Dil tehlikeli bir araçtır / M. Tanju Akad
Dilimizde bütün tatlı su balıklarının Türkçe, deniz balıklarının ise Yunanca isimlendirilmiş olması bizim bin beş yüz yıllık serüvenlerimizi özetleyiverir
Gerçeğe, gerçekliğin bilgisi ile varılır. Başka bir yol olamaz. Ama gerçeklik ile gerçekliğin bilgisi hiçbir zaman aynı şey değildir. Bu nedenle gerçeklik ile onun bilgisi arasındaki yol boyunca ortaya çıkan sorunlar üzerine düşünmeden bilim ve felsefede, (dolayısıyla başka alanlarda*) başarılı olamayız. Dil, hem bilim hem de felsefenin ortak sorunları arasındadır. (Aslında bilim ve felsefenin ilişkisi de kapsamlı bir başka konudur.) Bilgi konusu önce dil ve kavramlarla ilgili sorunları, sonra sağlıklı düşünme konusunu ve nihayet bilginin nitelikleri üzerinde kafa yormayı gerektirir. Örneğin bilimsel olan ve olmayan bilgi arasındaki fark nedir ya da daha iyi düşünmenin yollarına sistemli bir yaklaşım getirilebilir mi? vs. gibi. Keza, dilimizin niteliği ve kavram/kelime dağarcığımız düşüncemizi nasıl yönlendiriyor ya da sınırlıyor gibi sorular da önemlidir. Düşünme ve bilimle ilgili sorunlardan önce, bunun araçları olan dil üzerinde durmamız gerekir. Marx görünüşün gerçeklikten farkına dikkat çekmiş ve bunlar örtüşseydi bilime gerek kalmazdı demiştir. Evet, o taktirde her şey açık olacağından (belki tasnif dışında) bilimsel incelemeye gerek kalmazdı. Ama hal böyle olsaydı bile, görünüşü ve gerçekliği ifade etmek için kullandığımız dil nedeniyle sorunlar ortaya çıkması kaçınılmaz olurdu. Çünkü dil kültürel bir olgudur ve bütün diller gerçekliği farklı şekillerde ifade eder – daha doğrusu etmeye çalışır. Ama farklı ifadeler aynı dil içerisinde de vardır çünkü tek dil tek kültür anlamına gelmediği gibi, etkileşimlerin de sonsuz kombinasyonları vardır ve üstelik de zaman içerisinde sabit değildir. Öte yandan kültürel etkileşimin uzak sınırları aşan ortak bir dilin yarattığı alanlar da vardır. Edebiyat, birçok başka şeyin –örneğin yüksek değerlerin- yanı sıra, gerçekliği anlamaya ve ifade etmeye çalıştığımız dili ve kavramları zenginleştiren ve ortak bir anlayış yaratan faaliyetlerin başında gelir. Ancak bilim ve felsefe de kavram zenginliğini artıran çabalardır ve kullandığımız kelimelerin ezici çoğunluğu bu alanda ileri giden toplumların dillerinden alınmıştır. Bu aynı zamanda geçmişimizi incelemenin de bir yöntemidir. Birçok dil Latince ve Yunanca kökenli kelimelerle doludur. Bu, onların bilim ve felsefedeki öncülüğünün mirasıdır. Ama örneğin günlük hayatı da dilin tarihi macerasından izleyebiliriz. Dilimizde bütün tatlı su balıklarının Türkçe, deniz balıklarının ise Yunanca isimlendirilmiş olması bizim bin beş yüz yıllık serüvenlerimizi özetleyiverir. Etimolojik sözlük + tarih atlası ile yirmi ciltlik Türkiye tarihi yazılabilir. Her dil, tarihi bir süreçte farklı kavramlar oluşturarak ortaya çıkar. Bu kavramlar esas olarak onu oluşturan toplumun gereksinimlerine göre şekillenir. Ne var ki toplumlar arasındaki yaygın kültür alışverişi, aynı zamanda hem kelime hem de kavram alışverişi anlamına gelerek dilleri zenginleştirir. Ancak bu bir takım sorunlarla birlikte gelir ki bunun başında aynı kavramın değişik dillerde nasıl özdeşleştirildiği sorunu vardır. Yani aynı kavramı farklı şekillerde anlamak ve bununla farklı şeyler düşünmek olasıdır ve sıkça karşılaşılan bir durumdur. Burada bir noktaya daha dikkat etmek gerekir. Kavram alışverişi kelimelerden daha farklı şeylerin alışverişidir. Toplumların kelimelere yükledikleri anlamlar da onlarla birlikte yayılır veya bulaşır. Ama bu arada değişikliğe uğrama olasılığı vardır. Buradaki nüansları kaçırırsak, algılamalarımızda farklılıklar olması kaçınılmazdır. Farkında olanlar için o kadar büyük bir sorun değildir ama esas sorun (ve zorluk) bunun farkında olmaktır. Bu sorunu bir ölçüde de olsa aşmak için kavramların alındığı toplumların kültürünün -tarihi gelişimleriyle birlikte- iyi bilinmesi gerekir. Örneğin Marksizmin batıdaki felsefi-tarihi kökleri bilinmediği için ülkemizde son derece yüzeysel bir şekilde kavranır, çünkü orada geçen bazı kavramların bizde tam karşılıkları yoktur ve benzerleri (ya da ikame olarak kullandıklarımız) de aynı anlamı çıkarmayabilir. Madem ki kavramların farklı kavranmasına geldik, bir örnek üzerinden devam edelim. Örneğin “demokrasi” çok sık kullanılan bir kavramdır ama her toplum ve her toplum içerisinde farklı anlayışlara sahip kesimler ve bireyler tarafından farklı anlaşılmaya adaydır. Yurttaşların önemli bir bölümünün eğitim görmüş ve en azından yerel yönetimlere katılma geleneğinin kökleşmiş olduğu bir toplumda demokrasi kavramından anlaşılan şey bir “sistem” şeklinde ifade edilebilir. Bu sistem içerisinde belli dengelerin gözetilmesi, uzlaşma anlayışı, seçilmişlerden hesap sorulması ve hukuka –hiç değilse belli ölçülerde saygı- beklenir. Bu kavram, söz konusu şeylerin hepsini tek başına ima eder. Yönetim işlerinin az sayıdaki güç sahibinin elinde olduğu yaygın cehalet içerisindeki bir toplumda ise dışarıdan ithal edilmiş olan “demokrasi” kavramı dört yılda bir verilen oyla gücün elde edilmesi ve bu oy karşılığında istenilen tavizler (bundan bize ne düşer) şeklinde düşünülür. İkinci durumda “demokrasi” seçmen sayısının artırılmasıyla çok daha geniş bir tabana yaygınlaşmış olan çapulun bir aracı olarak anlaşılır. Çapul olarak anlaşılmadığı yerlerde bile terazinin kefesindeki kendi ağırlığı olarak hesaplanır. Kelime aynıdır ama burada ifade edilmeye çalışılan kavram çok farklı şekillerde anlaşılabilmektedir. Farklı şekillerde anlaşılan daha binlerce şey bulabiliriz. Örneğin “hak” kavramı toplumların geleneklerine ve hukuk sistemlerine göre değişir. İlkel bir toplumda aile bireyleri üzerinde baskı ve zor kullanılması “hak” olarak görülürken çağdaş bir toplumda “hak” bireyin hukuk çerçevesindeki özgürlüğüdür. Bir başka örnek verelim. Veraset kanunun olmadığı doğu toplumlarında kendi adına hutbe okutan hükümdar olabilir, hemen her tahta geçiş büyük sarsıntı yaratırdı. Veraseti hukuka bağlamayan toplumlarda iktidar ve devlet kavramında nasıl farklar olabileceğini taktirinize bırakıyorum. Hak, hemen her konuda farklı anlayışlara yol açar. Örneğin çevre hakkının yorumları üzerinde bir düşünün. Ama dilin, farklı kültürlerden gelen anlam farklılıklarının dışında da sorunları vardır. Yani, dünyadaki tüm insanlar tek bir büyük kültür çevresi içerisinde yaşıyor olsa bile, bu gene dille ilgili tüm sorunlarımızı çözmezdi. Burada kavramların çoğu zaman bağlamlarından bağımsız olarak (ya da bir referans çerçevesi dışında) anlamlarının tam olarak ortaya çıkmadığını da görürüz. Örneğin “demokrasi” içeriği belirtilmeden tek başına fazla anlam taşımaz. Demokrasi kimler arasındadır? Eski Yunan kentlerinin bazılarında demokrasi ilk başta sadece savaşa giden tüm vatandaşlar, bazılarında ise büyük mülk sahibi savaş liderleri arasındaydı. Çağlar boyunca çok farklı çerçevelerden geçti. Kimi düşünürler sadece bazı kavramların değil, dilin genel olarak bir kontekst içerisinde var olduğunu, (bağlamsal olmayan) özel bir dil olmadığını ifade etmişlerdir. Dilde anlam konusu semantik (anlambilim), dil unsurlarının bir araya getirilmesi yani bir dilin cümle inşası (sistemi) ise sentaks terimleriyle ifade edilir. Sentaks sorunları da semantikten bağısız olarak ifade problemleri yaratır. Örneğin “fasulyelerin başında topladığın armutlarla poz ver” dersek armutların fasulyelerin başında mı toplandığı yoksa başka yerde toplanan armutlarla fasulyelerin başında mı poz verileceği açık değildir. Tabiatıyla biraz daha uzun anlatılırsa bu da açığa kavuşabilirdi ama açık olmayan ifadelerle her zaman karşılaşırız. Dilin sorunlarından bir tanesi kavramların önyargılar ile yüklenmiş olmasıdır. Bu önyargılar çoğu zaman tepki, aşağılama, kimi zaman da öfke içerir. Kızılderililer arasında yapılan bir araştırma çoğu kabilenin kendine verdiği adın “insan”, komşu kabilelere verdikleri adların ise “köpek” veya “”yılan” gibi anlamlara geldiğini göstermiştir. Ama benzer önyargılar bütün toplumlarda vardır ve örneğin belli şakalar bile bazı yörelerde yaşayan insanların gerçekte olmayan ama varsayılan kimi özelliklerine (saflık, uyanıklık, eli sıkılık vs.) dayanır. Dilin başka kültürler için aşağılayıcı anlam yüklemeleri içermesinin, çatışma ortamlarının –ikinci dereceden- nedenlerinden birisi olduğu söylenebilir. Savaşta düşman için kullanılan aşağılayıcı ifadelerin insan öldürmeyi kolaylaştırdığı ise iyi bilinen bir husustur. Dil sadece önyargıları değil baskı ve egemenlik ilişkilerini de yansıtır. Teba ile yurttaş terimleri arasındaki fark hem otorite karşısındaki statüyü hem de otoritenin niteliğini yansıtır. Kısacası dil nesneleri ve olguları ifade eden basit bir araç değil fakat esas itibariyle toplumsal bir araçtır. Bu çerçevede, dil insanların düşünme biçimlerini çok esaslı bir şekilde etkiler. Her kavram demetinden farklı bir düşünce şekli ortaya çıkar. “Cumhuriyet, özgürlük, bağımsızlık, hukuk karşısında eşitlik” demetinde belli bir düşünce vardır. Şimdi dört adet başka terim alalım. “Globalleşme, liberalleşme, sivil toplum ve uyum” olsun. Bu kavramlar demetinden de emperyalizme teslimiyet çıkar. Bunun bilinmesi, insanların kavramlar ve bu kavramlara verilen anlamlar yoluyla yönlendirilmesini bir sanat haline getirmiştir. Hatta, bazen kavramların içeriği verilmekle kalınmaz, bu kavramların içerdiği anlamlar değiştirilir de. Örneğin cumhuriyet ve bağımsızlık kavramları günümüzde o şekilde yıpratılmıştır ki, bazı kişiler bunların telaffuz edilmesinden bile rahatsız olmaktadır. Bu örneklerle, dilin bir silah olarak ne kadar etkili ve tehlikeli olduğunu bir kez daha gözümüzün önüne serilmektedir. Gerçi burada dil sorunların en büyüğü değildir ama kişiliksizleştirilmiş ve değerleri yitirmiş bireylerin sayısında muazzam bir artış yaratılabilmektedir. Hemen her konuda olduğu gibi burada da gene değerler konusuna toslamış bulunuyoruz. Kavramlara anlamların dışında, bir de değerler yüklediğimiz açıktır. Örneğin bağımsızlık kavramına olumsuz değerler yüklendiğini de gördük, üstelik de bunu “yenidünya düzenine uyumsuzluk olmasın, emperyalist efendilerimizi kimse kızdırmasın” diyen eski solcular yapıyor. Bunlar yeni efendilerine biat etmekte işi işte bu dereceye vardırmışlar. Ama bu bizde yeni değildir. Hürriyet ve İtilafçılar ile Kuvayı İnzibatiye de “istiklal” diyenleri vuruyordu. Şimdi İstiklal Savaşı’na küfredenler korosu oluştu. Buna ne diyeceğiz? Mesela dilin tarihi ve kültürel gelişimi diyebilir miyiz. Ve gerçeklik konusuna dönersek, acaba bunların gerçeklik algıları nasıl değiştirildi? Artık dil konusundan çıkıp çirkin siyaset alanına girdik. Ama aradaki bağlantıları da görmek gerekir. Ne var ki biz dil konusuna her fırsatta dönmeli ve farklı bağlantıları düşünmeliyiz. İlk adım bu konuda önemli düşünürlerin söylediklerini anlamak için gayret göstermektir. Bu da Eflatun ve Aristo ile başlamamızı gerekli kılar, çünkü onlar felsefenin temellerini atarken dilin sorunlarını görmüşler ve ciddi bir şekilde üzerinde durmuşlardır. Bir ara siyaseti bırakıp sadece dil üzerinde yapılan tartışmaları öğrenmeye çalışmalıyız. Belki o zaman birbirimizi daha iyi anlarız. * Her başarılı olan kişi veya topluluk dil ve felsefe sorunlarında yetkin değildir elbet. Ancak bu alanlarda yetkin olanların uzun vadede avantajlı olacakları da kesin gibidir. Örneğin politika alanını ele alalım. En çirkin, en baskıcı ve iptidai politikalar bazen pekala büyük güç sahibi olabilir. Ama politika sonuçta bir felsefeye bağımlı olmalıdır. Olmadığı taktirde uzun vadede mutlaka başkalarının kuyruğuna takılacaktır. Tabii, nasıl bir felsefeye bağımlı olması gerektiği ve bunun yollarının ne olduğu da sorulmalıdır. Mehmet Tanju Akad Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR