Cenneti en olmadık yerde aradık / Erhan Doğan
Cenneti en olmadık yerlerde arayıp hayatı kâbusa dönüştürmedik mi?
Yaman Er’e... Çiçeklerin, kuşların ve böceklerin milliyetsiz olduklarını fark etmem aslında beni utandırmıştı. Kafamıza koyduğumuz sınırlar, insanlar arasına giren soğuk sessiz uzaklıklar, yaşarken karşılaştığım kabul edilemez durumlardan biri olmuştu. Şimdi, ilkyazın, çiçeklerle inanılmaz renklere boyandığı uzak bir ülkedeydim. Tarihin yorgunluk giderdiği kentte... Gelirken ne kadar azaldığımı anladım. Yolculuğa çıkarken daha az heyecanlanmayı, daha az meraklanmayı öğrendiğimi de anladım. Yanıma aldığım eşyalar da azalmıştı. Çok gerekli olanlar dışında hiçbir şey beni ilgilendirmiyordu... Bu kentin her yerinden çiçek ve kalıntı fışkırıyordu. Yol boyunca uzun çam ağaçları ve sarı papatyalar arasındaki yassı tuğlalı binlerce yıllık yapıların, birbirleriyle uzun yıllara dayanan sadık beraberliklerini anlamak mümkündü. Alışkındılar. Ben artık bildirilerimi yazarken, eskisinden daha fazla karanlıklar içerisindeydim. Çünkü önümde, bildirilerime devam edebileceğim sadece yaz mevsimi kalmıştı. Mavi Yaz. ...Ve artık içimde kırıla kırıla yok olmuş duygu parçalarının acıtan tortularıyla, bir mevsim daha dayanıp dayanamayacağımı da pek bilmiyordum doğrusu... Yüzüstü bırakılmıştım... Yeniden. Ve sonsuza dek... Artık aşk ve sitem noktürnleri dökülmeyecekti kalemimden. Sevilmiyor olmayı kabul edebilirdim... Ancak seviyor oluşumun, kabul edilmeyişini asla kabul etmeyecektim. Yazüstü bırakılmıştım... - Yine hangi duyguların peşinde, kandırıyorsun kendini? Yanlışların yenisi, eskisinden daha mı iyiydi, ben yanlışsam eğer? Benden nefret etmeyi nasıl keşfettin? Sen nefret etmeyi bilmezsin ki! Alkış seslerini unutmuş eski bir sanatçı hüznündeyim şimdi... Yarattığım her şeyin yanında ve içinde olmana alışmıştım... Söylediklerim ve yazdıklarım belki de binlerce kişi içindi... Oysa sen tek başına binlerceydin... *** Üstüm başım perişan; Tevere ırmağının kenarından okaliptüs ağaçlarının çiçek tozları içinde köprüyü geçtim... Romalı askerler tek atlı ve tek kişilik savaş arabalarıyla karşıdan geliyorlardı. Çok yorgundum... Sırtımdan belime doğru ılık bir sıvı akıyordu. Sandaletlerim kopmuştu. Dizlerim kan içindeydi. Tanrım, ölüyordum işte!.. İçimde evlat ve yuva özlemi; ölüyordum. Buralarda, bu kadar uzaklarda ölüp kalacaktım. Sağ ayağımı yere her basışımda, beyaz taşlara kanlı ayak izlerim çıkıyordu. Kimsenin ilgilenmediği bir yaralıydım... Tevere köprüsünden geçip, Piezza Venezia meydanına geldim. Burada savaş ateşleri yakılmıştı. Hitler ve Moussolini’nin askerleri “Sezar’a ihanet” ordusuyla ateşlerin başında, besili sığır pişiriyorlardı. Yollarda kan ve şarap birbirine karışmıştı. Geniz yakan bir et kokusu yayıldı. Yerlerde düşman askerleri ölü ve yaralı yatarken ve kardeş kanları parke taşlarından Tevere ırmağına süzülürken, kalkanlara vuran kılıç sesleri, Hitler’in tank paletleri, Moussolini’nin atlarının kişnemeleri; aşk, ihtiras, ihtişam, estetik ve ihanetler kentindeki kutlamalara katılıyordu. Yaralıların arasında birden Brütüs’le karşılaştım. Hafif aksıyordu bir an tereddüt ettim, ancak asaleti onu ele vermişti (!)... Çıldırmış gibiydi. Deliliğin sınırlarını zorluyordu. - Sen o musun? - Evet! Görmüyor musun ellerimdeki kanı? Bütün ülkelerin, yenilmez komutanıydı. İşte elimde kanı... Tırnaklarımın arasında. İhanetim artık ben. -Arkadan vurmak nasıl bir şey? -Berbat bir şey... Gözlerim yuvalarından çıkarcasına oynuyordu. Kalbim ağzımdaydı. Heyecanın çağlayanlarını alnımdaki damarlarda duyuyordum... Sırtı dönük, oradaydı. Beni seviyordu... Babamdı benim. Onun kanındandım. Bana hiç zararı olmamıştı… Benimle övünüyordu... Tarihte yazıldığı gibi olmadı hiçbir şey... Bir korkak gibi onu arkadan vurdum... Ve bana asla “Sen de mi Brütüs?” diyemedi. - Bir insan, arkadan vurduğu biri için nasıl böyle konuşabilir? Brütüs sustu... Sonra bana baktı. Antik bir trajediydi gözleri... Birlikte yürümeye başladık... Brütüs sırtımda birbirine çarparak ses çıkaran hançerlerin farkına vardı... Gülmemek için kendini zor tuttuğunu hissettim. Bu kez Brütüs: - Nasıl oldu? dedi. Bütün olanları, yani hayatımı nasıl anlatabilirdim bir çırpıda... Susmak doğru bir tercihti. Yine de bir şeyler söylemeliydim. -Değişenin bizler olduğunu hiç kabul etmedik sevgili Brütüs... Sadece enerjimiz azalıyordu. Sonsuzluk, değişen enerjidir. Sonsuz sevgi de yokmuş bu yüzden. Mesela, “aşkın kimyası bedende üç buçuk yıl sürer” diyerek kandırıp sevgilimi elimden almışlardı. Sırtımdaki son kanlı bıçak onunkidir. Brütüs ile gülüşüyoruz, seslice… Brütüs kasabanın delisi olarak Tevere ırmağına doğru yöneldi. Ben İspanyol merdivenlerine gidiyordum. Yolda güzel Romalı kadınlar şarkılar söylüyor, kuytu yerlerde aşk yapıyorlardı. İspanyol merdivenlerine ulaştığımda burada da ateşler yakılmış törenler başlamıştı. Çiçekler bütün mor, pembe ve sarı ışıklarını akşam alacasına karıştırmışlardı. Ölümün ve yok oluşun arkasından gelecek olan huzur ve yeniden çoğalışa hazırlanıyordu yeryüzü... Ben Mısır’dan çalınıp getirilen dikili taşın yanına adeta sürünerek varmıştım. *** Medeniyet, çiçekleri sevmekle başlamıştı.. Via Gregoriana caddesinde, evlerin, sokakların köşelerinden çıkan renkli çiçeklerle birlikte yürüyordum. Gördüğüm Meryem Ana ikonuyla süslenmiş eski binaların içinde sadece anılar var sanılabilirdi. Oysa insanlar tarihleriyle birlikte yaşıyorlardı... Gogol ile karşılaştığımda üzerinde yirmi rublelik iğrenç paltosu vardı. Yaşadığı evin önünde duruyordu. Yazarlığa ilişkin konuştuk biraz; berbat bir iş olduğunu, cehennemde birkaç kitap yayınladığını söyledi. Ben de bizim yayın dünyasından bahsettim uluorta. Cehennemde kitap basmaktan daha zor olduğunu söyledim. Okuyuculara değindim... Gogol, Türkiye’deki okurların, yazarlara eziyet etmek için gizli bir dernek kurmuş olabileceğini söyledi. (YED. Yazarlara Eziyet Derneği) Bunu söylerken gözlerini kıstı, başını hafifçe içeriye çekti. Ve ben o berbat paltosunun yakasını ilk kez ayrımsadım. Ciddi bir kuşku sardı beni de... Gogol sürdürdü: “Çünkü insanların, anlamadıkları bir kitaptan yüz binlerce satın alıp, onları kitaplıklarına koymalarının modadan başka bir nedeni olamazdı.” Gogol’dan ayrılıp Barberini Meydanı’na doğru yürüdüm... Ona hak verip vermediğimi düşündüm. Aslında yazarların da dernekleştiğini, belli lobiler oluşturduklarını, ödüller yaratıp onları aralarında pay ettiklerini, ancak böylelikle popüler olabildiklerini, ruhsal açlıklarını bu yolla giderebildiklerini ve bunun gibi bir sürü hastalıklı düzeneğin olduğunu ondan gizledim. Yazarlar da kendi cehennemlerini yaratmışlardı. Çiçeklerin çıldırdığı günlerin içinden geçerken, içimde solanın ne olduğunu bilmiyordum. Binlerce kilometre uzakta olmak, değişik onca insanla iletişim kurmak, çevremde son hızla yaşanan hayat, binlerce yıllık tarihin sokaklarında yürümek ve bu duyguların tümü, benim durdurulamaz ölümümün yanı başındaki çelişkileriydi. -Yanlış savaşlardan yenik dönülecekti... Ben bütün zamanların galip komutanlarıyla görüşmeye gelmiştim bu kente... Hepsi soğuk lahitlerin altında, yaşam öyküleriyle birlikte yatıyorlardı. Onlardan hayat hakkında yalnızca şu cümleler kaldı bana: “Keşke daha çok sevebilseydik insanları...” Bir kenti daha bırakıp yolculuklara çıkacaktım. Vakit azalmıştı. Öykülerim, yanımda taşınamayacak kadar ağırlaşmıştı. Onların altında kalıp ezilmiştim işte. Yaralıydım. Ülkemden çok uzaklarda bir köşede ölecektim, mezarım bile olmayacaktı... Bu seferden sağ çıkamamıştım... Barberini Meydanı’nda bira içilen bir kafede ölü bulunacaktım. İlkyaz bütün çiçeklerini kuşanıp karşıma çıkmıştı. Romalı güzel kadınlar, acıyan göz ucu bakışlarıyla bir ceset olmamı daha çok istediklerini belli etmişlerdi. Her şey çoğalıp yeşiller içindeyken ve savaşların artık bitmesiyle başlayan şenlikler yaşanırken, benim ölüyor olmam ne şaşırtıcıydı. Başkalarının ölümleri üzerine ne çok fikirler yürütmüştüm... Şimdi benim başıma geldi... Ve ben ölüyordum… Bu çok başka bir şeymiş... Bütün bu yaşananlardan, savaşlardan, sefalet ve acılardan geriye ne kaldı diye düşünüldüğünde fazla bir şey olmadığı anlaşılıyordu... Boşu boşuna yok etmiştik... Şimdi boşu boşuna yok oluyorduk. Dostlukların da doğup büyüyüp öldüğünü görecek kadar yaşamıştık işte... Durdurulamaz geriye dönüş başlamıştı. Kısa süreli, derinliksiz yaşadıkları için tarafımızdan suçlanan onca insanın, aslında hayatta yapılması gerekenin başka hiçbir şey olmadığı konusundaki haklılığı beni çileden çıkarıyordu. Onların hayata bakışları, yaşarken aldıkları tat, yaşam kavgaları beni kıskançlık krizlerine sokuyordu. Beni asıl çılgına çeviren, çok duyarlı olduğunu söyleyip bununla taban tabana zıt davranan biz zavallıların durumuydu... Hayatı böyle algılamak zorunda mıydım? Özlenen, hiç olmadığı sanılan, sonradan farkına varılan büyük aşklar ve dostlukları da tüketmiştik sonunda. Bize sunulan hiçbir güzelliğin değerini bilmemiştik... Cenneti en olmadık yerlerde arayıp hayatı kâbusa dönüştürmedik mi? Sonunda yaşam gidiyordu elimden... Kimsenin ilgilenmediği bir yaralıydım işte... İlk kez ölümün dinlenmek olduğuna ikna olmuştum. Ayaklarımı uzattım. Son liretlerimle bir bardak soğuk bira söyledim. Şenlikler sürüyordu. Boğazımdan aşağı dökülen bira ile sonsuz ve kedersiz bir aralık yakalamıştım. Yine de sevginin ve barışın yok edilememiş olmasına sevinmeliydim... Yanımda kim olursa olsun, teselli edilemezdim... Hayat da ölüm de bendim artık.. - Yanlış bir savaşta hak edilmiş yenilgilerdeydim... Erhan Doğan Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR