Hoca'nın gereksindiği özel bir vekalet. Ümit Bey'in masasındaki hazır, basmakalıp vekâletler gibi değil. Özel tümceler, vurgular içermesi gerekiyor. Ümit Bey'e durumu özetledi. Ama Ümit Bey hukukçu değil, bu işi üstlenmiş, göç yolda düzeliyor... Bilgisayardaki basmakalıp vekaletlerin hiçbiri, hocamın gereksindiği vekâletnameyle örtüşmedi. Fakir Hoca, öyleyse biz şöyle diyelim, diye tam tümce kurmaya başlıyor; Ümit Bey, '' Dur efendi abicim öyle olmaz! Vekaletname bu!' diye kesiyor... Sonra başlıyor, öznesi, yüklemine kilometrelerce uzakta tumturaklı, anlaşılmaz Arapça kelimelerle manzumeler yazmaya. Fakir Hoca kibarca yeniden araya girip: '' Konuttan kitaplığa çevrilmiş bu yapının, tapudaki zorunlu işlemlerini...'' Tekrar kesiyor Ümit Bey, piposundan bir nefes alıyor: '' Olmaz ağabeyim, cümle öyle olmaz!.. Şöyle olur: İş bu mesken, kütüphaneye devrolunması icabıyla...''
 
Hocam, ekşi erik yer gibi, Ümit Bey'in tümcelerini dinliyor. Ne kadar sabırlı. Kırk yıllık Öğretmenlik! Dile kolay!.. Neyse orta yol bulundu, zar zor vekâlet yazısı hazırlandı. Onay ve ödeme için Fakir Hocam başka bir odaya geçti. Ümit Bey'e, Attila abiyi sordum. İzinliymiş. Onu tanıdığımı öğrenince daha yakın davrandı; yüz buldum ben de:
 
''Ümit Bey, vallahi burdan çıkınca Ankara'ya mektup yazıp, size 'Dışişleri Bakanlığı Üstün Hizmet Madalyası' verilmesini isteyeceğim", dedim. Piposunu tüttüre tüttüre gülerek sordu: ''Keh keh, ne için?"
 
- Onlarca kitap yazmış, kitapları başka dillere çevrilmiş ünlü bir yazardan çok daha iyi tümceler kurdun, şaşırttın adamı! İşte noter dediğin böyle olur, dedirttin.
 
- Kimdi ki o?
 
- Fakir Baykurt!
 
- Deme!!! Şu bizim... Yılanların, Baykurt'u mu?..
 
- Evet! Tüh! Ayıp mı ettik koca yazarımıza, ne yaptım ben!
 
- Yok, ayıp etmediniz; vekâletnameyi ne güzel hazırladınız birlikte....''
 
Fakir Hoca içeri girdi. Ümit Bey piposunu bıraktı masaya. Ayağa kalktı, bir kusurumuz olduysa özür dilerim değerli yazarımız, işler başımızdan aşkın, kafamızı kaldırıp bakamıyoruz ki, kim geliyor, kim gidiyor, gördüğümüz bile yok!
 
''Olur mu, uğraş vermeniz, insanlara güleryüzle yaklaşımınız ne güzel! Teşekkürler ederim!'' dedi, Fakir Hoca.
 
Dostça el sıkıştılar, kapıya kadar uğurladı Türkçe öğrettiği yazarını Ümit Bey..
 
 
4 Şubat 1998
 
Akşam yemeğimizi güzel sohbetimizle uzattık. Sohbet ederken bir yandan masaya serdiği notlarına göz atıyor Fakir Hocam. Bir ara elindeki kağıt tomarının birazını bana uzattı. Yeni roman çalışmasının taslağı.(Eşekli Kütüpaneci). Birlikte bir Kapadokya gezisi planımız vardı. Memleketim İncesu'da, ortaokul, lise yıllarımda onun romanlarını okuduğum kırlarda, üzüm bağlarında gezecek, oradan Ürgüp'e geçecektik. İlk o zaman söz etmişti bu roman taslağından.
 
''Bir de sen göz at abim! Yanlış bir kelime, tümce bulursan hemen imle renkli kalemle!'' dedi. Yüzüne baktım, alay eder gibi bir hali yok! Şeyhinin önünde eğilip, ona mahcup gözlerle bakınan bir şakirt gibi:
 
''Estafurullah hocam!'' dedim, '' Senin yanlışın mı olur; olsa bile bunu ben nasıl bulayım?''
 
Ciddi bir sesle yineledi:
 
''Dilbilimci ya da yazar olmak gerekmez bunun için; o yüzden sakınma, bir oku hele! Ben her okuduğumda hatalar buluyorum. Koyduğum imlerden çiçek tarlasına döndü sayfalar. Yabancı bir göz, bir metnin yazarından daha iyi görür hataları.'' dedi. Elime aldım uzattığı kağıtları. Gözlerimi ayırdım, dikkatle okudum. Amacım hata bulmak falan değil. Bu yeni romanının elimdeki kısmını okumak. Çünkü, romanda geçen olaylar gerçek. Birlikte gidemedik ama, bu romanı için o, birkaç kez Kapadokya yolculuğu yaptı. Hatta, Ürgüp Belediye Başkanı Kürşat Numanoğlu ona bir rozet takmış. Peribacaları var rozette. Bize gelirken hep o rozeti takıyor, bana gösteriş yapıyor. Gülüyor.
 
Eşekli Kütüphaneci romanı, Yunanistan'ın Larisa kentiyle, Ürgüp arasında geçiyor. Romanın kahramanı ataları Ürgüplü olan bir Yunan genç ve Ürgüp'ün ünlü Eşekli Kütüphanecisi Mustafa Güzelgöz. Ününü ilçemdeyken çok duymuştum. Kitüphaneye gelemeyen, kitaplara uzaktan bakan çocuklar, gençler okusunlar diye heybesine kitap doldurduğu eşeğe binip köylere kitap taşıyor.
 
Bir ara, okuduklarımın verdiği coşkuyla, ''Eğer bir hata bulursam, Fakir Baykurt'un bu romanının düzeltimini ben yapmıştım, çok yanlış vardı, sayemde giderdik!'' diye böbürlenerek anlatırım Ürgüp'teki tanıdıklara hocam!' dedim. Güldü: '' Tamam, hataları bul, düzelt yanlış basılmasın da, benden sana izin; dilediğin kadar anlat İncesu'da, Ürgüp'te! Hatta anlatmakla kalma; bir an önce kalemini güçlendir, bir yerlerde de yaz!''
 
Bir küçük ricada bulundum roman notlarını okurken:
 
''Hocam, madem Erciyes'in, Topuz'un eteklerine kadar bir Fakir Baykurt romanı geldi, bu roman bizim İncesu'yu es geçmesin! Hem Ürgüp eskiden İncesu'ya bağlı küçük bir beldeydi...'' dedim.
 
Gözlerini okuduklarından ayırmadı; Yanıt da vermedi.
 
Lüzumsuzluk ettiğimi anladım, üstelemedim... (***)
 
 
5 ŞUBAT 1988
 
Akşamüstü evimizin bitişiğindeki Grüneburgparkta yürüyoruz. Muzaffer Yenge ve eşim önden gidiyorlar. Hocamla biz sohbet ederek arkalarından... Bir ara Fakir Hocam, bir dakika, diyerek parkın ortalarındaki çok yaşlı ağaçlardan birine doğru yürüdü, önünde durdu ağacın. Birkaç dakika ses vermeden ağacı baştan aşağı saygıyla süzdü, ağacın yaşlı gövdesini okşadı... Sonra bir başka ulu ağacın önüne yürüdü. Yine benzer bekleyişini aynı sessizlikte sürdürdü... Meğer, ulu ağaçların önünde saygı duruşunda bulunma gibi bir huyu varmış. Bilmiyordum, Muzaffer Yengeden öğrendim. (Başka yerlerde, birkaç kez birlikte saygı duruşunda bulunduk ulu ağaçların önünde hocamla.)
 
Akşam yemekte ve yemekten sonra saatlerce yazınsal türler üzerine aydınlatıcı şeyler anlattı. Bazı romanlarına, öykülerine esin vermiş yaşanmışlıkları yazarının ağzından dinlemek çok güzeldi.
 
Yılanların Öcü'nün not toplama ve yazım sürecinin beş yıla yakın sürdüğünü duyunca, inanamadım.
 
Öğrenciyken, Sabahhattin Ali'ye mektup yazmaya oturup, bu mektup yazılır mı koca Sabahattin Ali'ye, bu gider mi o büyük yazara, diye diye onlarca mektup kağıdını buruşturup içi yanarak çöpe attığı, ona lâyık bir mektup yazmanın olanaksız olduğunu düşündüğü günleri ayrıntılarıyla anlattı.
 
Zaman nasıl geçti, nasıl gece yarısı oldu anlamadım.
 
 
Üç İstek. Şubat 1998
 
İncesu'dan getirdiğimiz özel pekmeze ceviz bandırıp yiyoruz. Bu fikrim çok hoşuna gitti hocamın. Bir 'Aferin' aldım bugün ondan. Sordu: ''Bu akşam okuma saatimi iptal ettim. Tembellik hakkımı kullanıyorum. Bir isteğin var mı benden?''
 
''Olmaz mı isteğim, var'' dedim, '' Ama bir değil, üç isteğim var. Masallarda hep üç istek olur!...''
 
Pekmeze bandığı cevizi ağzına attı, ''Neymiş isteklerin; buyur dinliyorum abim!'' dedi.
 
- Yapacak mısın ama, söz mü? Yanıt vermedi. Devam ettim:
 
-Şu yirmi çeşit üzümden yapılmış İncesu pekmezinin hiç mi hatırı yok hocam!'' dedim. O arada elimdeki iri ceviz parçasını pekmeze bandırıp uzattım ağzına.
 
-Tamam söz! Ama makul şeyler olsun, mahcup olmayayım! dedi. Başladım saymaya isteklerimi:
 
''Birinci dileğim: O cüzdanındaki siyah beyaz vesikalık fotoğrafını bana armağan etmendir!''
 
(Üşenmeden kalktı, ceket cebindeki cüzdandan, fotoğrafı çıkardı, arkasına '' Selçuklarıma...'' yazdı, imzaladı, uzattı: ''Buyur!'')
 
''İkinici isteğim: Bir bilim dergisinde okumuştum(!), sevdiğimiz yazarların kafasına kafamızı sürtünce, yazarlık yeteneği okura da geçiyormuş, dedim. Kafalarımızı şöyle yaslayalım, birbirine sürtelim. Yazarlığından bıcımık bana da geçsin... Kafa kafaya verdik. Başladım kafasına kafamı sütmeye...(Bu arada karım fotoğrafımızı çekti.)
 
Muzaffer Yenge, arada elindeki örgü işini bırakıp gülmeye yakın bir yüzle maskaralıklarımıza bakıyor. Fakir Hocam, kafasını kafama istekle sürtereken bir yandan da, sanki istemediği bir şeye mecbur edilmiş bir tonla sesleniyor: '' Muzaffer, Senar, bakın kurt kocayınca kuzunun nasıl maskarası oluyormuş, görün!''
 
Sonra da bana fısıldıyor: Enişte zamanında haberim olsaydı bu bilimsel (!) buluştan, rastladığım bütün büyük yazarlarımızın kafasına sürterdim kafamı. Geç öğrenmek ne kötü!.. (Gülüyor)
 
Son dileğimi, beni beklemeden o sordu.
 
Söyledim: '' Geçenlerde oğlumun saçını kesmek için makas takımı aldık ucuzluktan; saçım kaşım uzadı, dedin dün Muzaffer Yengeme, duydum... O makasları, ince tarakları ilk sende denesem nasıl olur? dedim.
 
(İçimden, bunu kabul etmez diye geçirmiştim. Yanıldım.)
 
Doğruldu kalktı. '' Haydi öyleyse!'' dedi.'' Berberliği nasılmış bir görelim eniştemin.''
 
Banyoya sandelye götürdüm. Önüme oturdu. İlk kez birini traş ediyorum. Yeni makası, tarağı paketinden çıkardım. Sordum:
 
'' Nasıl olsun tıraşın hocam!'' Kel yeri gösterdi:
 
''Enişte üst taraf öyle kalsın, sadece kenarları kes!''
 
Acemi makas şıkırtılarıyla başladım saçlarını yavaş yavaş kesmeye.
 
 
Havalimanı Taksi durağında
 
Türk taksi sürücüsü meslektaşlarımdan bazıları bana kırgın sözler ediyor: ''Fakir Baykurt Hoca Frankfurt'a gelip gidiyor, sizde kalıyor, hiç haber etmiyosun, bizimle tanıştırmıyorsun. Nasıl arkadaşlık seninki!''
 
En çok kızan, çıkışan da Hafikli Hasan Taşkın abi: ''Tahir (Fakir) Baykurt benim İlkokul öğretmenim. Sor bir,  anımsıyor mu beni. Bir piyeste bana başrol vermişti. Beni öyle yüreklendirdi ki, oynarken sesimle sahneyi inletmiştim, bütün Hafik aylarca beni konuşmuştu. Eğer gelecek sefer geldiğinde de beni Tahir Baykurt öğretmenimle buluşturmazsan, vallahi artık konuşmam seninle...''
 
Dün otururken, Hocam Hafikli Hasan Taşkın'ı tanıyor musun? diye sordum. ''Aman! Hasan!'' dedi, özyaşam öykümde tam Hafik'e ilişkin bölümdeyim. Hasan öğrencimdi. O da var Hafik anılarımda. Tanıyor musun Hasan'ı?''
 
''Meslektaşız, eski taksicilerden Hasan ağabey", dedim, ''Hatta seni çok görmek istiyor, öğretmenimi çok özledim, diyor. Kitaplarınızı okuyan diğer meslektaşlarım da bana kızıyorlar, söyleniyorlar. Fakir hoca senin tapulu malın mı, bencillik ediyorsun, geldiğinde buluşalım, bir kahvemizi içsin'' diyorlar. '' Hadi kalk hemen gidelim!'' dedi.
 
Bindik taksime. Yolda Hasan'dan anlattı: ''Çok yoksullardı Hasangil. Gerçi o yıllarda kim varsıldı ki!.. Hasan'a başrol vermiştim piyeste. Rolü gereği siyah elbise gerekti; babasına söyleyemedi korkudan. Hocam sen git de, dedi. Evlerine ricaya gittim, bir elbise alsınlar Hasan'a, diye. Evlerinin içini, bir bölük çocuğun o yoksulluğunu görünce vazgeçtim söyleyeceklerimden.
 
Okul Müdürümüz Mustafa Beyin elbisesinin paçalarını kollarını büküp giydirmiştik Hasan'a piyeste. Piyes bitti, Hasan elbiseyi teslim etmemiş müdüre. Hafik'in tozlu yollarını paçasıyla süpüre süpüre gezmiş, Mustafa Bey'in elbisesiyle birkaç gün sevinçle. Mustafa Bey'in, bir maaşına diktirdiği elbiseyi zar zor aldık Hasan'ın elinden! Kaçıyor, ağlıyor bir süre daha kalsın diye...''
 
Havalimanındaki taksi durağına geldik. Yola çıkmadan haber ettim ulaşabildiklerime. Hasan Taşkın Abi koşarak geldi bizi görünce. ''Tahir Hocam, canım hocam!'' diye ağlayarak sarıldı Fakir hoca'ya. Fakir Hoca'da ağladı... Hatta, sigara içmediği halde, bir sigara bul bana abim, dedi. Buldum. Hüzünle çekti sigarasından.
 
Hasan'a,''Özyaşam kitabımda sana da yer verdim Hasan!'' dedi, Mustafa Bey'in elbisesiyle ne güzel piyes oynamıştın!'' Hasan Abi utandı biraz. '' Evet hocam oynamıştım.'' dedi.
 
Hasan'ın sınıf arkadaşlarından, diğer öğretmenlerinden, Hafik'ten bilgiler aldı, not defterine işledi onun anlatttıklarını. Ardından geleceğimizden haberdar olan diğer taksi sürücüleri, Aydınlı Bilal Göktaş, ressam Muzaffer ağabey, Kalecikli Muharrem, Çorumlu Şeref, Yozgatlı Mehmet Şöhret, 12 Eylül'ün Almanya'ya savurduğu taksi sürücülüğü yapan bazı öğretmenler, diploması tanınmayan mühendisler sökün ettiler taksi durağının kantinine.
 
Kimi okuduğu bir Fakir Baykurt romanından bir kahraman adı söylüyor, kimi onun yazarlığına ilişkin düzeyli laflar ediyor, kimisi Türkiye'deki siyasi iklim ne zaman düzelecek, gericilikle nasıl baş edilecek, diye soruyor.
 
Hocam, bana döndü: Sen beni taksi durağına değil, bir akademiye getirmişin meğer abim...
Burası bir okul gibi.
 
 
24.01.1999
 
İçkiyle arası yok Fakir Hocamın. Meğer küçükken çok ağır bir zehirli sıtma geçirmiş. ''Nasıl yaşamda kaldığıma hâlâ şaşarım'' diye anlattı o günlerini. Ciğerleri de sorunlu. Bazen içerse de, onun deyimiyle, ''Bıcımık'' içiyor.
 
Ama bu akşam soframızda Ren kıyılarından gelen iyi bir Rheingau şarabı var. Şarap, Almancaya çevrilmiş bir romanını imzalayıp armağan ettiği, uzunca sohbet ettikleri, doksanına merdiven dayamış varsıl biri olan ev sahibimizden geldi... (Bizden ve yardım vakıfları kurup, kliniklere milyonlar bağışlayan ev sahibimden bahsettiği bir yazısı, 'Sora Sora' köşesinde ''Bu Eller Neden Varsıl'' başlığı altında 1997 yılında Evrensel'de yayımlanmıştı.)
 
Israrla, ''Bu akşam bu şarabı birlikte içelim'' dedi. Ben, ''Sana hediye geldi; açmayalım, lütfen Duisburg'a götür hocam!'' dedim. Açmam için ısrar etti. ''Günah benden gitti öyleyse!'' deyip, açtım şişeyi.
 
Ve böylece sohbetimiz daha da güzelleşti.
 
Birazdan yola çıkacağız. Tren garına götüreceğiz onu. 20.30 treniyle Duisburg'a, evine uğurlayacağız.
 
Oğlum teyzesinde. Onunla öğleyin vedalaştılar.
 
Yüzünde mutlu, esrik bir gülümseyişle kalktı yemek masasından. Usul usul mutfağa geçti. Köşedeki tabureye oturdu. Karımın, ona yol için özenle hazırladıklarını mutlu gözlerle, hiç karışmadan sesizce izledi.
 
''Sessizleştin Hocam'' dedim. Yine ses vermedi. Ben de esriktim.
 
İçeri gidip kitaplığımdan onun şiir kitabı, 'Bir Uzun Yol'u alıp geldim. Sevdiğim bir şiirini okumaya başladım: ''DÜNYA İSTERİM''
 
''Bir dünya isterim bütçesi tek
Meclisini ülkelerin çocukları doldurmuş
Dağıtmışlar orduları savaş yok
Top yok, tank yok, bıçak bile yok
Bir makine bulunmuş ekmeği kesmek için.
Biraz asker biraz polis kışlalarda
Binde bir gelen yersarsımlarında
Su baskınlarında yangınlarda kalanları
Kurtarmak için...
/.../
Şiirini sanki ilk kez dinliyormuş gibi, gözünü mutfak duvarda bir noktaya dikip uzun şiirini bitene dek dikkatle dinledi. Şiir bitince gözlerime baktı; göz kapaklarıyla teşekkür etti.
 
Hepimiz duygu yüklüydük...
 
*
 
Merkez Tren Garı'na geldik. Onu ortamıza aldık. Kolumuza girdi. Duisburg treninin kalkacağı perona doğru, birkaç gündür yaşadığımız güzellikleri birbirimize anlata anlata ağır ağır yürüyoruz. Daha vaktimiz var.
 
Birden coşkuyla, '' Ben bu akşam çok mutluyum çocuklar!'' dedi, '' Beni sınırsız mutlu ettiniz. Sağolun, varolun!..''
 
''Almanya'da yapıtlarımı basan yayınevi sahiplerinin evlerine uğrarım bazen. Çoğunun yaşamı varsıldır. Alttan ısıtmalı, üstten soğutmalı evlerde oturur bazıları. Arada uğradığımda, 'Biz yazarlar yıllardır gece gündüz yazıyoruz, çiziyoruz, kitaplarımızı basanlar kadar varsıl bir yaşam süremiyoruz; bu nasıl bir iştir ha dostlarım!' diye takılırım onlara... Ama siz öyle söylendiğime bakmayın!.. Durumumdan hiç şikayetçi olmadım yaşamım boyunca. Biz yazarların da, kentlerde, köylerde, her köşede tanıştığımız, tanışamadığımız birbirinden güzel dostları, okurları var bilirim. Evlerinde, evimdeymişim gibi gönül rahatlığıyla uyuduğum, tren garlarında beni sevgiyle karşılayan, hüzünle uğurlayan yarı yaşımdaki Senar'larım, Selçuk'larım var!..
 
Ben bu akşam çok, ama çook mutluyum çocuklar!..''
 
Treninin kalkış saati geldi. Tam binerken kapıdan geri indi; bir kez daha sımsıkı kucaklaştık. Gözyaşlarımızı gizleyerek bindirdik Fakir Hocamızı trenine.
 
Tren hareket edip, gözden uzaklaşana kadar, yolluğuna koyduğumuz İncesu cevizlerini, kuru kayısıları, peynirli poğaçaları bez torbasından çıkarıp çıkarıp çocuksu bir mutlulukla bize gösterdi; yolda hepsini yiyeceğim, sizi anacağım, diye seslendi pencereden.
 
 
Essen Kliniğinde Son Vedalaşma / 6 Ekim 1999
 
Benim dileğim
Yüz yıldan fazla yaşamak değil
Bir küçük dileğim var halkımdan
Mutlu olduğu o güzel mevsimde
Bir türkü süresi anımsanmak
Onu da paşa gönlü bilir.
 
Fakir Hoca'nın, Türkiye'de uzunca kaldığı bir yıl oldu 1999. Birkaç kez Burdur'dan, İstanbul'dan kart yolladı. İyi olduğu ve oğlumu bizi çok özlediği yazılıydı. Eylül ayında Türkiye'den Almanya'ya geri dönüşü, hastaneye yatışı ve ölümü arasında sadece birkaç hafta vardı. Bu arada biz ev taşımayla uğraşıyorduk. Bir süre telefonumuz kapandı. Düzenli haberleşemedik. Hastalığının çok ciddi olduğunu, yaşam yoldaşı Muzaffer Yengemizin telefonuyla öğrendik. Muzaffer Yenge, bitkin bir ses tonuyla, ''Nerdesiniz oğlum, kızım; bütün dostlarının, sizlerin adlarını sayıklayıp duruyor günlerdir klinik odasında.'' diye haber verdiğinde, Fakir Hocamız artık yaşamının sonuna çok yaklaşmıştı.
 
Essen Üniversite Kliniği'ne vardığımızda, odasının kapısında ailesi ve dostları vardı.
 
'' Geliyorlar mı, ne zaman, diye hep sizi sordu düne kadar...'' dedi, Muzaffer Yenge ve boynumuza sarıldı gözyaşlarıyla.
 
''Artık bilinci pek yerinde değil. Derin derin uykularda Fakir Ağabeyiniz... İsterseniz onu uyandırmadan kapıdan bir bakıp çıkın, hiç görmesin sizi!'' dedi.
 
Kabul etmedik. Edemezdik.
 
Oğlu Tonguç Ağabey de, sakin bir sesle itiraz etti annesine. ''Bu artık herkesin babamla son vedalaşması anneciğim...'' dedi. '' Babam en yakın dostlarını, sevdiklerini son nefesinden önce mutlaka görmeli, sıcak ellerini teninde hissetmeli!..''
 
Usulca girdik sevgili Fakir Hocamızın yattığı odaya. Yüzü çok solgundu. Derin derin uyuyordu. Ellerini usulca avucumuzun içine aldık. Usul usul okşadık... Çakır gözleri birden açıldı. Uzun uzun bakındı yüzümüze, gözlerimize. İsimlerimizi heyecanla tekrar tekrar ünledi. Ne zaman geldiğimizi sordu. Oğlumuzun da gelip gelmediğini sordu. Neden getirmediniz onu? dedi. ''Seni en güzel halinle hatırlasın, böyle hasta yatağında solgun görmesin diye getirmedik, canım hocam'' diyemezdik...
 
Onu yitirecek olmanın içimizde biriken üzüntüsünü göğsüne kapanıp hıçkırmamak için zor tuttuk kendimizi.
 
Frankfurt'ta yaşadığımız anılarımızdan bazılarını kesik kesik anlatmaya çalıştı. Grüneburgparkta'ki ulu ağaçlardan, Taunus tepelerinde çınar gölgelerindeki sohbetlerimizden, bir kış akşamı mutfağımızdan yükselen çorba kokularından.
 
Gücü yoktu.
 
Anlatacaklarını toparlayamadı. Daha fazla yorulsun istemedik. Avucumuzda ısıttığımız ellerini, solgun yanaklarını eğilip defalarca öptük.
 
Ayrılacağımızı anladı. Buğulanmış gözlerini pencereye çevirdi, uzaklara baktı.
 
Usulca ayrıldık odasından.
 
Tıpkı Frankfurt Garı'ndan son kez uğurladığımız geceki gibi biz de ondan gizledik ağladığımızı.
 
NOTLAR:
 
 (*) Bir Uzun Yol / F. Baykurt Şiirleri (1989) Kan Gölü şiirinden.
 
 (**) Aydınlanmanın Işığında Sanat İnsanlarımız: F. Baykurt. Hazırlayan: Yazar Feridun Andaç. 1997
 
() (***) Son romanı Eşekli Kütüphaneci, ölümünden bir yıl sonra, kızı Işık Baykurt Ablanın önsözüyle Eylül 2000'de, Adam Yayınları'nca yayımlandı. Duygulanarak okuduğum romanın 49. ve 50. sayfalarında hüzünle karışık bir mutluluk yaşadım. Sevgili yazarım F. Baykurt, 49. sayfada bir ayaktopu maçında İncesu takımına, Ürgüp'ten tam altı gol yedirmiş. Romanı okuyan hemşehrilerimin gözünden belki kaçmıştır diye, 50. sayfada, Ürgüp'ten alınan bu ağır yenilgiyi bir kez daha tekrarlamış sağolsun!..
 
Ben de burada ondan izin aldığım için yazıyorum : ''Bulmayı ve düzeltmeyi çok istediğim halde, notlarını okuduğum o akşam, hiç hata bulamamıştım yazdıklarında.''

 
Selçuk Ülger  
(Gercekedebiyat.com)

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)