1.
Bir rüzgâr geçti buradan
Aşk, umut, yaşam
Kaç bulut anımsar bilmem
Geçen o tırıs atı
Terkisi düş,
Yakası telkırma
O sıcacık beyaz merhabayı
 
Ne günlerdi
Hadrian’da sohbet
Agorada tavla
Tiyatroda perde arası beştaş
Çeşme başı uzuneşek
Aşka sobe,
Islanacaksak
Vaktinde ıslanalım derdik hep
Güneş girmeden buluta
Çıplak sözcüklerle
Azda çoğalırken,
Ve öğrenmiştik hepimiz
Deneye sınaya
Kuşlarla-taşlarla
Yaşamın
Anılara dar
Bir epigram olduğunu
 
Hemşerim Koblanos,
Bizi bir anımsayan kaldı mı bilmem
Dostum Zenon,
Sevgili Polineykes
Taşın içindeki heykeli ararken 
Kimler kırdı kavelamızı
Kim sorguladı
Taştaki ar ve hayâyı
Söyleyin kimler çaldı
Galatea’daki canı,
Daha dün gibiydi değil mi Aristeas
Her Afrodisyaslının
Sim beden modelliği,
Ara da bul şimdi
O “altın oran”ı
Ne bedende kaldı
Ne ruhta
Umarım bir gün hepten unutulmaz
O altın kural
“Emeğe saygı”

Doktorum Ksenokrates
Bilgem Aleksandros
Tavla mı oynuyorsunuz agorada
Nedir her “gele” molası
Bu derin sohbet böyle
Biricik derdiniz
Bedenin
Ve düşüncenin kudurmasına çare mi,
Ve hâlâ yanıtını aradığınız soru
Şu “ölümlü düşünme yetisi”ne
İnsanoğlunun
Ne zaman sahip çıkacağı mı,
Umarım bulursunuz
Sorunuza yanıt
Derdinize çare
Çünkü her şeyin en zorudur
İnsan olmak
Dahası umuda yelken insan…
 
Küllü suyla yunma
Dünün
Akarsu kıyısında yıkanma
Bütün zamanların işi,
Biz, kaç harmaniye bastırdık
O silme sidik küplerine
Ve sonra kaç kat duru sulardan geçirdik
Nice gül dizliği
Afrodit’i ilk orda görüp tanımıştık biz
Aşktan değil
Salt kötülükten korkup utanırdık
Eğer bugün
Bir yaralı parmağa işeyecekseniz
Biraz da bizi anlayıp
Dün neymiş deyin olur mu emi
Çünkü bu soruda gizli
Her aynanın “sır”ı
 
Kimler geldi kimler geçti
Kolda coşkuyu estiren hüzün
Hep bizdik geren gökkuşağını
Çağdan çağa,
Ah, kalanlar
Ne gördü
Ne de aldı
Böyle bir selamı
 
2.
Ve bir rüzgâr daha geçti buradan
Acı, kırım, boran
Hoca Nasreddin anımsar mı bilmem
Ardına baktırılmayan o ırgın atı
Yelesi körduman yangın
O ilk sürgünü
Afrodisyas’tan Akşehir’e
Sonrası
İşte bu zifir karanlık
Şu koca obruk
 
Ah o Stavropolis günleri
Aşkın haça gerildiği
Taşta cinsiyet
İnsanda baş bırakılmayan günler
Ah insanın bitmez göçebeliği
Meyveli ağacı taşlayıp
Deveyi havutuyla yutan
Kimler geldi
Kimler geçti
Hamutları şak şak atlarla
Her taşı put sanan
Ne sergerdeler
Serpençeler
Her biri ayrı bir aslan
 
İşte müze girişinde
Üzeri figürlü bir kaide
Bingeç Camii avlusunda
Yıllarca üzerinde oturulan,
Aç gözünü gör
O fallus kafalı aslan
Niye mi kaldırmış başını
Gökyüzüne
Çünkü simge ister
Ölmek de dirilmek de
Söylen de din de
Varoluş mu
O da yaşamın biricik anlamı kuşkusuz,
Şimdi ver kulağını dinle
Ne mi kaldı
O fallustan geriye
Adam boyu mezar taşları,
Şaşırma
Ne neyin başlangıcı
Kim kimin atası
Çünkü unuttuk bugün
İt kovalamaktan
Harmaniye savurtan
O dal boy karyatitleri
 
Evet, böyle tuhaf bir dünyadayız
Her yıkılan yapılmıyor kukumav
Depremler tarihi yeniden yazılmalı
Dinler topraktan daha öfkeli,
Hâlâ mı anlamadın
O halde çık üstüne tüne
Mum dikip
Dilek dile
Zaten dilinden düşürmüyorsun
“Yatır varken
Müze benim neyime”
 
Oysa
Müzeyi gezmek de güzel
Müzelik olmak da
Ah Nâzım usta
Kim bilir
Kaç çakır gözlüden hatıra
Şimdilerde
Kel başa yakıştırılan
Şu çift yüzlü şimşir tarak
Daha düne kadar
Anamın saçlarına vurduğu
Durup durup kokusuyla
Babamın
Er sabah esridiği
 
İşte müze bahçesi
Yan yana nice lahit,
Ah her biri
Yerinden yurdundan edilmiş
Et yiyen bir obur taş
Nerden bileyim
Gün gelip içinde
Nasırlı çatlak topukların
Şaraplık üzüm çiğneyeceğini
Hani nerde kolyem
Kaç aşkın kokusuyla
Renklediğim harmaniyem
Elimden düşürmediğim o şimşir tarak
Hani nerde sarışın rüzgârlarda
Beni turnalaştıran
O parmak arası sandalet
Ah bu nasıl talan
Ne arsız yağma
Bu nasıl yalan!...
 
Sormak neye yarar bilmem
O odeonlu
Tiyatrolu,
Hipodromlu
Bağbozumu günlerinden
Ne mi kaldı geriye
Küfrünü tekbirle bastıran bir halk,
Çadır tiyatrosuna bile hasret
Gölgeye renk arama kerametinde
Bir hikâye
Bu yüzden hâlâ dinmez ya
Gönül sızısı
Ve onmaz Aydın Bey’deki
O derin mızrak yarası
 
Kimler geldi kimler geçti
Yürekte şiiri yoran hüzün,
Ah nasıl da
Hepten unuttular bizi
Gerçeği çekip nadasa
Söze söylen eklerken
Yolunu kaybedip
Kendine dal arayan
O aşksız kargalar
Ne gördüler
Ne de tanıdılar
Anılar da çok uzak artık
 
Öyle bir zamandı

                                    
 
 
Afrodisyas O Beyaz Merhaba, Tahsin Şimşek, Arkeoloji ve Sanat  Yayınları 2013
Koblanos, Zenon, Polineykes, Aristeas: Afrodisyaslı heykeltıraşlardan dördü.
Altın oran: Heykelde, uyum açısından en yetkin boyutları verdiği kabul edilen geometrik ve sayısal bir oran. 
Sidik küpü: Tarihin bir döneminde kirli çamaşırlar sidik küpünde bekletilir, sonra yıkanırdı.
Bingeç:Afrodisyas’a komşu Plasara antik kentinin bulunduğu köy.
Et yiyen taş (ölü yiyen taş): Lahit
Aydın Bey: Aydınoğulları Beyliği’ne adını veren kişi. Afrodisyas önlerinde yaralandı, mezarı Karacasu-Boyasın’da (Esençay).
Not: Afrodisyas’ı yazan Kenan Erim, Ara Güler, Cengiz Bektaş, Şadan Gökovalı, Orhan Atvur, Yaşar Atan, A. Semih Tulay, Mesut Ilgım, Erdal Yazıcı’ya, Afrodisyaslı saygısıyla

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)