Bir Zamanlar Cağaloğlu
Yazarımız Mehmet Tanju Akad'ın yazma eylemi ve yazarlık üzerine bir kaç bölüm sürecek "Yazmak İçin" başlıklı seri yazısının birincisini yayınlıyoruz...
1974'den beri 40 yıldır sürekli yazıyorum. Bu süre içerisinde yaptığım her iş kağıt ve yazıyla (kimi zaman da çizim ve grafikle) ilgili oldu. Hayatımı da çoğu zaman bu işlerle kazandım. Daha somut ifade etmem gerekirse, bu işler arasında yazarlık, dergicilik, yayıncılık, gazetecilik, dış haberler muhabirliği, ekonomi bültenleri, grafikerlik, ofset filmciliği, dizgi ve pikaj, matbaacılık, basım ajansı, haber ajansı, araştırmacı yazarlık, teknik katalog hazırlamak, ansiklopedi yazarlığı, yazı kurulu üyeliği, kitap çevirmek, bilimsel kitaplardan tanıtım malzemelerine kadar her çeşit yayının yapımı, editörlük ve bunlarla ilgili olarak akla hayale gelebilecek her iş var. Şu anda aklıma gelmeyenler de vardır. Mesela projeciliği unutmuşum. Gene o dönemlerde "ressamiye", şimdi gavurcadan aktarma "illustrasyon" denilen çizimden bile iki veya üç kere para kazandım. Bir seferinde tepem attı, "genel müdürü" olduğum bir işletmeden ayrılıp ertesi gün bir başka basım işinde en alt düzeyde başladım. Eksik olmasınlar, saygılarından "basım işleri koordinatörü" gibi bir kart bastılar ama aslında "ofis boy"un biraz üzerindeydim! Tabii bunlar o yıllarda bana eğlenceli geliyor desem eksik olur, eğlencenin ta kendisiydi; gerçekte de çılgınca çalışıyor ve eğleniyorduk. Ve bu süreçte yukarıda saydığım işlerin en az iki, çoğu zaman üç tanesini aynı anda yapıyordum. Örneğin sabah işyerine gider, öğle tatilinde kütüphanelerde not çıkarır, akşam yazılarımı kaleme alır, gece de bir yayın hazırlığı üzerinde çalışırdım. En kısa ifadesiyle, mücellitlik, kalıpçılık, klişecilik ve montajcılık hariç basın ve baskı işlerinin her alanda emek harcadım. Serigrafi ve teksirden, tipo ve ofset baskıya kadar tüm teknolojilerde mürekkebe bulandım, bundan büyük mutluluk duydum, çünkü renklerle uğraşmayı yazı kadar severim. Matbaada istediğim rengi tutturunca duyduğum sevinç, en büyük balıkları tuttuğum anların bile çok üzerindedir. Babıali'den geçeceğimi daha ilkokuldayken bile biliyordum. On beş yıl sonra ben orada iken büyük basın Cağaloğlu'nu terk edip plazalara geçmeye başladı. Bu şekilde (hayatın içinde olma anlamında) "organik" bir basın olmaktan çıkıp satılık basın olması kolaylaştı - ve zaten eski patronlar yüklerinden kurtulup son yıllarını huzur içinde geçirmek için gazetelerini ardı ardına satıyordu. Köşe yazarları da iyi birer maaş karşılığında kalemlerini satmaya başladılar. Bazıları da televizyon yayıncılığı için hazırlanıyordu artık. Kötü şeyler olacağını hissetmek mümkündü ama başımıza gelecek felaketlerin azametini o zamanlar hayal bile edemiyorduk. Akşam işten çıkıp Sirkeci'de karşılaşınca iki kişi beş, sonra sekiz, akabinde on olur; giderek büyüyerek yolu tıkayan bir kümeye dönüşür, hararetle günün son tartışmalarını yapıp dedikoduları aktarırdık. Basında dedikodu hiç bitmez. Plazalara ise kartla girilip kartla çıkılıyor şimdi. Büyük patron her an gözlüyor. Bunları ayrı bir zamanda anlatırım. 1970'lerde ilk yazılarımda gayet ağdalı bir dil kullanır, hatta biraz Osmanlıcaya kaçtığı için arkadaşlarım tarafından eleştirilirdim. Zamanla dilim sadeleşti. Yazı ve yayıncılık üzerinde düşünmeye ve okumaya başladım. Bu iş bizde biraz değil epey gelişigüzel yapılır. Gelişmiş ülkelerde yayıncılığın nasıl yapıldığını okudukça doğrusu çok kıskandım ama benim kalan ömrümde ülkemizin o düzeye gelmesi olanaksız. Bir gün farkları anlatırım. Şimdilik elde ne varsa onunla yetineceğiz. Siyasette de hep öyle yapmadık mı? Gene o yıllarda, daktilo ile incecik pelür kağıdına hiç marj bırakmadan yazıp, iple bağlanan kara klasöre koyduğu beş yüz kırk sayfalık romanını koltuğunun altına sıkıştıran çok sayıda yazar adayı kapımızı çalardı. Normal kitap boyuyla bassan, en az bin sayfa. Bu arkadaşlarla hem 70'lerin Ankara'sında, hem de 80'lerin İstanbul'unda sıkça karşılaşırdık. Hepsi dünyanın en büyük eserlerinden birini yazdığına inanır ve yayınlamamızı isterdi. Klasörü açıp şöyle bir karıştırırdık tabii, kırılmasın diye. Sonra altta-üstte-sağda-solda niye marj bırakmadığını, çift aralık yazmadığını sorup dolaylı yoldan eğitmeye çalışırdık. İşin değerini anlamak için birkaç paragraf okumak yeterdi. Sonra hangi yazarları sevdiğini filan sorardık ve iş kaç kitap okuduğunu ortaya çıkarmaya gelince biraz kızarırdı bazıları. Tabii çoğu nerdeyse hiç bir ciddi eser okumamıştı. Birkaç bin kitap okumadan yazmaya kalkmamalarını öğütleyip savmaya çalışırdık. Çok bozulurlardı. "Bak derdim, hiç değilse en az 300 tane okumalısın" ve bir liste yazdırmaya başlardım. Okumayacağı hemen belli olurdu. Zaten okuyanlar onlara benzemezdi. Farklı bir diyalog kurulurdu hemen. Madem yazmayı seviyorsun niye okumuyorsun be adam! Aslında kendi yazdığını bile okuduğu çok kuşkuluydu çünkü yazının üzerinden hiç geçilmediği açıkça görülüyordu. Hevesli aday daktiloyu bitirir bitirmez yayıncıya koşup geliyordu, dünya büyük eserini bir saat fazla beklemesin diye. Hevesli, hele yazıya hevesli bir insanı kırmak çok kötüdür. Ama kardeşiiim, bu kadar da anlayışsız olunmaz ki. Öncelikle yazının ne olduğu konusunda hiç bir fikirleri olmazdı bu zatların. - Ne anlatıyorsun arkadaşım bu çalışmada? - İşte abi, hayatta gördüklerimi yazdım. - Kendi hayatın mı? - O da var ama sade o değil, birçok insan tanıdım. - Ne açıdan baktın bu görüp duyduklarına? - Nasıl yani. - Pekala, onu geçelim, niçin yazdın? - İçimden geldi abi. - Pekala bu yazdığın nedir, anı mı, roman mı, biyografiler mi, yani ne tür. - Hepsi biraz var abi. - Hmmm! - Şimdi n'oolacak abi. - Sen Balzac'ı biliyor musun - Okuldan biraz yani. - Şimdi bak, o tam elli romanını ocakta yakmış, sen şimdi bunu at, okumaya başla, ne zaman ve nasıl yazacağını anlarsın zaten o zaman. İşte bu tür konuşmalardan çok yaptım. Bir de, işe başvuranlarla görüşme yaparken genel durumun ne kadar içler acısı olduğunu görürdüm. Şimdi durum muhtemelen daha da kötüdür. Çoğu bir fikri bir paragrafta anlatmaya muktedir değildi. Hatta en basit bir dilekçeyi bile yazamazlardı. Bu eğitim sistemimizin zayıflığıdır. Çocuklar Türkçe dilbilgisinden bihaber oldukları için ne doğru dürüst bir cümle yazabiliyor, ne de İngilizce öğrenebiliyor. Altı senede bırak altmış tane, on cümle bile öğretemiyorsan ben ne yapayım. Tabii iyi liselerde okumuş olanlar ve diğer bazıları bunun dışındaydı ama bunların oranı yüzde onu bulmazdı. Şöyle ki, tüm liselerin yüzde beşi olan iyi liselerden çocuklar ile kötü liselerde olmasına rağmen aile ve çevre desteğiyle, ya da kendi çabasıyla kendisini yetiştirmeyi başarmış bir yüzde beş daha. Geride kocaman bir yüzde doksan var. Geçen gün ilk elden duydum. Bir İngilizce öğretmeni çocukların "özne"yi bilmediklerini görmüş. Hepsi abuk sabuk şeyler söylüyormuş. Meğerse Türkçe öğretmeni çocuklara özne cümledeki ilk kelimedir diye öğretmiş. (Buyurun buradan yakın.) Başkaları ise başka türlü anlatmış. Ayıkla pirincinin taşını. Türkçe bilmeyene nasıl İngilizce öğreteceksin. Çoktan ölmüşüz de haberimiz yok. Geçtiğimiz günlerde beldemizde bir yazı atölyesi kurulduğunu öğrendim. Çok sevindim. Yazmak önemli bir eylem. Her şeyden önce yazan adam ister istemez düşünmek zorunda. İyi düşünemiyorsa da onları zorlamak gerekir. Bazıları yazmayı içten geldiği gibi yapılan bir iş sanıyor. Milyonlarca kötü şaire sahip bir ülke olmamızın esas nedeni budur. Bu "şairlerin" ezici çoğunluğu şiirin ne olduğunu hiç düşünmemiştir. Alt alta yazılan kafiyeli satırların şiir olduğunu sanırlar. İşin kötüsü birkaç kez eleştirdiğim bazı kişiler hala yolda karşılaşınca ters bakarlar. Kardeşim, bana pis bakacağına şiirin ne olduğunu anlamaya çalışsan ya. İnsanın az çok kendisini tartması gerekir. Ne var ki insanlarımızda büyük bir taktir edilme açlığı var. İlla beğenilmek istiyorlar. Bu nedenle yazılarını önemsemezsen hemen bozuluyorlar. Fakat iyi olmak için gereken acılı çalışmaya da razı olmuyorlar. Bu taktirde sempatiyi hak ettikleri de söylenemez. Çalışırsan sonuna kadar desteklerim ama çalışmadan övgü istersen terslerim. Bunlar aklıma gelince yazı üzerine birkaç kez daha kalem oynatmaya karar verdim. Benim gibi sıradan yazarların yanı sıra, iyi yazarların da bu konuda düşüncelerini aktarması gerekir.
Mehmet Tanju Akad Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR