Doğumunun 100. yılında hayat bilgisi, edebiyat geleneğiyle ​Enver Gökçe / Metin Turan

news-details
Akademik

I.

Taşradan, taşranın en taşrasından, Aladağ eteklerinde yılın on ayı kar altında bir köyden 1978 yılında, Ankara’ya gelmişim. On iki yaşındayım henüz, ortamektep öğrencisiyim. Yazma merakım var ama nerede yazacağımı, hangi dergileri izleyeceğimi bilemiyorum.  Gördüğüm, bilinç olarak değil de duygu olarak kendime yakın bulduğum çocuk dergilerine sarıldım ilkin. Sağa sola, sulugöz ve hamaset karışımı şiir ve hikâyeciklerden de göndermeye başlamışım. Köyümden, benden birkaç yıl önce Ankara’ya, Ankara dedimse, Ufuktepe’sine gelmiş hemşerim Kasım, elimde şiirimin de yayımlandığı bu çocuk dergilerini görünce merak etmiş...  Sohbete başladık. “Sen, Enver Gökçe’yi okudun mu?” dedi. İlk kez duyuyordum bu ismi. “Hayır”. “Ahmet Arif,  Hasan Hüseyin, Ahmet Telli, Tekin Sönmez, Erol Çankaya?!” “Hayır”.  “O zaman hafta sonu seninle Zafer çarşısına gidelim, bazı dergi ve kitaplara bakarız...”

'GEL GÜNLERİM GEL DE DOL...'

Ortaokul son sınıf öğrencisi Kasım ile önce Ulus’taki MEB kitap satış yerine, ardından hâlâ varlığını sürdüren Berkalp kitabevine uğradık. Bana başkentin kitabevlerini, kültür mekânlarını tanıtıyordu.

Zafer Çarşısı’nı görünce büyülendim. O zamana değin benim bilebildiğim tek kitap satış yeri, şimdi Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlık binasının olduğu yerde yer alan otogar içerisinde kaset yanı sıra sadece Tekin Yayınevi’nin kitaplarını da satan Göksoy Plakçılık vardı. Camdan bakıyor, bir kitap belirliyor alıp çıkıyorum. Raf karıştırmak, kitap incelemek kültürüm henüz yok. Mekân da topu topu 6-7 metrekare bir yer.  Oradan aldığım ilk kitap ise Orhan Kemal’in Yalancı Dünya romanı. Sonra Yaşar Kemal’in Ölmez Otu ve Uğur Mumcu’nun Büyüklerimiz kitapları. Her hafta harçlık ayırıyor,  otogara gidiyor, bir kitap daha alıp dönüyorum. Bunlar dışında Oktay Akbal,Erol Toy, Oğuz Özdeş, Şakir Balkı kitapları. O yıllar Tekin Yayınevi’nden çıktığı için onları ediniyorum. Bu yazarları yayınevi ile özdeşleştiriyor.İyi yazarlar iyi yayınevinde olur yargısıylanitelikle yayınevi arasında da bağ kuruyorum.

Zafer Çarşısı, Türkiye’nin bugün eriştiği ‘gelişmişliği’ anlamak bakımından çok çarpıcı bir örnektir: O dönem tam bir kültür merkeziydi. Kitabevleri, kasetçiler dışında başka bir dükkân yoktu ve girişin hemen solunda resim galerisi vardı. Birçok liseli, üniversiteli öğrenci gibi ben de Eşref Üren’i orada tanıdım. Ankara’nın edebiyat atmosferini orada soluduk. Remzi İnanç’ı, Vecihi Timuroğlu’nu, Talip Apaydın’ı, Mahmut Makal’ı, Mehmet Bayrak’ı, Ahmet Telli’yi, Ahmet Say’ı, Cahit Zarifoğlu’nu o çarşıda gördüm, tanıdım, sohbetlerine katıldım. Sonraki yıllarda dostluklarımın pekiştiği, edebiyat, sanat üzerine konuşma olanağım olan Mehmet Ali Baştuji, M. Mahzun Doğan, Tuğrul Asi Balkar gibi dostlarımla da ilk buluşma adresim Zafer Çarşısı oldu.  Sayısız resim ve heykel sergisi izledik, ressam, yontucu tanıdık. Şimdi ise çaput satan dükkânları ve soğan-sarımsak kokan kermesleriyle dönüşmüş Türkiye fotoğrafını bütün hatlarıyla yansıtır durumda.

Zafer Çarşısı’nı, Toplum Kitabevi’ni öğrenmiştim ya, artık Türkiye Yazıları, Türk Folkloru ve Edebiyat dergisini takip etmeye başlamıştım. Benim için bir günü doldurma, bir yeni güne evrilme dönemiydi.

Kendi serüvenimiz üzerinden baktığımızda hayat bilgimizi oluşturan ve zenginleştiren etmenleri anlamak, toplumun hafızasını belirleyen kaynakları da görmemize ışık tutmaktadır.

Başka bir hafta sonu ortamektep öğrencisi Kasım beni Türkiye Yazıları dergisinin ofisine götürdü. Erken gitmiştik, kimseler yoktu. Ama bir edebiyat dergisinin, döneminin çok önemli bir düşünce merkezinin kapısına gitmeyi başarabilmiştik.

Kitapevlerine girip Enver Gökçe kitaplarını sorduk. Panzerler Üstümüze Kalkar’ı da aradık ama sadece Dost Dost İlle Kavga’yı bulabildik. Dost Dost İlle Kavga, resmi edebiyat kitaplarının içeriği kadar o dizgeden yetişmiş edebiyat öğretmenlerinin de şiiri, hikâyeyi, romanı sevdirmek yerine ‘sınav aracı’ olarak sunmaları karşısında  bana yeni bir ses, hayatı kuşatan yönseme olarak geldi. Her dizesinde yılgınlığa izin vermeyen cesaret ve coşku vardı. Bizleri kuşatan bu coşku, yarına dair umutlu heyecan yanında memlekette açık faşizmin rüzgârları esiyor, okullar kuşatılıyor, kahvehaneler taranıyor, bilim ve sanat insanları katlediliyordu. Çorum’da, Sivas’ta ve nihayetinde Kahramanmaraş’ta yaşanan kitlesel katliamlarla faşizm ülkeyi kuşatan karanlık bir bulut gibi dolaşıyordu.. Habis istekler ve aşağılık arzulara teslim olmuş iflah olmaz lümpen kesimin başka bir hayatı yaşadığı Türkiye’de Enver Gökçe’nin şiiri, kendisinin de düşünsel olarak yaslandığı sosyal ve sınıfsal kesimlere sesleniyordu. ‘Sesleniyordu’ diyorum, çünkü estetik sanatsal beğeni, önünde sonunda bir birikim yansımasıdır. Düşünsel ve hayat bilgisi yoksunluğu yaşayan birisiyle biriktirmiş, dünyayı ve olayları başka bir gözle görebilme ve ayırt edebilme farkındalığındaki kişinin beğenisi bir olabilir mi? Gökçe’nin şiirleriyle bir dolma, bir kendimizi doldurma gereksinimi duymaya başlamıştık. Öyle olduğu içindir ki o duyumsama üzerinden Neruda’yı, Yesenin’i, Eluard’ı, Hayyam’ı ve Türkçenin büyük ozanlarını okuma merakına kapılmıştık. Erken yaşta, üstelik yönlendiricilerin öğretmen,  anne-baba, abi-abla gibi yetişkinler olmadığı kısmen kendiliğinden ama daha çok da ortamın belirginleştirmesinden kaynaklanan keşfetmeyle vardığımız nokta, 12-13 yaşlarındaki çocuklar için bir kendi kendini büyüten, kendi kendini çoğaltan etkin ve işlevsel edebiyat dünyasıdır. Enver Gökçe, benim kuşağım için böyle bir öncü etkiye sahip edebiyatçılardan birisidir.

GÖKÇE’NİN KÜLTÜREL EVRENİ

Ülkenin yeni bir biçimde yapılandırılmasına başlanıldığı yılların hemen öncesinde; 1920 yılında dünyaya gelir Enver Gökçe. Anadolu'nun herhangi bir kasabası olmaktan türküleriyle ayrılan, Eğin'in Çit köyündendir. On yaşında,  'bir godik arpa için' Sivas kapılarından geri gönderildiği yıllarda, Erzincan'dan Ankara'ya göç ederler. 1930'da ilkokula Ankara'da başlar. Ortaokulu Cebeci Ortaokulu’nda, liseyi ise Gazi Lisesi’nde okur. Burada öğretmenleri arasında özellikle isimlerini andığı üç kişi vardır: Celalettin Tevfik bey, Fevziye Abdullah Tansel ve İsak Refet (Gökçe, 1981:8). Yüksek öğrenimine Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nin Türkoloji bölümünde devam eder.  Enver Gökçe'nin üniversiteye başlamasıyla birlikte sanat-edebiyata ilgisi de yoğunlaşır. Pertev Naili Boratav, Muzaffer Şerif, Behice Boran, Niyazi Berkes, Mediha Berkes, Abdulbaki Gölpınarlı, Saffet Korkut DTCF’de hocaları arasındadır. Türk halkbiliminin günümüzdeki en önemli isimlerinden İlhan Başgöz ise sınıf ve yol arkadaşıdır. Üniversite yaşamıyla birlikte hem sanat-edebiyat ortamıyla tanışır, hem de devrimci tutumu onu etkin eylemlere iter. Dernek ve yayınlara yönelir. Halkevlerince yayımlanan Ülkü dergisinde düzeltmen olarak çalışmaya başlar. Ülkü dergisinin başında, Ahmet Kutsi Tecer gibi halk kültürü birikiminin farkında olan ve bu katkıyı pratiğe aktaran önemli olan bir isim vardır. Şiir anlayışları örtüşmese de, Enver Gökçe’nin Ülkü dergisinde iş bulmasının,  bir hemşerilik ilişkisine dayandığını belirtmem gerekir. Tecer de, Gökçe de Erzincanlı ve Eğinlidirler. Tecer, benzer olanağı, yine Ülkü dergisinde İlhan Başgöz’e sağlamıştır (Başgöz, 2017:128). Böylece edebiyat çevresiyle içi çelik, giderek onun dostlarıyla buluşmasında da belirleyici olur. Örneğin, yaşamında önemli yeri olan Sefer Aytekin'le burada, Halkevleri dergisinde tanışır. Sonraları da Ant dergisini birlikte çıkarırlar. Ülkü dergisi dolayısıyla sohbetlerine tanıklık ettiği dönemin ünlü edebiyatçıları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar ve Nurullah Ataç da vardır.

Ankara’daki edebiyat çevresi içerisinde Sefer Aytekin dışında Arif Damar (Arif Barikat),  mahalle mektebinden ve yine ilkokul çağından tanıdığı, en eski arkadaşları arasında ise Mehmet Kemal ve Ceyhun Atuf Kansu vardır.  Arkadaşlığının derinleştiği bir diğer isim ise, 1940 kuşağının önemli şairlerinden Niyazi Akıncıoğlu ile ise, ‘On Beşinci Yıl’ isimli kahvehanenin sakinlerinden olması dolayısıyla tanışır.

Yine bu yıllarda onun şiir dünyasında çok önemli yeri olan Âşık Ali İzzet, Âşık Veysel, Habib Karaaslan gibi halk ozanlarıyla tanışır. Halk ozanlarına olan yakınlığını şöyle vurgular: "O gün iki şey vardı benim için. Bir yanda Garip, hasta sanat anlayışı, diğer yanda dinamik halk edebiyatının yüzü. Bunlar karşı karşıya getirilince ben elbette ki kendi sınıfımdan gelme halk ozanlarından taraftım. Bu yüzdendir o devrede bu şairlerin yanında olmam." Arif Damar da o yıllara ilişkin anılarını anlatırken, Enver Gökçe'nin, çağdaşı edebiyatçıların belli yerlerde (Şükran Lokantası gibi) toplanıp ürünlerini okumalarına, sohbet etmelerine pek katılmadığını, Âşık Veysel, Habib Karaaslan, Talibi Coşkun, Ali İzzet Özkan gibi halk ozanlarıyla ahbaplık ettiğini vurgular.

Bir sanatçının,  Şükran Lokantası yerine halk ozanlarıyla birlikte olmayı yeğliyor olması, anlatmaya çalıştığım 'özel tarih' bağlamında,  önemli ipuçları verir. Bu durum, bugünden dönüp baktığımızda yantutmanın kaba bir yansıması olarak algılanabileceği gibi, sanatını halkının hizmetine sunmayı özünde içselleştirmiş bir sanatçı için çok özel anlamlar taşıyacağı açıktır. Böyle bir tavrın 'Ben sınıf edebiyatı yapıyorum' diyen Enver Gökçe'nin ne yapmak istediğini yorumlamak ve  'sosyalist gerçekçilik', 'toplumcu gerçekçilik'  kavramlarının o yıllarda taşıdığı anlamı algılamak açısından  da önemi vardır.

İlk sayısı 15 Mart 1945'te çıkan Ant dergisinin büyük oranda yükünü Enver Gökçe çekmektedir. Dizgisi, düzeltilmesi, dağıtımı, ayrıca günlük işleri... 1946'da da Türkiye Gençler Derneği'ni kurarlar. Dernek, her türlü anti-faşist ve demokratik düşünceli insanları bir araya getirmeyi amaçlamıştır.

Bu yıllarda gelişen devrimci potansiyelle birlikte, ilerici-yurtsever insanlara karşı ırkçı-turancı saldırılar başlamıştır. Fakültenin Önü şiiri o yılların, o atmosferin ürünüdür: "Fakültenin yanı demirden köprü/ Fakültenin önü bir sıra kavaktı /Biz bir garip yiğit kişiydik / Bütün hürriyetler bizden uzaktı.// Faşistler camlara yürüdüler/Kürsüleri kırdılar, höykürdüler/ Tığ teber şahı merdan /"Tanrı Dağı kadar Türktü bunlar / Hıra Dağı kadar Müslüman."/ Ve de kanlı bıçaklı düşman//...// Gökler ışıyordu yer yer/ Ortalık ala şafaktı."

40’LARIN SİYASAL İKLİMİ ve GÖKÇE’NİN BAŞINA GELENLER...

Alman Nayonal Sosyalist Partisinin “Ein Volk, Eine Partei, Ein Führer” ("Tek Adam, Tek Parti, Tek Lider) sloganı, CHP’nin programına “Tek Millet, Tek Parti, Tek Şef” biçiminde aktarılarak,  “Führer” yerine “milli şef” sanının yeğlendiği İnönü yönetimindeki CHP, faşist Alman yönetimine şirin görünmek için,   ülkedeki tüm sol ve sosyal demokrat çizgideki aydınların üzerinde baskı oluşturmaya başlanmış; iş daha da aşırı bir noktaya taşınarak ‘Sınıf’ adını taşıdığı için (Rıfat Ilgaz’ın) şiir kitapları toplatılmış, Yayla (Niyazi Akıncıoğlu’nun) adını taşıyan dergi tersinden AL YAY diye okunarak, ‘kızıllığı, yani komünistliği alıp yayacaksınız’ diye daha yayımlanmadan, taslak halindeyken, yayımlamayı düşünenler hiç hak etmedikleri baskılarla yüz yüze bırakılmışlardır. 

Devrin içişleri bakanı Şükrü Sökmensüer döneminde, 4 Aralık 1945’te iktidarın kışkırtması ile bir grup eli sopalı bindirilmiş gençler Sabiha ve Zekeriya Sertel tarafından yayımlanan Tan gazetesini basar ve makineleri parça parça eder, kâğıt bobinlerini sokaklarda yuvarlarlar. Aynı günlerde Ankara’da emniyetin otobüslerine bindirilmiş gençler Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni basar, Pertev Naili Boratav’ın Karacaoğlan hakkındaki konferansını engellerler. Daha da ileri gidilir, rektör Şevket Aziz Kansu’nun odası basılır, tartaklanır ve zorla istifa ettiğine ilişkin kâğıt imzalattırılır. Bununla da yetinilmez bu bindirilmiş öğrenciler kurucuları arasında Enver Gökçe’nin de bulunduğu Denizciler Cadddesi’ndeki Türkiye Gençler Derneği’ni basar, camlarını kırar, kitaplarını parçalarlar, dernek üyeleri dövülür. Dernek yöneticileri bu saldırılara karşı direnirseler de iktidarla iç içe geçmiş faşizan odakların çabasıyla Enver Gökçe'nin de aralarında bulunduğu sekiz kişi, komünizm propagandası yaptıkları savıyla, üç ay cezaevinde tutulurlar.  Yani, ‘Türkiye Gençler Derneği’ni kırıp döken zorbalar değil, dernek idarecileri mahkemeye’ verilir (Başgöz, 2017:140).

Türkiye'de çokça görüldüğü gibi, adalet sonradan yerini bulur, üç ay sonra beraat ederler. Serbest bırakılırlar. Ama yıldırma ve sindirme politikası sürecektir. Yakaları bırakılmaz. Sokakta, çarşıda, pazarda izlenirler. Girdikleri işten atılmaları sağlanır, ziyaret ettikleri insanlar kovuşturmaya uğrar. İdeolojik yantutma içerisinde iktidarın güdümünde tezgahlanan olaylar o kadar iğrençtir ki, sonrasında da, örneğin 6-7 Eylül olaylarında yaşandığı üzere, Türk siyasal tarihinde dehşetli çirkinliğin çarpıcı örnekleri sergilenir. Bu kaygı verici tezgaha ilişkin gülünç iddiaları yine dönemin önemli tanıklarından Başgöz’ün anılarından okuyoruz: “Enver Gökçe’yi komünistlikle suçlayan başka bir tanık, Abdullah, kendisinin milliyetçi olduğunu söyledi. Yargıç, Enver’e bu tanığın ifadesine ne diyeceğini sorunca Enver Gökçe’nin cevabı şu olmuştu: ‘Sayın yargıç! Bu milliyetçi tanığa sorun lütfen; Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Türkçe grameri dersinden dört defa sınıfta kaldığı için fakülteden kavulmuş mudur, kovulmamış mıdır ?‘ Abdullah gerçekten bu nedenle fakülteden kavulmuştu” (Başgöz, 2017 :140-141).

Sinsi ve korkutucu bir tezgâh devrededir. Doğruları söylemekten kaçınmayan aydın, şair, sanatçı ve bilim insanları bu tezgâhın içerisine dâhil edilerek sürgüne, kıyıma ve yoksulluğa kurban ediliyorlar.

Kendi deyimiyle, 1950 yılının Ekim ayına doğru İstanbul’da Yurtlar Müdürlüğündeki görevine başlar. İlk görev yeri Çarşı Kapı öğrenci yurtlarıdır. Çalışkan ve başarılı biridir. Bundan dolayı da başka yurtların kuruluşunda görev alır. Yıldız Teknik Okulu ve Denizcilik Yurdunda görev yapar. Sonra yeniden Kadırga Öğrenci Yurduna atanır. 1951 Yılında görev yaptığı Kadırga Öğrenci Yurdu'ndan alınarak, meşhur 1951 Tevkifatı sanığı olarak tutuklanır. Bu olayı şöyle anlatır Enver Gökçe:

"Gene tabutluklar, falakalar ve her türlü insanlık dışı işlemler yapıldı ve sonuçta yüz altmış sekiz insan askeri mahkemede yargılandı. Gereği şekilde hepsi de cezalandı. Ben şahsen bu davada hiç bir fayda görmediğim için avukat bile tutmadım. Ayrıca, gene hapishaneden tanıdığım pek çok insan da savunmalarını kendileri verdiler. Epeyce direndik. Sonuç olarak şunu söyleyeyim, yüz altmış sekiz kişi bu davada hapsi hüküm giydiler... Sonuçta yedi seneye mahkûm edildim. Ayrıca bu cezanın üçte bir bölümlük kısmı kadar da sürgün cezam vardı. Böylece mahkeme sonuçlandı ve herkesi cezaevlerine dağıttılar" (Gökçe, 1981).

“Yüce dağ başında bir koca kartal
Açmış kanadını dünyayı örter
Bazı yiğit vardır ölümden korkar
Ben korkmam ölümden er geç yolumdur”(Başgöz, 2017:150).

Bu dizeleri kayda geçiren DTCF yıllarında içtikleri su ayrı gitmeyen, ünlü halkbilimcimiz İlhan Başgöz’dür.

Başgöz, onunla 1953 yılında Sansaryan Hanı’nın üç numaralı hücresinde girişe alıntıladığım bu dizelerle karşılaşır:

“El yazısından hemen tanıdım. Eline nerden kalem geçirmiş de yazmış bilemem. Belki de ifadeni yaz diye vermişler. O da fırsatını kaçırmamış yazmış duvara*. 

(…)

Enver orada olmalıydı. Kapıya fâilatün’le vurdum. Biraz sonra 12 numaradan da kapıya aynı ölçüyle vurdular. Enver’in 12 numaralı hücrede kaldığını böylece öğrendim. (…) Ondan sonra Enver 5 yıl daha hapis yattı. Romatizmaları eskiden de vardı ama hapiste iyice arttı. Enver hapisten posası çıkmış bir insan olarak çıktı. Artık yaşamayacaktı. Onun en çileli yılları bundan sonra başladı” (Başgöz, 2017:150).

Gökçe, bir karşı koyma da içeren bu yakıştırmayı ikinci dünya savaşı ve dolayısıyla faşizmin dünyayı kuşattığı 1940’lı yılların ikliminde dile getirmişti. Hayatın doğrudan tahrif ve tahrip edildiği siyasal kuşatılmışlığın, sadece Türkiye’yi değil, hemen bütün dünyayı sardığı karabasan içinde ‘yaşama tutunmak’ gailesinin mücadelesini vererek. Bir siyasal aktör, bir örgüt elamanı olarak değil, hırpalanmış, işkencelerden geçirilmiş, hakkı yenmiş, emeği sömürülmüş insan olarak, bu gailenin şiiri yazar.

SÜRGÜN YILLARI ve İŞ HAYATI...

“...Böylece iki yıl 1. Şube, bir yıl da tutukevinde kaldım.

İleri cezaevleri statüsüne göre bütün Türkiye Hapishanelerine dağıtılmış olduk. Son parti Adana cezaevine gönderildik. 1. Şubede kaldığım zaman içinde işkence yapıldı. Hayasız ve hatta ekmek ve su bile verilmediği günlerde iki yıl birinci şubenin ünlü odalarında gün geçirdik.”

Yedi yıl da Adana cezaevinde tutuklu kalırlar.

“Hapishanede günlük çalışmalarım arasında Fransızca da önemli bir yer tutar. Orhan Suda ile o zaman aynı ranzada kalıyorduk. Bana dil bakımından çok yararları dokunmuştur.  (...)

Adana Cezaevi’nde edebiyat sanat çevrelerinden Hilmi Akın, Ahmed Arif, Ruhi Su, Ulvi Uraz, Kemal Bekir ve Şükran Kurdakul da vardır.

Adana cezaevinden sonra Çorum’un Sungurlu kasabasına sürgün edilir. "Her gün Sungurlu’nun bir karakolunda ispat-ı vücut ediyorduk, kendimizi gösteriyor ve imza atıyorduk. Kalacak yerimiz yoktu, iş yoktu. Halimiz Allaha kalmıştı. Böylece sürgünümüz günlerce devam etti.

Neden sonra ordan başka bir yere, iş bulabileceğim bir yere naklimi yaptırmayı istedim. O zaman Sungurlu mahkemesine başvurarak Ankara’ya naklimi istedim. Böylece sürgünün bir kısmı da Ankara’da geçti.” (Gökçe, 1982).

Sürgünden sonra Ankara’da, Fethi Giray’ın çıkardığı ‘küçük trajlı’ günlük gazetede düzeltmenlik yapar. Gazetenin 1963 yılında kapanmasından sonra, tekrar İstanbul’a gider.

İstanbul'da Ant dergisi ile ilişkileri olur ve bir spor dergisinde düzeltmen olarak çalışmaya başlar. Yaşar Kemal'in yardımıyla Meydan Larousse'da iş bulur. Gökçe buna o dönemdeki 'en önemli işim' diyor. Ne var ki, bu iş de uzun sürmez, sakıncalı olduğu söylenerek ilişiği kesilir. Yine İstanbul'da çocuk yayınları yapan bir yayınevine Dünya Masal ve Efsaneleri adlı bir dizi için 7-8 kitaplık Çin, Hint, eski Mısır gibi dünya uluslarının efsane ve masallarından çeviriler yapar. Eylül 1973’te, Güney dergisinde yayımlanan bir söyleşide, Adil Gülvahaboğlu’nun sorularına verdi yanıtta:

“Çıkacak çevirilerim arasında Romanya Masalları, Antil Masal ve Efsaneleri, Hint ve Japonya Masalları, Madagaskar ve Kara Afrika Masalları sayılabilir” dediğine bakılır ve Arı Kitaplar dizisinde çıkan ve elde edebilme olanağı bulduğum Antil, Hint, Çin ve Mısır Masalları’nın yayımlanmış olduğu göz önüne alınırsa, diğer çalışmaların da ya yayımlanmış ya da en azından yayınevine verilmiş olabileceği akla geliyor. Söz konusu masal çevirilerinin yayımlananlarının listesinde, Romen, Kanada, Kazak ve İran masallarının duyurusunu görebiliyoruz. Bir ara Yusuf Ahıskalı’nın yer göstermesiyle onun bir odasını paylaşır. Ekonomik sıkıntılar İstanbul'da yaşamasına elvermeyince köyüne döner. Çevirilerinden de bilgi alamaz. Bu durumu 'bir kazık da böylece',  diye anar Gökçe. Yıldırma politikası, köyünde de yakasını bırakmaz. Radyo dinlediği için, o sevmekten başka duygu beslemediği, bizzat köylüleri tarafından, Sovyetlerden mesaj alıyor bahanesiyle şikâyet edilir, takibata uğratılır.

Halkevleri dergilerinden Ülkü, Enver Gökçe için önemli bir yayın organıdır. Derginin yayın politikasına Ahmet Kutsi Tecer ve Bedrettin Tuncel yön vermektedirler. Enver Gökçe’nin yayımlanan ilk yazısı doğduğu köy Çit üzerine, “Köyden Köye” köşesinde ‘Çit Köyü’ başlıklı bir denemedir, Ülkü Dergisi’nin Yeni Seri, Sayı: 36, 1943 tarihli sayısında yer alır. Pek sözü edilmez, ama Âşık Veysel üzerine ilk edebi kritik yazanlardan biri odur ve 1944 yılında Ülkü Yayınları arasında Ahmet Kutsi Tecer imzasıyla yayımlanan Âşık Veysel Deyişler onun kapsamlı bir incelemesiyle yayımlanır. Sonrasında şu kitapları yayımlanır: Sefer Aytekin’in yönetiminde, Güvercin Kitaplar olarak oluşturulan dizi içerisinde tek formalık Kemâlettin Kamu ( “Mustafa Gökçe” adıyla- 1958), Ömer Bedreddin Uşaklı ( “Mustafa Gökçe” adıyla- 1958). Emek Basımevi tarafından Arı Kitap dizisi olarak yayımlanan ve her biri ikişer formadan oluşan Antil Masalları (“Mustafa Gökçe” adıyla,  çeviri, Ankara 1958), Hint Masalları (“Mustafa Gökçe” adıyla,  çeviri, Ankara 1958). Çin Masalları (“Mustafa Gökçe” adıyla,  çeviri, Ankara 1959) ve Mısır Masalları (“Mustafa Gökçe” adıyla,  çeviri, Ankara 1959) çalışmaları yayımlanır. Bunlar dışında, Başgöz’ün belirttiğine göre, Dost Yayınları (1960) tarafından yayımlanan Masallar adlı kitapta isimsiz olarak yer alan Usta Nazar ve Şahzade ile Üç Turunçlar adlı masallar da Enver Gökçe’ye aittir. Bunlar dışında, kimileri İlhan Başgöz’ün İlhan Uzunoğlu takma adıyla yayımladığı masallar vardır ki, Başgöz’ün belirtmesine göre ‘bunlar içerisinde daha edebi ve ustaca olanları Enver Gökçe’ye aittir.’ Bunları dikkatle ayıklamak gerekir.

Aziz Nesin’in sahibi ve yönetmeni olduğu Düşün Yayınları arasından, Türkçede  ilk kez Seçmeler –Pablo Neruda (Şiirler- “Mustafa Gökçe” – 1961, sonraları ise Enver Gökçe adıyla) yayımlanır.  Diğer çeviri ve özgün kitapları ise şunlardır:  Pugaçef Ayaklanması – Gesinoviç (çeviri, roman- May Yayınları, 1969), Dede Korkut Masalları (“Aydın Tataroğlu” adıyla – Keloğlan Yayınevi, 1968), Kelile ve Dimne- Beydaba (“Aydın Tataroğlu” adıyla-  Keloğlan Yayınevi, 1969), Çocuk –VeraPanova (Roman- Habora Yayınları, 1972), Dost Dost İlle Kavga (Şiirler-  Yücel Yayınları, 1973), Dost Dost İlle Kavga ve Rubailer (Yücel Yayınları, 1975), Panzerler Üstümüze Kalkar (Şiirler- Doğrultu Yayınevi, 1977), Enver Gökçe Yaşamı- Bütün Şiirleri (AYKO, 1981), Eğin Türküleri (DTCF bitirme tezi 1947, kitap biçimindeki ilk basımı, Yaba Yayınları 1982).  

III.

'TÜRKÜLER YADİGARI KARDEŞ…'

Yakın arkadaşlarının, İlhan Başgöz, Mehmet Kemal, Şevki Akşit, İhsan Atar anlatımlarına bakıldığında Gökçe’nin bir türkü tutkunu olduğu görülür. 1920’lerde mahalleden, sonra DTCF’den, Cebeci’de cezaevinden arkadaşı Mehmet Kemal anlatıyor:

“Enver çok güzel türkü söylerdi. Yanık bir sesi vardı. Şarap içerken, ona türkü çağırtırdık. Elinin avuç ayasını sakat gözüne kapar, bir türkü tutturur, sonra yavaş yavaş açılırdı. Ondan sonra, biz “Çağırma…” desek de, hızını alana kadar söylerdi. En içli söyledikleri Eğin türküleriydi: “Tez gel ağam tez gel eğlenmeyesin… Elde güzel çoktur bağlanmayasın.” Bu uzun havadan sonra bir oynak türküye geçerdi: “Askere gidişimdir, hoynanam… Gonca gül derişimdir, hoy da nanam…” (Mehmet Kemal, Acılı Kuşak, 1985:40).

Bir başka değinmesinde yine bu özelliğine dikkat çeken M. Kemal şunların altını çizer:

“…Şimdilerde modalıktan çıkıp aranje müzik kılığına sokulan bir çok türküyü ben ondan dinlemişimdir. Bir türkü zevkim varsa, onu bana Enver vermiştir. O günlerde Ruhi’nin bile türküye yeniden yeniye alıştığını düşünürseniz, Enver’in hangi kaynakları ilk keşfeden olduğunu çıkarabilirsiniz (Kemal, 1973:8). Başgöz de “Enver Gökçe, halk türkülerini iyi bilirdi. Küçük ama tatlı ve dokunaklı bir sesi de vardı. Çok üstelersek bize Eğin ela gözlüleri söylerdi”(Başgöz, 2017:146)  diyerek Gökçe’nin türkülere olan tutkusuna vurgu yapmaktadır.

Bu sevgi ve alışkanlık şair kimliğinin bir dolu göstergesi durumundadır. Onun sanat ve sanatçı değerlendirmesi, güncelliğini yitirmeyen,şuçarpıcı belirlemelere dayanır:

“Tabiatı ve cemiyeti bir realite olarak almayan, tabiat ve cemiyet hadiselerini, insan ve akıl üstü izahlarla, mantık dışı endişelerle kavramaya çalışan bir felsefe anlayışı san’at ve entelektüel hayatımıza adamakıllı işlemiştir. Kafaları bu pisliklerden kurtarmak ve herşeyden evvel bir ansan olan, tabiata ve cemiyete sımsıkı bağlı bulunan sanatçının sosyal varlığını ortaya koymak lazımdır.

Sanatçıyı sosyal problemlerin, halk hayatının, sosyal davaların dışında görenler menfaatleri icabı, rahata alışık olanlardır, sosyal terakkinin hızlandırılmasından korkanlardır, taşlaşmış, yosun tutmuş değerleri muhafaza etmek isteyenlerdir, mariz melankoliklerdir. Oysa ki hayat bütün hareketi, aktivitesi, ileri atışlarıyla diri, canlı ve değişiktir. Hayat dinamizmine can katan, yaşamayı öven, kötülükleri protesto eden, insanlığımızı yükselten sanatçılardan huylananlar, onları fildişi kulede tutmak istiyorlarsa korktukları içindir” (Yeryüzü, Sayı: 3, Kasım 1951).

ÇOĞALAN BİR ŞİİR...

Enver Gökçe şiiri,  bizim hayat bilgimizi zenginleştiren; estetik/sanatsal anlamda eriştiğimiz varsıllıkla birlikte çoğalan bir şiirdir. Yüksek ruhludur. Memleket kokusunu, özgürlük hissini duyumsatması bu çoğalan özelliğiyle sağlar. Haykıran, meydan okuyan; ‘kolektif hayat’ın düşünü kurup, onun savunusunu yaparken,  kişioğlunun birey olduğunun altını çizen bir düşünsel düzlemi vardır.  Dolayısıyla da nitelik olarak kazandığı ilerici öz buradan beslenir.

“Senin emekçin olaydım
şen olası türküsü
dost kokusu, dost selamı Türkiyem”
Ankara 1945
**.

Onun işaret fişeğini ateşlediği şair kimliği çok nettir: “Hayatımızın ve aşkımızın şarkısını söyleyen şair, hakkımızı koruyan şair, milletimizden yana olan şair, hümanist şair, barışçı şair, bizleri birbirimize sevdiren şair, kötülüklerin yok edilmesi için savaşan şair, meydan senindir. Sanatın ve düşüncen gerçek olsun” (Yeryüzü, Kasım 1951).

Yukarıda, yaşam öyküsüne ilişkin ayrıntıları aralamaya çalışırken üzerinde durmaya çalıştığım gibi, edebiyatçı/sanatçı kimliğini yaratıcı bir paydaya odaklandırır: Bilgilenmeyi bu paydanın vazgeçilmezi sayar. Türkçenin hemen bütün lehçelerini bilme uğraşı, salt Türkolog olma sorumluluğundan kaynaklanmaz, ondan daha öte şair kimliğinin vazgeçilmezi olarak belirir. Öyle olmasa,  Hayyam, Ge Sinoviç, Panova, Neruda gibi dünyanın en saygın edebiyatçılarının yapıtlarını dilimize kazandırmaya girişir miydi? Dolayısıyla, Enver Gökçe’yi okuma ve anlama çabamız, şiir birikimimizin önemli bir  dönüm noktası olan 40 kuşağını özümsememize katkıda bulunacağı gibi,  bizi ciddi bir hayat bilgisi zenginliğiyle de tanıştıracaktır.

İçerisine hapsolduğumuz hayatı vazgeçilmez saydığımız sürece, fukaralığımıza yenilmekten kurtulamayız. Edebiyat ve sanat bir büyük beslenme kaynağı, bir kuvvetli yoksulluğu yenmek uğraşıdır. Sanatçı yarattığı eserler kadar onların toplamıyla bir karakter insanıdır da. Enver Gökçe kötülerin en kötüsü durumuna düşürülmüş, işinden-gücünden, yerinden-yurdundan, emeği ve ekmeğinden edilmiştir. Kötü olanla teselli edecek hali yoktur. Yerleşmiş kötülüğe karşı iyi olanı yaratma uğraşısındaki şair Enver Gökçe’nin yapmak istediği de dilin olanaklarını olabildiğince kullanarak edebiyat yoluyla güzelliği çoğaltmak, yılgınlık yerine direnç aşılamaktır.    

*“Enver’den kötü haberler geliyordu. Yürüyemiyormuş, pantolonunu çekemiyormuş. Kışın Çit köyüne dönüp eski evlerinde vakit geçiriyor, yazın İstanbul’da ya Sirkeci otellerinde ya da İhsan’ın yanında kalıyormuş. Dostlarının çoğu aramaz olmuşlar. Yazamıyor, okuyamıyor, iş göremiyormuş. 1967’de Türkiye’ye dönüşümde ilk işim Enver’i aramak oluyor. Yusuf Ahıskalı’nın evinde kalıyormuş, evi de Yaşar Kemal biliyormuş. Yaşar’a uğruyorum, Enver’in odasına varıyoruz. Enver bir yer yatağına bağdaş kurup oturmuş. Yatağın yanında, yerde bir sigara tablası var, izmarit dolu. Geceyi gene uykusuz geçirmiş olmalı. Kucaklaşıp ağlaşıyoruz. Enver sandığımdan da kötü, elleri titriyor, ayağa kalkamıyor, kalksa ayakta duramıyor. Enver bitmiş…” (Başgöz, 2017:151).

** El yazısıyla İlhan Başgöz'e ait bir kitapçığın arkasına yazılmış biçimi (Başgöz, 1982:75).

KAYNAKÇA

Altınkaynak, Hikmet(1977). Edebiyatımızda 1940 Kuşağı, Türkiye Yazarlar Sendikası Yayınları, İstanbul.
Başgöz, İlhan (1982). ‘Enver Gökçe İle Bir Nice Yıl’, Yazko Edebiyat, S.17.
Başgöz, İlhan (2007). Gemerek Nire Bloomington Nire Hayat Hikayem, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul.
Doğan, Aydın(1981). Yaba Yazın Dergisi, Sayı: 27.
Enver Gökçe Yaşamı Bütün Şiirleri (1981). Ayko Yayınları, Ankara.
Gökçe, Enver (1973). Dost Dost İlle Kavga, Doğrultu Yayınları, İstanbul.
Gökçe, Enver(1977). Panzerler Üstümüze Kalkar, Doğrultu Yayınları, İstanbul.
Gökçe, Enver(1982). Eğin Türküleri, Yaba Yayınları, Ankara.
Gülvahapoğlu, Adil (1973). ‘Enver Gökçe İle Bir Konuşma”, Güney Dergisi, Sayı:76, Eylül 1973.
Kemal, Mehmet (1973). ‘Enver Gökçe Yeniden Doğarken’, Soyut Dergisi, Sayı:61, Ağustos 1973.
Kemal, Mehmet(1985). Acılı Kuşak, De Yayınevi, İstanbul.

Metin Turan
Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Ahmet Yıldız

gercekedebiyat.com yazarı, Gerçekedebiyat.com sitesinin kurucusu

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..