Erdal Eren’i asmışlar ağıtını söyler sazım*

news-details
Deneme

Erdal Eren, 18’ine gelemedi. Beş general onu kâğıt üzerinde büyüttüler ama Erdal Eren 17’sindeydi. Bıraksalar 18’ine de gelecekti.  17’sine geldi, babası değil ama beş yıldızlı beş general, Erdal’a baskılar, işkenceler, kelepçeler, gözaltılar, zindanlar, büyüyüp de 17’sine geldiğinde idamlar uygun gördü. Astılar Erdal’ı.  Beş generalin boynundadır vebali... (*)

Erdal Eren 1964’lüydü. Giresun’un Şebinkarahisar İlçesinde doğmuştu.  2 Şubat 1980’de, ODTÜ öğrencisi Sinan Suner’in iki gün önce MHP’li Bakan Cengiz Gökçek’in koruması Süleyman Ezendemir tarafından vurularak öldürülmesini protesto etmek için düzenlenen gösteriye katılmıştı. O gösteri sırasında yirmi dört kişi gözaltına alındı, Erdal da aralarındaydı. Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği üyesiydi, vurularak öldürülen Sinan Suner gibi... Ankara Yapı Meslek Lisesi’nde okuyordu. Gösteri sırasında asker müdahale etmiş ve çıkan çatışmada Zekeriya Önge isimli bir er silahla vurulmuştu.  İlahlar kurban istiyordu, bu olayda Erdal kurban seçildi. Zekeriya Önge’yi vurduğu suçlamasıyla yargılandı, 12 Eylül’ün kerameti kendinden menkul adaletiyle bir buçuk ay süren göstermelik bir yargılamayla idama mahkûm edildi. Bir çocuğun dünyaya gelmesi gereken süreden daha kısa bir sürede -9 ay sonra- mahkemenin verdiği karar Milli Güvenlik Konseyi tarafından onandı. Erdal Eren 13 Aralık 1980’de idam edildi. Ankara Merkez Cezaevinde darağacı kuruldu ve 17’sine geldiğinde Erdal, beş yıldızlı beş generalin onayı ile idam edildi. Tutuklanmadan yargılamaya, onamaya ve sehpaya dokuz aydan biraz fazla bir süreç... Bir insan ömrüne biçilen bedel... 18’ine gelmemişti ama generallere göre fazla bile yaşamıştı. 18’inde olmadığının kanıtlanması için kemik testi yapılması isteminde bulunuldu. Yapılsa, gerçek ortaya çıkacak, generallerin ve generallerin arkasındakilerin oyunları bozulacak. Oysa generallerin böyle bir niyetleri yoktu. Bir kez hüküm verilmiş ve kalem kırılmıştı. Erdal kaç yaşında olursa olsun asılacaktı. Tanrılar böyle buyurmuştu...

Dönemin önemli iki gazetecisine, Emin Çölaşan’a ve Savaş Ay’a ısrarla, avukatlarıyla görüşmesinin önlendiğini söyledi. 18’ine gelmediğini, idam cezası alacak kadar reşit olmadığını belirtti. Onlar da yazdılar. Çözüm değil! Bu gerçeği ortaya çıkaracak kemik testi yapılması istemi dikkate bile alınmaksızın geri çevrildi. Asmayı kafalarına koydular. Ağzıyla kuş tutsa yararı olmaz. Bir başka ve çok önemli gerçeği de açıkladı Erdal. Zekeriya Önge’yi kendisinin vurmadığını. Bu iki büyük gazetenin etkili/yetkili köşe yazarlarına anlatıyordu. Otopsi raporlarında öldürülen Zekeriya Önge’ye yakın mesafeden açılan bir kurşunla vurulduğu yazılıydı. Adli Tıbbın raporuna karşın, kendisinin uzakta olduğunu belirtmişti. Bilirkişi raporu çelişkiliydi. Erdal’ın bildiği en önemli gerçek yalnız bunlar değil. Suçsuz olmasına karşın, yükselen sol dalganın önünü kesmek için asılacağını da biliyordu. Son bir şey daha söyledi: Ölümden korkmadığını!

78’liler Girişimi, Erdal Eren’in ölüm yıldönümünde, Bilgi Edinme Yasası kapsamında, iki konuda bilgi almak istedi. Taleplerinden biri davanın yeniden açılmasına ilişkin olarak olay yeri incelemesinin neden yapılmadığı, diğeri Erdal Eren’in kemik yaşı incelemesi ile ilgiliydi.  Taleplerine bir yanıt geldi. Yetkililer yanıt vermek yerine verir gibi yapmışlar. Buna ilişkin bilgilerin kayıtlarında olmadığını bildiriyorlardı. Peki, kayıtlar neredeydi, onlara ne oldu? 78’ler Girişimi yazılı bir açıklama yaptı. Bu açıklamada Er Zekeriya Önge’yi öldüren kurşunun, otopsi raporuna dayanarak Erdal’ın taşıdığı tabancadan çıkmadığı öne sürüldü. Askeri Yargıtay 3. Dairesi, delileri yetersiz bulduğundan esastan kararı bozdu, daha sonra verilen kararı da idam cezası değil ömür boyu hapis cezası verilmesi gerektiği görüşü ile iki kez bozdu. Karar iki kez yeniden reddedildi ve mahkeme idam kararında direndi. Ağabeyi, Mamak Askeri Cezaevinde kaldığı sürede, onu görmeye gittiğinde, kardeşinin ağır işkence gördüğünü söylüyordu.

Aysel Gürel, Son Bakış’ta “Bir an duruşu gibi, ömrün gidişi gibi” diye yazacaktı. Şimdi fotoğraflarda kalmış son resimlerindeki gözleri var Erdal’ın. Bir anın, birden duruvermesi, zamanın takılı kalması gibi... Hani zaman akmaz ya, teninizi kazır gibi sürtünür, delip geçemez, öylece saplanır kalır... Öyle bir duruştur ki, siz durduğu an bile bir ömrün size karşın geçip gittiğini duyumsarsanız. Yaşamla ölüm arasında takılı kalmıştır zaman.  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır” yazdığı gibi. Zaman da mekân da varsanız var. Gürel, “Bir yaz güneşi gibi eritir hep bu terk edişler” diyor. Erdal asıldığında kıştı, kışın ilk günleri. Yüksek bir dağın doruğuna ilk kar yağmış mıydı? Öyleyse bir yaz güneşi değil, bir kışın ölümcül soğuk soluğu gibi hep bu terk edişler... Yine de şu sözler uygundur; “Aman aman yandım aman / Kurşun gibi izler / Son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda” Kalır. Bir kurşun izi gibi kalır. Önce sıcaklığından acısı duyumsanmaz, soğudukça acır. Yitirirsiniz. Yitirdiğinizin fotoğraflardaki soluk bakışları kalır, çocuk gözleri kalır. O zaman yanarsınız, o zaman kanarsınız.

Ama bir türkü daha var, Âşık Mahzuni Şerif’in, Erdal için yazdığı Ankara Adı Kara:

 “Gökte turna dizin dizin / Dinmedi yürekte sızım / Erdal Eren’i asmışlar / Ağıtını söyler sazım // Ankara adı kara / Bu yara başka yara / On yedi yaşındaydı / Kıyılır mı Erdal’a // Gökyüzünden bize der ki / Durmasın kavgamın çarkı / Sen ağlama anacığım / Çoğalırız türkü türkü // Zulüm kurbanını seçti / Bütün dünya buna şaştı / İşkencede Hasan Özmen / Sesi Deniz’e ulaştı // Ankara adı kara / Bu yara başka yara / On yedi yaşındaydı / Kıyılır mı Erdal’a”

Kıyarlar. Gözünün yaşına bakmazlar. Kemik yaşına bakmazlar. İncecik bir fidanı dalında kırıverirler. Kırmak için gelmişlerdir.  Hoyrattır elleri, ölüm bulaşmıştır...

Erdal’ın asıldığını ailesi radyodan öğrendi. Onu asanlar kimselere duyurmadan, kimsesizler mezarlığına gömmek istediler. 17 yaşındaydı. Yaşını büyüttüler, kemik yaşı dediler ve yasayı, yaptıklarına uydurdular.

Fikret’in Doksan Beş’e Doğru’da dediği gibi “Bir devr-i şeamet, yine çiğnendi yeminler; / Çiğnendi, yazık, milletin ümmid-i bülendi! / Kanun diye topraklara sürtündü cebinler; / Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi...” Fikret sanki 12 Mart, 12 Eylül için yazdı. Çağdaş Kassandra…

Ağabeyi yaşı için inceleme bile yapmadıklarını söylüyor.  Kardeşi yüzünden kendisi de sakıncalı ilan edilmiş. Kardeşinden bir yaş büyüktü. Anne Şadan Eren’in ilk kaybıydı ama sonuncusu olmayacaktı. Üç yıl sonra kocasını yitirdi. Ondan on beş gün sonra da kendisine askeri bir araç çarptı. Komadan çıkması uzun sürdü. Ama ölüme yenilmedi.  Yeterince canı yanmıştı, yeterince yitirmişti zaten. Birini daha vermesi gerekmiyordu. Kurtuldu. Ankara’da İnsan Hakları Anıtı önünde imza toplanıyordu, darbecilerin yargılanması, madalyalarının geri alınması için. O da metnin altına imza attı.  Soyadı tanıdıktı.

“Erdal Eren’i tanır mısın Teyze?”

“Annesiyim.” diyebildi.

Sonra uzun bir sessizlik oldu.

İmzayı attıranlar da atan da sustu. 

Ağabeyi o günü anlatırken şunları söylüyor. MHP’li bir bakanın koruması tarafından öldürülen bir öğrenci için protesto gösterisine katılmış Erdal. İnzibatlar ateş açmışlar. İnşaata sığınmış. Sonrası biliniyor. Silahla yakalanıyor ve bir askeri öldürdüğü ileri sürülüyor. Ölen askeri öldürmesi bir yana, onu görmesi bile olanaksız bulunduğu yerden. Beşevler Yapı Teknik Lisesi öğrencisiydi. Liseyi bitirince Mühendislik okumak istiyordu. Okuyamadı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, idama giden diğerleri gibi yüreklice çıktı darağacına. Asmayıp da beslemek yerine, beslemeyip asılmak düşmüştü payına, bu uygun görülmüştü. İlahlar kurban istiyorlardı. Kan akıtılmak zorundaydı. Çok kan aktı, oysa tek bir damlası bile değerli. Anımsıyorum.

Başka şeyleri de!

(*) Yayıma hazırlanan romanımdan, başlık Mahzuni Şerif’in…

Halit Payza
Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Halit Payza

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..