Çorum güverciniydi. Gri renkte gövdesi, uçları siyaha boyanmış kanatları vardı.

Pembe bacakları cılızdı. Gagası da tıpkı başı gibi küçücüktü. Kanatlarını çırpmadan olduğu yerde dönüyordu. Melike, bir iş gününü daha geride bırakmıştı. İş yerinde tüm gün şişman kadınların kendi bedenlerinden bir beden daha küçük kıyafetler giyme çabalarını sabırla izlemiş, hak etmedikleri övgüleri sıralayıp üzerlerinden prim alma telaşına kapılmıştı. Pasajın önü her zamanki gibi kalabalıktı.

Başı önünde yürürken güvercini gördü. Etrafı tehlikelerle çevrilen kuş, korkuyla titriyordu. Karşısında onu sapanıyla avlamak isteyen ufak bir çocukla, yavrularına yemek götürme çabasında olan siyah bir kedi duruyordu. Melike yavru kedilere merhametle bakıp gülümsedi. Nerdeyse can havliyle kanat çırpan güvercini bırakıp onları sevecekti. Yere çöküp, onu ürkütmenin korkusuyla avuçlarını alıp inceledi. Gözlerinden akan sarı irinleri fark etti.

Ağzını şaşkınlıkla kapayıp mırıldandı:

“Bu güvercin kör!”

Düşmanları, Melike’nin ağzından çıkan mırıltıları anlamışçasına aynı anda saldırmak için hamle yaptılar. Onlardan atik davranıp kuşu güvenli kollarına aldı. Kedi, hırsla tırnaklarını çıkarırken avını kaçırmanın öfkesiyle tehditler savurdu. Yavrularının ağlayan sesini duyan kedi, avından uzaklaştı. Çocuksa arkasına bakmadan gitti.

“Bize bir kutu verebilir misiniz?”

Gördüğü ilk dükkâna girmişti. Herkes şaşkınlıkla kutudaki güvercine bakıyordu.

Çocuklar annelerinin eteklerinden çekiştiriyor, kuşa dokunmak istiyorlardı. Güvercinin nefes alabilmesi için kutuya birkaç delik açtıktan sonra yere bıraktı. Cebindeki parayı saydı. Onu veterinere götürecek yeterli miktar yoktu. Kızılay Meydanı kalabalıktı. İnsanlara çarparak ilerliyor, güvercini daha fazla ürkütmemek için hareket ettirmemeye çalışıyordu. Annesinin söyleyeceklerini şimdiden tahmin edebiliyordu. Maddi durumlarının iyi olmadığını o nedenle herkese yardım edemeyeceklerini –hele bir güvercinse- yapılacak hiçbir şey olmayacağını söyleyecekti. Bu da yetmezmiş gibi bugün temizliğe gittiği evde, ne kadar çok yorulduğundan dem vuracaktı. Rahmetli babasının arkasından sunturlu küfürler savuracak “Bok vardı sanki çekip gidecek? Şu mereti, biraz daha az içseydi de keşke bizimle birlikte daha çok yaşasaydı!” diyecekti.

Seçim zamanı yaklaşıyordu. Annesi, kömür ve para dağıtan partililere yine övgüler yağdıracak, Melike’de kızgın bir ifadeyle gelenlerin yüzlerine kapıyı çarpacaktı. Annesi ne diyecek olursa olsun onu eve götürecekti. Kimbilir kardeşi Can, ne kadar çok sevinecekti.

Zili çaldı. Kapı aralandığında annesinin ilk dikkatini çeken şey kutu oldu. Gözleri bir an için ışıl ışıl parladı. Belki iş yerinden kayda değer bir hediye paketi vermiş olabilirlerdi.

Melike, kutuyu yere koyup ayakkabılarını çıkarırken kardeşi yaralı güvercini çoktan görmüştü bile.

“Aaaa abla bu bir kuşş! Yoksa benimle dost olmaya mı geldi?”

Can, bir yandan güvercinin etrafında dönüyor, bir yandan da çığlıklar atarak sevincini belli ediyordu. Annesinin yüzü asıldı.

“Kızım, bu kuş hasta galiba. Neden eve getirdin ki? Ya kardeşine mikrop bulaşırsa!

Hem bu ölür. Ne biçim bir çocuksun sen! Tıpkı babana benziyorsun! O da her şeyi kendine dert edinirdi. Bu yüzden de kanser oldu zaten. Keşke biraz bana benzeseydin”

“Evet, ben babamın kızıyım. Ayrıca bu kuş ölmeyecek, sadece yaralı. Ben yarın, onu veterinere götüreceğim.”

“Hangi parayla kızım?”

Ölüm kelimesini duyan Can, üzüntüyle başını eğdi. Annesi konuşmaya devam etmek istiyordu fakat Melike’nin keskin bakışları karşısında sustu. Kardeşinin ne olursa olsun sağlıklı büyümesini istiyordu. Annesinin tüm bencilliklerinden arınmış, babası gibi merhametli bir insan olması için çaba sarfediyordu. Evdeki herkesin gözü güvercindeydi.

Can, etrafında dönüp duruyor, onunla konuşuyordu.

“Sen ölme olur mu kuş? Bizle kal sen burada.”

