Sararmış defter sayfalarını açınca gözlerime parlak bir ışık değdi. Heyecanlandım, yutkundum, nefes alıp vermekte zorlandım, sayfalarını çevirdikçe rahatladım, okudukça sevindim, mutluluk doldu içime.

Mezunlarını tanıdığım, başarılarını bildiğim Köy Enstitülerine ait binaları, eğitim araç gereçlerini, öğrencilerinin uygulamalı eğitim yaptıkları ortamı, bağ ve bahçeyi hiç görmemiştim. İlçe kaymakamı, “Düziçi Köy Enstitüsü binalarını ve binaların içinde o yıllardan kalmış araç gereçleri görmek ister misiniz” deyince sevindim. Yaşamımda bir eksiklik tamamlanmaya başladı hızla.

Düziçi ilçesine ilk gidişimdi; gün olarak anımsamıyorum, ama aylardan Mart olmalı, Mart 2003. İlçe Kaymakamıyla birlikte Düziçi Köy Enstitüsü yerleşkesine gittik.

Yerleşkede, Köy Enstitüsünden sonra sırasıyla eğitim enstitüsü, öğretmen okulu, öğretmen lisesi, son olarak da Anadolu Öğretmen lisesi adını alan eğitim süreci kesintiye uğramadan devam ediyor.

Büyük ve geniş bir bahçe kapısından geçip “eski binaların bahçesine” gittik; araçtan indiğimizde okul öğretmen ve yöneticilerinden bir grup karşıladı bizi: Kuruluş yılından kalmış, ışığı eskimemiş ve eksilmemiş olan Atatürk büstü önünde.

Eski binalardan birini açtılar, girdik;  okul müdürü yeni olmalı, ama karşılayan öğretmenlerden ikisi, neyin nerede olduğunu, neyi nerede bulacağını bilen ilgili kişiler; binanın tarihçesi ve depolardaki “araç gereç” hakkında geniş bilgi verdiler.

'MİLLET MALIDIR, GÖZÜN GİBİ KORU'

Binanın giriş katında iki büyük oda var, yakın zamana kadar sınıf olarak kullanılmış. O tarihte bu kadar açıklık, direk ve sütun kullanmadan bu kadar büyük tavan nasıl başarılmış? Aramızda Bayındırlık ve İskan Müdürü olsa da bu soruya yanıt verecek kimse yok. Üstelik az sonra bu binaların öğrenciler tarafından yapıldığını öğreneceğiz, ama bu bir rivayet olmalı: Öğrenciler olsa olsa işçiliğini yapmışlardır, ustalık değil!

Yerler ve tavan ahşap, üzerinde yürürken tarihin derinliklerinden bir inleme, ağlama sesi geliyor; üst kata çıkarken merdiven sağlam mı diye sormadan edemiyoruz. Üst kattaki odaların birisinde dolapların içinde çok iyi korunmuş, tahnit işlemine tabi tutulmuş hayvan bedenleri, kuş türleri, kelebek, böcek ve sürüngenler, bitki çeşitleri, çiçekler… Hangi tarihte, nerede yakalanmış, hangi öğrenci yakalamış, nereden, hangi yayladan, dağdan, tarlalardan toplanmış… her birinin yanındaki belgeye, tarihiyle birlikte usule uygun bilgileri düzenli olarak yazılmış. Çekmecelerde bozulmadan zamanın kilitlerini açarak tebessümle karşılıyorlar bizi.

Diğer bir sınıfta, eskiden kullanılmış ve belli ki önceki yıldan gelecek yılın öğrencilerine devredilmiş kitaplar: Birisinin kapağını açıp sayfalarına geçerken daha başta, iç kapakta elle yazılmış söz: “Bu Kitap Millet Malıdır, Gözün Gibi Koru”: Yüreğime bir iğne gibi battı, içim sızladı. Yüzyıllar öncesi bir döneme aitmiş gibi gelmişti bu söz. Oysa 60 yıl önce, öğretmeninin ne demek istediğini doğru anlamış bir Köy Enstitüsü öğrencisi, anladığını yazmış; sonraki sene o kitabı açıp okuyacak olan öğrenciye bıraktığı, en güzel kalıt. Sadece ona değil, bugüne ve gelecek kuşaklara bin selam…

Başka bir odanın içinde fen ve tabiat bilgisi deneyler için kullanılmış araç gereçler, diğer sınıfta müzik aletleri, plaklar; o da ne, bir köşede kocaman bir piyano, kenara atılmışlığın boynu büküklüğü içinde, suskun.

Tuşlarına dokununca ses veriyor, derinlerden gelen ses, üzerine dökülmüş toz toprağı üflüyor yüzümüze, “Benimle neden ilgilenmiyorsunuz” diyor, tüylerimiz diken diken. Büyük bir hazine bulmuş gibiyiz, herkes gördüğü manzara karşısında susmuş birbirimize bakıyoruz.

Kısa bir sessizlikten sonra “Köy Enstitüsü Müzesi yapalım” diyorum, “bu binalardan birisini, gerekirse ikisini, onaralım ve eğitim müzesi olarak ziyaret ve incelemesine açalım.”

 Bahçede okul yönetimince bilgi verilirken okulun ziyaret defterinin olduğunu öğrendim. Ziyaretçiler duygu ve düşüncelerini yazmış, kimler yok ki?

İlk sayfası, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün yazısıyla; “Düziçi İlçesini ziyaret, eyi gün; eyi hatıra, teşekkür. 6. 10. 1943” şeklinde yazdığı kısa duygu ve düşünce ile değerlenmiş. İkinci ve üçüncü sayfaları ise Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından yazılmış. Ben bu yazımın başlığını oradan aldım. Sonraki sayfada da İlk Öğretim Genel Müdürü İ. Hakkı Tonguç’un yazısı bulunuyor, bu yazının tarihi de 29 Mart 1943.

1892'de Almanlar tarafından hastane olarak yapılmış bir binada eğitim öğretime başlanmış: Bina üç katlı, çok odalıymış. Bina, Bağımsızlık Savaşımızdan sonra eski hizmetlisi Bahçeli Mehmet'e satılmış. Ondan da MEB satın almış. Burada 1940 baharında Lütfi Dağlar yönetiminde eğitmen kursu açılmış. Sonra da köy enstitüsüne dönüştürülmüş. Bina öğrencilere dar gelmeye başlayınca, öğretmenlerle öğrenciler, buraya, büyük bir avlu içinde yeni binalar yapmışlar, taşınmışlar, okumuşlar, öğrenmişler. Yeni okul binalarını ve gereksinim duyulan diğer yapıları kendileri yapmışlar, çatıları kendileri çatmışlar. Bahçede duruyordu kendi yaptıkları demir çember tekerli küçük taşıma aracı, iş başarmanın gururuyla nazlı; kağnıya benziyor ama değil: Düziçi’ne yakın, inşaata uzak bir dereden kum ve çakıl taşıma işlerinde döşedikleri rayın üzerinde iterek, çekerek kullanılmış bir raylı sistem taşıma aracı.

İkişer katlı dört okul, dörder katlı iki yatakhane, sosyal, fen bilgileri deney odaları, sınıfları, kütüphane, revir, müzik, iş ve resim sınıfları açılmış.  Bir fırın, bir hamam, bir çamaşırhane, çok amaçlı bir yemekhane, giriş kapısında iki baraka, bir genel tuvalet,  fidanlıklar, botanik bahçesi, yirmi bin dönüm arazi, sebze, meyve bahçeleri, ahır, kümes, çeşmeler yapılmış. Oku, öğren, uygula, başar, yap, üret. Hiçbirisinden “eser kalmamış!”

Şimdi sınavlara hazırlık dershaneleri, başat duruma gelmiş, her öğrencinin derdi bir dershaneden ders almak, okul “ölmüş”!

Okulda önceki zamanlardaki gibi yakın çevreden sınav kazanarak gelmiş yatılı öğrenciler var; öğle yemeğini birlikte yiyoruz, yemek sırasına girmiş olmam şaşkınlık yaratmış, hayret uyandırmış… Ben de yatılı öğrenciydim, alışkınım ve seviyorum bu havayı…

Vilayete döndükten sonra ilk işim durumdan Milli Eğitim ve Kültür ve Turizm bakanlıklarını bilgilendirmek oldu, aynı gün, il özel idaresini, bu işi yatırım programına alıp ödenek vermesi için talimatlandırdım. Ankara ile olan yazışmalar, her dönemde olduğu gibi, bürokrasinin duygusuzluğu, duyarsızlığı içinde yabancı bir konu olup, özel takibimi gerektiren işler arasına girdi. Neyse ki, anlatılınca, doğru her kapıyı açar örneği, isteklerimiz yanıtsız kalmadı, Milli Eğitim bünyesinde bir özel müze olarak açılması düşüncesinde buluştuk. İlk işimiz, yapıların tescil edilmesi ve koruma kararlarının alınması için gerekli işlemleri tamamlamak oldu.

Kültür ve Tabiat Varlıkları Adana Bölge Kurulu yönetimi ve uzmanları hem bize izlenecek yol ve yöntem konusunda destek oldular, hem de gerekli kararların gecikmeden ve süresinde alınabilmesi için, gerektikçe ilçeye gelip inceleme ve değerlendirmelerini zaman geçirmeden yaptılar. İl Özel İdaresinden de gereken ödeneği verdik. İşin, hızlı ve kimi bürokratik süreçlerin çıkardığı zorlukları “aşmak” için, ilçe Kaymakamının yönetimdeki Köylere Hizmet Götürme Birliğini yüklenici olarak belirledik: Bu, kaymakama, “işi sen yapacaksın” demekti. Binanın restorasyonu, teşhir salonlarının düzenlenmesi ilçe kaymakamının sorumluluk ve denetimlerinde planlandığı şekilde başarı ile bitirildi.

17 Nisan 2005 tarihinde, “Düziçi Eğitim Müzesi”ni güzel bir törenle ziyarete açtık.

Açılış törenine bine yakın mezun ve eşi, çocukları ve yakınları özel davetli olarak katıldılar. Adana, Osmaniye, Hatay, Gaziantep, İçel, Kahramanmaraş’tan gelen önceki yıllar öğrencileri, birkaç kişi de 1940’lı yılların en eski mezunları geldiler; onlar, ev sahibi oldular, biz konuktuk. Tören öncesi, sinema salonunda konuşmalar yaptılar, anılarını anlattılar, ilk günkü duygular yaşandı, biz de çok mutlu olduk onların bu paylaşımından. Birçoğu kendisinin çocukluk fotoğrafını, kimi dedesinin, ninesinin, fotoğraflarını ilk kez gördü diploma defterlerinde. Açılış töreninde Çukurova Üniversitesi güzel Sanatlar Fakültesi öğrenci topluluğu çok güzel bir konser verdi.

Müzede, müzik, deney, iletişim ve tarım aletlerinin yanı sıra 1940'larda okulda çekilen fotoğraflar da yer alıyor. Yüzlerce canlı türünün korunarak sergilendiği müzede, öğrencilerin biyoloji derslerinde inceledikleri böcekler, kuşlar, sürüngenler ve bitkiler dikkati çekiyor. Müzenin sahip olduğu bitki ve hayvan türlerinin çoğunun olasılıkla bugün bölgede yaşamadığını, 1950’li yıllarda başlayan tarımda makineleşmeye bağlı olarak, zirai mücadelede etkin tarım ilaçlaması sonucu çoğu türlerin bugün yok olduğunu düşünüyorum. Sadece Çukurova bölgesi değil, yukarıda belirttiğimiz tüm illerin sınırlarında derlenmiş, toplanmış türler zenginliğidir, müzedeki “koleksiyon.” Bu açıdan bakınca müzenin, Türkiye’deki bitki bilimi, böcekbilim ve canlı bilimi araştırmaları için bulunmaz bir materyal zenginliği sunduğunu belirtmemiz gerekiyor: Elbette eğitim araştırmaları için de çok önemli bir araştırma odağı, belgeliği. Her öğrenci, 20 yıl mecburi hizmet zorunluluğu ile köy yollarına düşüp hayallerini gerçekleştirmeye başlıyor…

Başlangıçtaki amacımız, kuruluş döneminin, Cumhuriyetimizi kuranların eğitim anlayış ve felsefesini, olanaksızlıklar içinde başardıklarını görünür ve anlaşılır hale getirmek, dün ile bugünü karşılaştırma olanağı yaratarak doğruyu bulmayı kolaylaştırmaktı. Karşıtlarının içindeki “Bu okullardan çıkan her çocuk kendini Atatürk sanıyor” korkusunun yersizliğini göz önüne çıkarmak ve kendilerine bir özeleştiri yapma olanağı vermekti.

Aylar sonra, Düziçi Eğitim Müzesinde inceleme için bulunduğum sırada, bir vatandaşın yanıma yaklaşarak, “sayın valim, bu sizin farkınız, bizi babamızla yeniden buluşturdunuz, bu eseri ayağa kaldırmak sizin insana verdiğiniz değerin göstergesidir, sağ olun var olun; şu elimdeki babamın diploması, bunu size armağan ediyorum” diyerek bir diploma uzattı. Gaziantep ili Oğuzeli ilçesi nüfusuna kayıtlı olduğu anlaşılan, babası Ali Doğan’a ait 207 sayılı diploma, benim yaşamımda aldığım diplomaların en özeliydi; çok mutlu oldum. Kendime bir fotokopi aldım ve aslını müze yönetimine teslim ettim.

Sonraki aylarda, gelen konukların çoğunu, eğitim alanında 60 Yıl önceki havayı görüp duyumsamaları için bu müzeyi ziyarete götürdüm. Ziyaret sonrası, hemen hepsi hayret ve şaşkınlık içindeler,  yüzlerinde bir kırgınlık, şu sözü söylediler: “Bu okulları kapatarak biz yanlış yapmışız.”

Bu toplum için mutlu olmanın yolunu eğitimde gören ve bu uğurda yaşamlarının tüm gücünü harcamış olan, kahraman eğitimcileri saygı ile analım ve 17 Nisan günü bir dakika olsun durup onları düşünelim: Çektikleri sıkıntıları, yaşamlarını tükettikleri olanaksızlıklar karanlığının yarattığı uçurumdan nasıl çıktıklarını, umutsuzluğu nasıl aştıklarını…

İpek kelebeklerin kanatlarını birbirine ekleyerek ulaştıkları mutlulukları, toplum, ulus ve insanlığın geleceği için verdikleri emeği, ömürleri saygı ile analım ve başlıktaki sözü bir kez daha okuyup anlamaya çalışalım:

“Türk Milleti’nin hayrına çalışanlar; var olsun, çok olsun ve aziz olsun.”

İsa Küçük
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)