Demokraside ‘çoğunluk oyu’ sorunu / Prof. Dr. İsmail H. Demirdöven
Sanırım üç beş yıl önce (belki de daha fazla), artık adından pek söz edilmeyen manken ve oyuncu Aysu Kayacı, bir televizyon programında kendi oyu ile dağdaki çobanın oyunun “eşit” kabul edilmesine bir hayli içerlemiş biçimde karşı çıktığında kıyamet kopmuş, görünüşlerin arkasını görüp irdelemekten yoksun bir kitlenin saman alevi gibi hemen parlayıp sönen tepkisine neden olmuştu. Aslında bunun, demokrasinin neliğini (mâhiyetini) sorgulatacak derecede önemli bir sorun olduğunu pek az kişi düşünmüştü. Her şeyden önce demokrasinin, yönetim biçimine ilişkin bir kuram (teori) olduğunu belirterek işe başlamak gerekmektedir. Demokrasi kuramının ana ilkelerinden birisi olan “çoğunluk oyu” ilkesi, günümüzde olduğu kadar, demokrasi tarihinde de yönetim erkini kayıtsız koşulsuz elde etmek için neredeyse “fırsat kollayan”, deyim yerindeyse “sütten çıkmış ak kaşık” olarak dünyaya gelmeyen insanoğlunun, bu ilkeden hareketle yönetim erkini kısa yoldan nasıl ele geçirebileceğine ilişkin hesaplar yapmasına neden olmuştur denebilir. Bu hesapların temelinde, insan tekleri olarak kişilerin varoluşsal anlamda gerçek varlıklar olarak eşit olmamalarına rağmen,[1] “vatandaş” olarak eşit kabul edilmeleri ile ortaya çıkan bir sorun bulunmaktadır: Öyle ki, “vatandaş” olanın, aynı zamanda gerçek varlıklar olarak kişiler olduğu hesaba katılmadığında ortaya çıkan bir sorun. Böylece “eşitlik”, eşit olmayan gerçek varlıklara “atfedilmiş” olmaktadır. Aslında “eşitlik” birlikte yaşama düzenleri için yaşamsal bir öneme sahiptir. Sorun, insan tekleri olarak eşit olmayan kişilerin vatandaşlar olarak eşit olabilmelerinin, eşitlik durumunun her vatandaşın tek bir oya sahip olmasıyla sağlanıp sağlanamayacağıdır. Çok uzun bir geçmişe sahip Batının Demokrasi tarihine bakıldığında, Demokrasi üzerinde düşünmüş olan ilk filozofun Platon olduğunu görürüz. Ancak günümüzde pek yüceltilen demokrasi, ona göre yeğlenebilecek bir yönetim biçimi değildir. Ünlü yapıtı “Devlet”te, bunun nedenini, çoğunluk ilkesiyle bağlantılı olarak düşündürücü bir biçimde dile getirir ve Demokrasinin “anarşik ve çok renkli” bir siyasal düzen olarak kitlenin egemenliğine kolayca dönüşebileceğini, buradan da tiranlığa giden yolun açılabileceğini söyler. Bugün yüzyılların ötesinden bize kalan bu filozofça değerlendirme üzerinde acaba ne kadar düşünülmüştür?.. Demokrasi kuramının sürekli olarak unutulan ya da kimi nedenlerle bilerek veya bilmeyerek gözardı edilen, ancak kuramın can damarını oluşturan kavram “vatandaş (kişi)” kavramıdır. Çünkü demokrasi kuramı belirli tipte ve yapıda bir “kişi (vatandaş)” üzerine yapılanmıştır. Nasıl bir “kişi (vatandaş)”? Bunun yanıtı yine Batı antik çağında etik bağlamında Aristoteles tarafından verilmiştir. Özetle ve özü çok fazla bozulmadan dile getirildiğinde bu kişi kendi aklıyla düşünüp taşınarak, eleştirel bir tutum takınıp korkusuzca sorular sorabilen, ölçüp biçen, tartan böylece de olan biteni doğru değerlendirebilen bir kişidir. İşte demokrasi, bu niteliklere sahip “vatandaşların (kişilerin)” oluşturduğu yönetim biçimidir. Böylece eşitliğin kişi (vatandaş) bakımından gerçeklik temeli sağlanmış olacak, “çoğunluk oyu ilkesi” de bu temel üzerinden lâyıkıyla işlemeye başlayacaktır. Yukarıda sormuş olduğumuz, insan tekleri olarak eşit olmayan kişilerin vatandaşlar olarak eşit olabilmeleri için ne/neler yapılması gerekmektedir ? sorusunu bir kez daha soralım. Bu soru, bir ülkede toplumsal politikaların temel ilkesi ne olmalıdır biçiminde de sorulabilir. Demokrasinin bir yönetim şekli olduğunu söylemiştik. Yönetecek olan kuşkusuz ki devlet ise, yönetilecek olan nedir? Bu soru bir yandan devletin neliğine ilişkin bir soruyu da beraberinde getirir. Devlet, eski deyişle “kendinden menkul” (kendi başına) her şeyden soyutlanmış bir varlık değil de, “kamusal bir varlık”, yani “cumhuriyet” olarak görülürse, o zaman yönetilecek olanın “kamusal alan” olduğu ortaya çıkar. “Kamusal olanı” yönetebilmek için gerçekten ve tavizsiz, insan haklarına dayalı toplumsal politikalar üretilebilmesine gereksinim bulunmaktadır. Çünkü kamusal alanda varolanlar hiç kimsenin (bazı insanların) iyeliğinde olmayan, ama herkesin (bütün insanların) iyeliğinde olan örneğin kıyılar, ormanlar, tarihsel alanlar vb. gibi varolanlardır. O zaman demokrasi, “kamunun yönetimine ilişkin kararların, ilgili bütün yurttaşların – ama devletin, bütün yurttaşların temel haklarını eşitlikle korumak için varolduğunun bilincinde olan yurttaşların – katılımıyla alındığı yönetim şekli”[2] olarak doğru biçimde tanımlanabilir. Merak edilebilir: Bu açıdan bakıldığında acaba dünyada, kendi grupsal çıkarlarını ikinci plana atabilecek ve onları “hak” gibi göstermeyecek ya da onlar olmaksızın sadece ve sadece mutlak anlamda, görünüşte değil de gerçekten insan hakları temelli politikalar oluşturabilecek bir siyasal oluşum tarihte var olmuş mudur? Bu soru tam anlamıyla olumlu olarak yanıtlanıp tarihten buna örnek gösterilemez. Böylesine bir örnek arama da boşunadır. Ancak böylesine bir fikir, insanoğlunun bu çizgide yürüyeceği yolu aydınlatmaktadır. [1] İnsanların varoluş itibariyle eşit olmadıkları gerçeğini, insanın değil de kadın ve erkeğin doğaları gereği eşit olmadıkları düşüncesiyle karıştırmamak gerekir. Çünkü bakılan yerler farklıdır. Birincisi bir bilgi olarak temelini insanın varlık yapısında bulurken, diğeri bilgisel temelini dinsel kaynaklarda bulmaktadır. Böyle bir durumda, yapılması gereken konusunda hareket noktasının farklılaşmakta olduğuna dikkat çekmek isterim. [2] Tanım, İoanna Kuçuradi’nin, “Yirmibirinci Yüzyılın Eşiğinde Demokrasi Kavramı ve Sorunları” yazısından alınmıştır.
Prof. Dr. İsmail H. Demirdöven Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü Gercekedebiyat.com
YORUMLAR