Işıksız bir apartmanın bodrum katında oturuyorlardı. Karşı komşuları aynı zamanda ev sahipleriydi. Salih Bey, rahmetli babasını sevip sayardı. Onun hatırına yıllardır kirada en ufak bir artış yapmamıştı. Melike, uzandığı yerden geceleri ızgaralara basan insanların ayak seslerini dinlerdi. Çıkardıkları gürültülerden onların nasıl insanlar olacağını tahmin etmeye çalışırdı. İnsanları ayak seslerine göre sınıflandırırdı. Adımlarını sessizce atanlar, içten pazarlıklı kişilerdi. Ayaklarını yere vurarak yürüyenler ise aptallardı. Evet aptaldılar çünkü ne yapacağını önceden belli edenler, yaşamda hep yenilgiye uğrayanlardır. Annesinin çaresizlik içinde elindeki kutuyla karşı komşularının zilini çaldığını duydu. Kapıyı açanın Salih Bey olduğunu ayak sesinden anladı.

“Şu kuşa bir bakıverseniz diyecektim kardeş! Bizim kız, getirmiş eve. Ne yapacaksa… Töbe töbe!”

Komşu, güvercini eline almış bakarken annesi de hâlâ söylenmeye devam ediyordu.

“Çocukluğundan beri böyle bu. Ne bulsa eve getirir. Bizim dışımızda, her şeye merhamet eder maşallah!”

Salih Bey, kuşun kanatlarını inceledi. İrinler akan hastalıklı gözlerine baktı.

“Bu güvercin mikrop kapmış. Bir de yavru daha bu. Kör olmuş üstelik. Eğer iyi beslenmezse ölebilir. Şimdi yem alacaksınız. Sonra onu dilinize yerleştirip güvercini ağızdan ağza besleyeceksiniz ki açlıktan ölmesin yenge.”

Bu sefer kuşu ellerinden alan Can’dı. Kutusuna koyup, tekrar onunla konuşmaya başladı.

“Ablam uçacak diyor senin için. Uçacaksın değil mi?”

Annesinin tüm itirazlarına rağmen kuşu odalarına aldılar. Kardeşi mutlu bir şekilde uykuya daldı. Melike, kutunun yanından yüzünü inceliyordu. Ona bakarken bir an babasının yüzünü görür gibi oldu. Gözleri buğulandı. Onu ne kadar çok özlediğini duyumsadı.

Mahallenin çocuklarıyla bahçede oynarken gelip torbadan çıkardığı elmaları ikiye bölüp çocuklara paylaştırdığını anımsadı. O yaşlarda bile babasının bu davranışının annesine söylenmemesi gerektiğini öğrenmişti. Herkes keyifle meyvesini yerken babası onu kucağına alıp öğütlerde bulunurdu.

“Çevrende arkadaşların varken hiçbir şeyi tek başına yeme kızım, paylaşmak önemlidir. Sana insan olduğunu hatırlatır.”

Sabah uyandığında kardeşi hâlâ uyuyordu. Merakla kuşu koydukları duvar kenarına baktı. Kutunun yerinde yeller esiyordu. Yataktan hızla fırladı. Evin her yerine telaşla bakındı; içerde ne annesi vardı ne de güvercin! Sokak kapısının sesini duydu. Gelen annesiydi.

Korkuyla annesine “Kuş nerde anne?” diye sordu. Annesi, Melike’nin omzundan tutarak “Sakin ol!” dedi. Üzüleceksin ama kuş sabaha karşı ölmüş. Komşu işe gidiyordu. Kutuyu eline tutuşturdum.”

Melike, hıçkırarak ağlamaya başladı. Kendini suçladı. Eğer onu veterinere götürecek paraları olsaydı, belki güvercin ölmeyecekti. Süklüm püklüm odasına döndü. Parmak ucuna basarak Can’ın yanına gitti. Kardeşi yatağın içinde gözlerini ovuşturuyordu. Önce ablasının bacaklarına sarıldı. Sonra da kuşu aradı gözleri.

“Abla! Kuşşş”

Elleriyle şaşkın şaşkın kutuyu koydukları yeri gösteriyordu.

“Sana selam bıraktı. Gitmesi gerekiyormuş.”

Can, ablasının söylediklerine ikna olmadı. Büyük bir üzüntüyle yorganı kafasına kadar çekti. Ardından hıçkırıklar içinde inledi.

Evden çıkarken kendinde değildi. Çöplüğün yanından geçerken kutuyu tanıdı. Yaralı güvercinin kartondan evi orada öylece duruyordu. Siyah bir kedinin kutuya dadandığını gördü. Telefona sarıldığında, kedi ağzındaki güvercinle çoktan uzaklaşmıştı.

“Anne! Ben bu kuşu neden kurtardım? Dirisini değil ölüsünü yesinler diye mi?”

Son sözleri isyanla çıkmıştı ağzından.

“Baban da hiç öğrenemedi sen de. Ona benziyorsun. Hiçbir zaman sen de öğrenemeyeceksin.

Sadece bir süreliğine kuşu kurtaracağını sandın. Oysa doğanın da bir dengesi var. Kedi de yavrularına yemek götürüyordu.”

Galiba böyle bir şeyler söylüyordu annesi, sonuna kadar dinlemek gelmedi içinden, telefonu suratına kapadı. 

Bedisa Eliadze
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)