- Babam da dedikoduyu sever, sen de seversin. Babam da alıngandır, sen de... O da tepeden bakmaya eğilimlidir, sen de öylesin. Babam da maddecidir, sen de maddecisin. Daha bi dünya ortak özelliğiniz var; o da avukat sen de avukatsın. O halde bu yaştan sonra boşanmak da nerden çıktı?
Seda Hanım kızına gülümseyerek baktı. Seda Hanım karşısındakini küçümseyeceği vakit gülümserdi. Eğer karşısında gücünün yetmeyeceği biri varsa gülümsemezdi. Sigarasını üflerken bacak değiştirdi. Kızına bakmadan:
- Hakkımızdaki düşüncelerin için teşekkür ederiz, dedi.
Mine salonda gitti, geldi. Ağlayacak gibi oldu.
- Otuz sene didişmenizi, kavganızı çektim. Gönül rahatlığıyla bir arkadaşımı bu eve getiremedim. Hep gerildim. Hevesim kalmadı. Bari vakti zamanında boşansaydınız.
Annesi sigarasından uzun bir nefes aldı. Mine dişlerini sıktı, güneş gözlüğünü taktı. Kinini göstermek istemedi. Sahile çıktı. Bahar güneşi, bunlar son güneşler diye mırıldandı. Çantasından çıkardığı otuz beşlik viskinin kapağını çevirdi. Eskiden çevreden çekinirdi. Bunlar son yudumlar diye düşündü. Doktor yasaklamıştı, damlasını bile yasaklamıştı. Karaciğerini mahvetmişsin. Böyle devam edersen birkaç yıla kanser olursun demişti.
Boğazından aşağıya inen yanmayı sevdi. Ben ölüyorum, onlar ise boşanıyorlar... Onları ayık kafayla çekebilseydim, biraz sevgi, biraz saygı olsaydı... Ağlamaya başladı. Uzun bir yudum daha çekti. Daha otuz dört yaşındayım. Ağlarken gülümsedi. Bir gece şu kirli suların ortasına doğru açılsam bir kayıkla ama kayık kendi kendine gitse. Hatta ben ne dersem onu yapsa. Şöyle serin bir ilkyaz gecesi uzaklaşsak beraber. Kayık beni dinlese, ayışığı beni dinlese, hafif bir esinti olsa, temiz sulara doğru sürüklensek, şimdi içtiğim gibi içsem, sevdiğim şarkıları söyleyerek ölsem, hiç olmazsa burada ölmesem...
Bir uzun yudum daha içti. Bir bana mı uzak bu uzaklar? Burada hastalandım ama burada ölmek istemiyorum.
Bağırtısına bakanlardan utandı. Şişeyi çantasına koyup uzaklaştı. Şişenin son yudumlarını oturarak içmek istedi. Şişeyi ağzına dayamıştı ki, falcı kadının yılışık bir gülümseme ile kendisine doğru geldiğini gördü. Hah, seni bekliyordum ben de... Dertli kızım bi bakayım falına. Mine buz gibi bir sesle istemediğini söylediyse de falcı yılışmayı sürdürdü. Mine şişeyi ağzına dayamak da buldu çareyi. Falcı, benim güzel kızım edebiyatına başlamıştı ki, bak abla ya sen kalk ya ben kalkayım. İyi değilim, dedi Mine. Kapkara dişleriyle gülümseyen kadından tiksindi. O an annesi de geldi gözünün önüne, o da gülümsüyordu. Falcı Kadın: Uzat elini, bakayım neymiş derdin... Elini anında çekti Mine. Şişenin dibini kadının alnına vurdu. Kara kuru kadın inledi. Ağlamaya başladı. Ağzını bozdu. Yaygarası çevreyi ayaklandırmak içindi belli ki. Polise gideceğini söyledi. Şişeyi çantasına sokan Mine, çantadan iki tane iki yüzlük çıkardı. Al abla bunları. Özür dilerim. Sinirlerim çok bozuk. Kusura bakma. Al şu paraları. Bak bakanlar var bize. Millete malzeme olmayalım. Eline tutuşturulan para falcıyı sakinleştirdi biraz. Gözünün yaşını sildi. Bi yüzlük daha ver bari. Düz beş yüz olsun. Mine: Başka param yok abla. Falcı: Doktora gitmem gerekir belki. Mine, çantasında 32 lira daha buldu. Hepsi bu kadar, başka yok dedi. Falcıya arkasını döndü. Uzaklaşırken çantasından boş şişeyi çıkardı. Bitmişti.
Erdinç Gültekin
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)