Bisiklet ve “Yanlış Yaşamlar”… / Ümit Sarıaslan
Nice zaman oluyor. Sevgili Talat Halman “Bisiklet Başkenti” başlıklı ve “kentsel ve kültürel anayasa” değerinde bir yazı yazmıştı. (Cumhuriyet Ankara, 7 Mayıs 2010, Sayı: 305) Aynı konuda, yıllar içinde yazılmış benzeri yazılar, yerel yönetimlerin kentliler alışverişte görsünler soyundan arada-sırada aldıkları yayayı ve yaya haklarını destekleyici, ama hiç uygulanmayan kararlar, yaya hakları konulu uluslararası metinlere şenlik-şölenle ile imza koymalar vs. nasıl unutulup gitti ise, bu güzelim yazı da unutulup gidecekti ne yazık ki!..
Bisiklet kültürü ve alışkanlığının yerleşmediği kentleri “yanlış bir yaşama mahkûm olmuş” kentler olarak niteliyordu Talat Halman. Ne kadar yerinde ve sarsıcı bir niteleme. Ama, bu niteleyişte saklı ciddi uyarıyı algılamak için de, kente ve kent insanına yaşamı zindan edegiden şu kentsel ve kültürel kavrayış kilitlenmesinden özgürleşmek gerekiyor önce!
Nasıl olacak, nasıl olacaktı bu?..
Siz, hiçbir cumhurbaşkanının, başbakan ya da bakanın “Simsiyah resmi arabalarına sıkışıp kalmak yerine, bisiklete bindiğini gördünüz mü?” diye soruyordu Sevgili Halman Öğretmenimiz. Ben, onların “simsiyah” arabalarına “sıkışıp” kaldıkları düşüncesinde olduklarını sanmıyorum. Tam tersine, yerli moda bir özgürlük koltuğunda duyumsadıklarını düşünüyorum hep kendilerini. Yaşamın her alanında yaşama ve halkına örnek ve önder olan Atatürk olsa idi, diyor Talat Halman, yine “Ankara’nın otomobil canavarına tutsak düştüğü bu dönemde, halka örnek olmak için, bisikletle dolaşırdı.” Evet, daha O’nun sağlığında, Ulus gazetesinin “Ankara İlâvesi”nde yayımlanan bir yazıda bisiklet ve bisikletle gelecek olana (ışıklı yarınlara) göndermeli çok güzel bir yazı yer alıyordu. Çok da güzel fotoğrafların eşliğinde (Ulus, 13 Kasım 1937).
“… Asfalt ve bisiklet, birbirine düşkün iki sevgilidir. (…) Ankara, asfalt yollarının çokluğuyla koynunda en fazla bisiklet barındıran şehrimiz olmuştur. (…) Bir spor aracı olan bisikletin, aynı zamanda bir ulaşım aracı olduğunu da unutmamak gereklidir. Hele uzaklıkları pek kısa olan Ankara için bu masrafsız ulaşım aracından yararlanılmasından daha doğal ne olabilir? Genç okullularımızın her sabah, okullarına bisiklete binerek gitmeleri, hem otobüsle gidenler için masraftan tasarruf, hem de güzel bir idman olur. (…)”
Bisiklet kullanmanın spor ve spor yanında, kenti ve kentliyi güzelleştirmeye de dönük bir yanı ve yüzü olduğunu belirten o “eski” ve güzel yazı, Ankaralıyı bisiklet kullanmaya, kent yöneticilerini bisiklet kullanımını özendirmeye çağrıyla bitiyordu.
Anılan yazıdan 70 yıl sonra Talat Halman’ın yazısından yansıyan da aynı değil midir?
Demek, biz 70 yıldır yedi adım yol almamışız, atmamışız bu konuda! Bırakınız, Ankara’nın “koynunda en fazla bisiklet barındıran şehrimiz” olmasını, “Genç okullularımızın her sabah, okullarına bisiklete binerek gitmeleri”ni düşünebiliyor musunuz? Memleket ayağa kalkar! Hiç olur mu, onca otobüs, servis vb. öğrenci taşıma “seyyar sanayisi” ne yapar o zaman?.. Ülkeyi ve kenti yönetenlerin “simsiyah resmi arabalarına” doluşup yolculuk etmeleri gibi, çocuklar (ana-babalar) da un çuvalı taşır gibi taşındıkları araçlarla yolculuk etmeyi yasa beller konuma getirilmişlerdir!
Ulus’un 13 Kasım 1937 tarihli Ankara Eki’nde yer alan o yazıyı süsleyen fotoğraflardan birisinde Zübeyde Hanım Kız Meslek Lisesi’nin Ankara Radyoevi’nin önünden geçen o görkemli kaldırımda bisikletleriyle gezinen genç kızları gösteriyordu. Geniş, temiz ve düzenli, şimdi her biri birer anıt ağaç olmuş çınarların süslediği ağaçlı kaldırımda kentin tadını çıkaran şen-esen genç kızlar.
Ya şimdi?..
Sadece adı kalan “yaya hakkı”, yerini artık tümüyle lastik tekerli-teneke çeperli “canavar”ların “istilâ hakkı”na teslim etmiştir! Şimdi, Zübeyde Hanım Kız Meslek Lisesi’nin, Radyoevi’nin, D.T.C.F.’nin önünden geçen başkent’in bu tek ve tarihsel kaldırımı, araba denilen yeni tiranların ve onların emrinde yaşayıp-eylemeyi özgürlük belleyenlerin sultası altındadır. İşin acı yanı, insanlar, bu durumu yadırgamak şöyle dursun, yadırgayana yadırgı gözlerle bakmaktadırlar!..
Marx’ın damadı, Fransız düşünür Paul Lafargue (1842-1911) “Tembellik Hakkı”nı; T. S. Eliot’ın demesiyle “boş zaman hakkı”nı savunduğu o ünlü ve eskimez denemesinde, “makine”leri insana özgürlük veren (verecek mi demeli?) yeni tanrılar olarak selamlıyordu. Onlar bize “boş zaman” sağlayacaklar, biz de kültürün-sanatın bahçelerinde insanca yaşamanın tadını çıkaracaktık! Bırakınız, “insanca yaşama”yı, günümüzde satışları “özgürlük” cilasıyla parlatılan lastik tekerli, teneke çeperli makineler, elimizde kalan tek özgürlüğümüzü, yürümek hakkımızı da yürüttüler. Yediden yetmişe lastik tekerlekli canavarlara aşık (!) bir kitleye dönüştürüldü toplum(lar). Kimin umurunda bisiklet?.. Bu, özgürlük ve inceliğin aracı ve aracısı makine olmayan makine!
Peki, ne yapacağız?..
İnsan teklerini ve onların tek tek göverip/çiçeklenmesini kendi temel davası yapıp-bilen bir siyasal kültürü, kültürel siyasayı içselleştirmek… İçerde-dışarda, geleneksel ve çağcıl (modern) türlü çeşitli “mugalata” ve “safsata” ile insanın, insansoyunun yaşamak hakkını ona zindan edegiden kurulu düzenleri sorgulamayı akıl etmek… Bu uygarlık sınavından başarıyla çıkmak önce… İnsan ve insan teklerinden oluşan toplum, bir tek insanın kendisine ayrılı kentsel alanda yürümek, bisiklete binmek hakkının gaspı karşısında bile bu gayrı insani (anti-kültürel) saldırının karşısına geçebilmelidir.
O yüzdendir, bir tek insanın hukukunu sonuna kadar korumayı yasa bellemeyen bir hukuk anlayışının, yaya-bisiklet ikilisinin kentsel-kültürel konuşlanma ve yaşam açısından olmazsa olmazlığını anlayıp-algılaması boş hayaldir. Hele hele ekonomi-politik çarkların insanı insan yığınlarını ucuz üretim ve dolayısıyla ucuz yaşamların sıradan nesnesi yapagitmedeki “özgürlük” örtülü kurnazlığı kavranmadıkça…
Tek tek kişilerin hakkını teslimin elimizdeki tek gezegenin de (dolayısıyla topumuzun) yaşamının güvencesi olduğu bilinciyle, süregiden bu ekonomi-politik kurnazlığın üzerimizde şakırdayan kilitlerini söküp atmadıkça…
“Makine”lerin bize, insana “boş zaman” ve dolayısıyla kültür ve uygarlık üretiminde altyapı oluşturmalarını düşlemek, daha nice zaman “ütopya” olmaktan öte geçmeyecektir. Bir de eldeki “boş zaman”ları da boşagiden zamanlara dönüştüren yeni yeni “makine”ler icat oldukta!..…
1937’nin bisiklet çoğunluklu Başkent’inden “2000’lerin bisiklet öksüzü Ankarasına. “Otomobil hegemonyası”ndaki kente… Tüm yollar kapanmadan, süregiden “yanlış yaşamlar”dan bir an önce sıyrılıp özgürleşmenin yolu da herhalde yine önce kentli insanın kendi özgürleşmesinden geçiyor… (9 Mayıs 2010 / 9 Nisan 2015 Ankara).
(*) Değerli Şair Refik Durbaş’ın Nisan başında (Birgün) yazdığı içinden bisiklet geçen güzel yazısı anımsattı yeniden.
Bu yazının omurgasını oluşturduğu bir mektubu ekindeki fotoğraflarla birlikte Sevgili Talat Halman Öğretmenimize aynı gün iletmiştim. Adına ve anısına içten saygıyla… (ÜS).
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR