Aşı dağının doruğuna yavaş yavaş çıkıyorum. Geride Akdeniz rengini yitiriyor. Beyaz köpüklü dalgalar kayalara saldırıyor. Bir iç yolculuğa çıkıyorum bugün...

Geriye dönüp geçmişime ve denize bakıyorum. Kıyılar çocukluğum olmuş, çocukluğum gibi korkak, çocukluğum gibi saklanıyor küçücük kum tanelerinin arkasına. Deniz zaptedemiyor kendini, yaşamımın bütün kayalarına öfkeyle saldırıyor. Kabına sığmayan gençliğim, kaybettiğim dostlarım, adını bile anımsamadığım sevgililerim, hesaplaşmak için hep birlikte Aşı Dağı’na çıkıyoruz bugün…

Tepeyi tırmandıkça uzaklaşıyorum, kayalardan, ırmaklardan, ovalardan... İçimdeki yorgun yıllardan, alçak dostlardan, ihanetlerden… Birçok insanı savuruyorum, gökyüzüne. Tanıdığım güzel yüzlü insanlar gitmiş çoktan, yalancı, hırsız, aşağılık bir tertip gurubu kalmış eteğime tutunan. Bir kurtulsam, dağların ormanlık yüzüne bir gelebilsem… Adlarını anımsamaya çalışıyorum gidenlerin. Aklım yorgun, aklım kırgın, bütün yaşananlara. “Yaşam bu!” dedikçe, aklıma saldırıyor sorularım.

Gidenler bir daha geri dönmemek üzere yoldalar. Gülümseyerek uğurluyorum, onları bir daha hiç karşılaşmayacağımız yolculuklarına..

Yağmurlu bir kış günü bu daracık yolda yürüyüp gidenler kim? Sisin arasına karışıyorlar. Koşuyorum arkalarından “durun” diye bağırıyorum. Yok kimse; oysa biraz önce buradaydılar. Koşuyorum. Yağmur yüreğime yağıyor;

“Tıp! Tıp!”

Yüreğim üşüyor…

“Dıdı dıdı!”

Kaç zaman önceydi? Buraya en son gelişim. Kaç yıl geçti bu dağlardan uzakta?

Dedemle yağmurlu bir günde bu koca dağları aşıp, en yüksek tepeye; “Dişi bilmez” tarafına gelmiştik. Kırk yıl olmuş mudur? Daha mı fazla? Oğlumun yaşlarındaydım. On yaşında… Hayıt çubuğu gibi ince bacaklarımla adeta koşuyordum dedemin arkasından yetişmek için. Dedemin “Güre” denilen buzağıları, danaları, inekleri vardı bu dağlarda. Yabaniydiler, dağın zirvesinde gezerlerdi. Yılda bir kez avcıları getirir, ikisini üçünü vurdururdu. Kendi yavrularını yiyen timsahlara benzetirim dedemi.

O gün güreleri yakalamak için ormana samanlar bırakmıştı. Samanı yemeye gelen buzağı ve danaları uzun bir sırığın ucuna bağladığı iple yakalayıp, kulaklarını işaret olacak şekilde bıçakla kesmişti. “Bunları enledim, artık bizim olduğunu kanıtlayacağımız bir işaret var.”demişti...

Öğleden sonra karnım iyice acıkınca, sırtındaki deri çantadan çıkardığı çökeleği yufkanın içine sarıp elime tutuşturmuştu. Sonra “Köremen” denilen yabani pırasa toplayıp gelmişti kayalardan. “Keçiler bunu çok severler, ama akıllı hayvanlardır, yaşamlarını tehlikeye atmazlar.” diyerek koymuştu, çantanın yanına. Onu da yemiştik. Karnımızı doyurduktan sonra, yağmur yeniden serpiştirmeye başlamıştı, başımı okşayarak “bu yağmur, bu dağlar ve bu sarp kayalar binlerce yıldır buradalar, zaman yok onlar için. Zaman bizim için, ölüm bizim için, ayrılık, mutluluk, gözyaşı hep bizim için. Gerçek olan bizim sesimiz… Bizim sesimiz olmasa bu dağlar, bu kayalar, bu yağmurlar yok. İnsanlar veriyor doğaya sesi, bak şimdi bütün kayalardan ses gelecek ve birlikte söyleyeceğiz, içimizdekileri. Doğayla birlikte hüzünleneceğiz.” demişti.

Sonra bir ağacın altına çekilerek, bir türkü söylemişti. Yükseklere çarpan ses, yankılanmış, tepelerden yuvarlanan büyük kayalar gibi yüreğime düşmeye başlamıştı.

Bu ses, ömrümde hiç ama hiç unutmayacağım bir ses, bir ağıt, bir çığlık oldu…

 

“Harman yeri sürseler oy Sanem, oy Sanem

Yerine gül ekseler esmer gaday belalım

Bahtımı kız başına oy Sanem, oy Sanem

Sevdiğine verseler, esmer gaday belalım”

 

Ben o güne kadar insanın içini parçalayan böylesi bir türkü duymamıştım, sözler yüreğime bir hançer gibi saplanmıştı…

Dedem iki gözü iki çeşme ağlayarak bitirmişti türküyü. Neden ağladığını soramadım, dedemin türküsüyle ben de gözyaşlarımı tutamamıştım. Dedem yaşama karşı son sözlerini mi söylüyordu?

Türküsü bitince yanıma geldi, titreyen ellerini omzuma koydu, “işte geldim gidiyorum, yarın, bir bu ses kalacak geride, bir de bu dağlar! Senin çocuklarını hiç tanıyamayacağım. Kızın mı olacak, oğlun mu, hiç bilemeyeceğim. Çocukların da yüzümü ve sesimi hiç bilmeyecek! Ne garip değil mi? Oysa seninle bu dağlarda türkü söyledim. Kim bilir bir daha buralara ne zaman geleceksin? Kaç yıl geçecek aradan? Ben nerede olacağım, sen nerede olacaksın?” Susmuştum…

Dedem “güre”lerine dönmüştü yeniden. Bense ormanda, yırtıcı hayvanları aramıştım...

Gün kızarıp, dağların arkasına saklanırken yemyeşil otların içine atmıştım, kendimi. Yorgunluktan bacaklarım titriyordu. Dönüş vakti geldiğinde yerden kalkacak gücü bulamadım kendimde. Dedem beni çiğinine alarak, “sen de dayanıksız çıktın, koskoca dedene kendini taşıtıyorsun.” demişti...

* * *

Gökyüzüne tırmanıyor gibiyim, başım dönüyor hafiften, buralarda ayak izlerimiz olmalı. Yine o günkü gibi zırıl zırıl yağmur yağıyor. Yürüdüğüm patikadaki ıslaklık korkutuyor beni. Gökyüzüne bakıyorum, siyah bulutlar kapatmış her yeri. Düşlerimle yürüyorum. Dedem kaç yıl önce öldü? Söyledikleri hala kulağımda, “zaman yok, bu dağlara taşlara!” demişti. Zaman yoktu dağlara… Zaman biz canlılaraydı. Ölümlü olan canlılardı.

Hiçbir şey kaçırmadan bakıyorum çevreme. Çocukluğumda gördüğüm yerler hiç değişmemiş, her şey aynı, yağmur bile!

Dedemin dibinde türkü söylediği ağacı bulmalıyım. Orada sesini ve kendi sesimi arayacağım, sesimiz kalacak demişti. Sesimiz zamanla birlikte yaşayacaktı.

Her şeyimizi götürmüştü yaşam, bir daha geri getirmemek üzere. Ne kadar da çok genç insan bizi bırakıp gitmişti, ölen onlar mıydı, yoksa geride kalan yüreklerimiz mi?

“Deddeeeeeeeeeee!”

“Dedeeeeeeeeeee!”

Bütün kayalarda yankılanıp, geri geldi sesim. Bir sığırcık sürüsü havalandı gökyüzüne. Bir ses daha yankılandı, arkalarından...

* * *

En sonunda dedemin dibinde türkü söylediği çam ağacını buldum, boyu çok mu uzamıştı. Çevrede hiç kıpırtı yok. “Güreler” güreler ne oldu acaba, dedem onları ne yaptı, hepsini vurdu mu sonradan? Sattı mı? Sorular boşlukta asılı kalıyor…

O gün yüreğimi parçalayan türkü neydi?

Yağmur çoğalıyor, ağacın dalları şemsiye gibi kapatıyor üstümü, gözlerimi kapatıyorum…

Kaybettiklerim geliyor karşıdan, ilk gelen İsmail ve nişanlısı,

“Bir hafta vardı evlenmemize!” diyor, irkiliyorum. “Nişanlıydım biliyorsun ve ilk defa sevmiştim. İnsanın en önemli özelliğidir sevebilmesi! Onu çok seviyordum, sen de biliyorsun. Sana Sarıgerme kumsalında anlatmıştım. Sabahlamıştık, sivrisinek saldırısına aldırmadan. Sen Ankara’ya gittikten bir hafta sonra; düğüne birkaç gün kala, nişanlıma gidecektim, iki çocuk gördüm benzin istasyonunda, yüzlerinde yoksulluk akan iki çocuk. Büyük bir demir merdiveni götürmeye çalışıyorlar. Bilirsin yoksullara dayanamam, yardımlarına koştum. Merdivenin üstünde koca bir demir sac varmış, kafama düştü…”

Nihat abi sen mi geldin?

“Ben geldim... uzaklardan?”

Yeşil gözlerin aynı… Gözlerine bakamadım, çok gençtin öldüğünde. Çocukluğumun en acı ölümüydü seninki. 1971 miydi?

Ne kadar da ağlamıştım; annesine, karısına ve küçücük yetim kalan Yunus bebeğe… Bir ehram örtüp üstüne, bir traktörle getirmişlerdi kanlı cesedini. Traktörün yanına kadar yaklaşıp çocuk gözlerimle görmüştüm ölü bedenini…

Çolak Abdurrahman gelip oturuyor yanı başıma

“Ülen icem nerelerdesin sen kaç yıl oldu buralardan gideli?”

“Kırk yıl oldu Abdurrahman abi!”

“Çok yazıyormuşsun diye duymuştum aslı astarı var mı?”

“Eh işte yazıyoruz!”

“Benim gibi çobanları yazıyor musun? Çiftçileri yazıyor musun? Ezileni, sömürüleni?”

“Asıl sizleri yazıyorum!”

“Helal olsun ağabeyim sana, içimizden çıkanlar kurtaracak bizleri.”

“Sizleri unutmak olanaklı mı... Abdurrahman Ağabey sana bir şey soracağım buralarda dedemin sesini arıyorum, hiç duydun mu?”

“Yıllar önceden yankılanır, çığlık gibi bir türkü!”

“Abi bir bakıversen!”

“Duyarsam gelir seni bulurum. Yörüklük öldü. Karın tokluğuna beylerin hayvanlarını güdüyorum. Buralarda çobanlık yapıyorum. Bu dağlar benim karın tokluğuna. Buraların hükümdarı da benim karın tokluğuna…”

“Uzun kalmayacağım!”

“Ben seni bulurum ağabeyim, buralarda bütün doğa bana konuşur, sular söylemezse rüzgar fısıldar…”

Kavalını çalarak uzaklaşıyor, koyunları önünde, arada bir bağırıyor, dağları birbirine kavuşturuyor…

Yerimden kalkıp ormana yürürken ağabeyim geliyor karşımdan, sarılıyoruz, öpüyor yanaklarımdan, saçları simsiyah dişleri bembeyaz, sırtında, dişinden daha beyaz bir gömlek var. Çocukluğumdaki gibi hayranlıkla bakıyorum ona. Ne kadar da severdim ve ona bunu ne kadar da söylemek isterdim. Her seferinde bir başka şey olurdu, söyleyemezdim…

“Üstümde çok hakkın var!”

“Ne hakkıymış bu, sen fazlasıyla halkına ödüyorsun bunu. Bin yıldan beri susan bir halkın söyleyen, konuşan dili oldun. Yörükler seninle gurur duyuyorlar, başta ben!”

“Ne çabuk bırakıp gittin be abi?”

“Kırk yaşındaydım!”

“Ne kadar özledik seni, ne kadar ağladık ardından. Sen gittikten sonra bir daha içten gülmedi anam babam… Doğru dürüst bir bayram yapamadık. Hep kırık kaldı bir kolumuz, hep hüzünlüydü bir yanımız. Böyle neden öksüz bırakıp gittin bizi? Neden be ağabey?

Gözyaşlarımı siliyor elleriyle, “Sonsuza kadar yaşamayacağız, yaşamayacak canlılar.”

Kucaklaşıyoruz bir kez daha, “abi bırakma” gülümsüyor, ardına bile bakmadan yürüyor…

“Ağabeyyyy!”

Yürüyor…

Gözyaşlarımı silerken, Abdurrahman abi geliyor. Dedenin söylediği türküyü soruyordun, onu duydum kayaların arasında sıkışıp kalmış bir çığlık, hem de nasıl bir çığlık, hala yürekleri parçalıyor…

 

“Harman yeri yaş yeri oy Sanem, oy Sanem

Yavaş yürü hoş yürü esmer gaday belalım

Gel beraber gezelim oy Sanem, oy Sanem

Sevdiğim gitmeyeli esmer yarim gaday belalım.”

 

“Dedemi görmedin mi Abdurrahman abi?”

“Deden öleli otuz yıl oluyor, sesler yaşar, sesimiz kalır!”

“Dedemin, arkadaşlarımın, dostlarımın, ağabeyimin sesi. Dostlarımızın sesi. Çocuklarımıza bıraktığımız sesler. Onları mı duydum ben biraz önce. Elbette ağabeyciğim, onlar sesiyle sonsuza kadar yaşayacak.”

Gülüyor, dedemin türküsünü söylüyor, yüreğime yeniden yuvarlanmaya başlıyor kocaman kocaman kayalar…

“Güreler, gürelere ne oldu?”

“Güreleri dedenin ölümünden sonra hiç kimse görmedi…”

Abdurrahman abi kayalara doğru uzaklaşıyor.

Sesimi çıkarmadan dinliyorum dağları, sesler duyuluyor, rüzgârın sesi desem; değil…”

Erdal Atıcı

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)