Bir yazarın Silivri notları: Soğukla sıcak iç içeydi
Soğuğa, yorgunluğa, uğradıkları tüm olumsuzluklara karşın o kadar insan arasında karamsar, kötü ve bezgin bakışlı birine rastlamadığımı söyleyebilirim
Tarihin her döneminde haksızlıklar, hukuksuzluklar olagelmiştir. Bunda şaşılacak bir şey de yoktur. ''Sınıflı toplumlarda...'' diye başlayarak ahkam kesmek istemedim. Sınıfsız toplum hiç olmuş mudur onu da bilmiyorum. Bildiğim birşey varsa haksızlık, hukuksuzluk sınıflı ya da sınıfsız her toplumda olmuştur ve olacaktır. Aslolan, ona karşı duracak yürekli insanların yalnız bırakılmamsıdır. Silivri'de olan budur. Genç bir anne, ''Bu bebeği bu kışta-kıyamette Silivri zindanına ne demeye getirdin a kadeş'' der gibi bakan hanımlara, bebbeğini göğsüne iyice bastırarak şöyle sesleniyordu: ''Yarınlar onun. Gerçekleri görsün istiyorum. Ben çok geç anladım gerçeğin ne olduğunu, çocuğum geç kalsın istemiyorum. Babası işsiz kalmasaydı daha da anlayacağımız yoktu. Biz nasıl uyutuyorsak bebeğimizi, başımızdakiler de bizi uyutuyormuş meğer.'' Genç anneye hak vermemek olası mıydı? * Hava hayli soğuktu. Geceden başlayan yığılma saat dokuza-ona kadar sürdü. Gelenlerin ilk uğrakyeri, adaletsizliğe karşı iki yıldır, İşçi Partili Hıdır Hokka arkadaşın öncülüğünde direnen çadır birliğini ziyaret etmek oluyordu. Çadırda, büyükçe bir soba, karşısında 25 / 30 kadar plastik sandalye, dipte daha çok Silivri zindanında yazılmış kitapların satıldığı bir tezgah yer almıştı. Dışarda üşüyenler, yorgun düşenler çadırı giriyor, ya oturup dinleniyor ya da sobada ellerini sırtlarını ısıtarak yeniden çıkıyordu dışarı. Kısa dinlenme sırasında kulak misafir olduğum bir konuşmayı da aktarmak istiyorum. * Ufak tefek bir kadın ön sırada oturan yaşlıca, eli bastonlu bir tanıdığını görmüştü. Hemen sarıldılar. Hal hatır soruldu. Biri İsenderun'dan öteki Artvin tarafından gelmişti. Her biri ötekine, taa oralardan nasıl gelebildiğini soruyor, sonra da bunun zorunluluğundan söz ediyorlardı. Kadında, Kurtuluş Savaşının Kara Fatma'sının kararlılığı vardı. ''Sen gelmezsen ben gelmezsem kim gelecek, kim sahip çıkacak içerde altı yıldır çile çekenlere Rahmi Amca'', derken amcası, ''Çok yoruldum ama helalı hoş olsun, bizim elimizden bu geliyor'' diye yanıtlıyor, son yıllarda yaşadıkları hıyanetlerden, haksızlıklardan, yolsuzluklardan söz ediyordu. Soğuğa, yorgunluğa, uğradıkları tüm olumsuzluklara karşın o kadar insan arasında karamsar, kötü ve bezgin bakışlı birine rastlamadığımı söyleyebilirim. Koca bir camisi de var zindanın. On binlerce insanın ihtiyaç gidermesinde çok yararlı olduğunu söylemem gerkiyor. Tuvalet kuyruğu, belediye büfelerindeki ekmek kuyruğu gibi uzadıkça uzadı. Nöbet çadırı önceki yerinden, mahkeme girişinin karşısından uzaklaştırılıp ters bir yere caminin karşısında konumlanmak zorunda bırakılmış. Bu durumu bilmeyenler önce çadıra uğradığından mahkeme girişinden uzaktaydık. Engelleri zorlayan, çitleri yıkan, gaz yiyen kuvvetlerden ayrı düşmüştük. Silivri'yi sık ziyaret eden, Levent Kırca, Tarık akan, Rutkay Aziz, Bülent Kayabaş, Mehmet Aksoy ve öteki ünlülerin kümesinde yere alamamış olduk o nedenle. Çekilen fotograflar ve videolar onların nasıl cansiperane saldırdıklarını, engelleri ezip geçtiklerini açıkça gösteriyor. TGB vardı bir de, son yılların tüm başarılı eylemlerine imzasını atan devrimci, Atatürkçü gençlik örgütü. Kağnılarıyla, her an her yerde olabilme özellikleriyle bu etkinliğin de yıldızı onlardı. Küçük otobüslerinin üstünde soğuğa, bezginliğe karşı kitleyi coşturup ısıtmayı bildiler. CHP'den söz etmezsek eksik kalır sözlerimiz. Oldukça kalabalık ve kararlı bir kitleydi CHP'liler. Yer yer etkinliğin önüne geçmeyi yönetmeyi de bildiler doğrusu. CHP gibi bir tarih gömüsünden de bu beklenirdi doğal olarak. Havanın çok soğuk olması kimsenin direncini kıramadı. Saatlerce bekledik mahkeme önünde. Önce saat 16 civarında sonuçlanacak denildi. Saat 16, 17, 18 haber çıkmadı. Bir meydan savaşı verildiği söyleniyordu içerde. Sözde duruşmanın kolay kolaya bitmeyeceği, daha çok uzayacağı haberinin geldiğinde saat 18 30'u gösteriyordu. Öyle çok fazla TV kanalı da yoktu. Canlı yayın yapan Ulusalkanal dışında bir kaç kameramanın dolaştığını görmekte mümkündü. Bir ara yanıbaşımda gördüğüm kameramana kim olduklarını sordum. Duymamış gibi davrandı, yanıtlamadı. Yineleyince, dargın bir yüzle, ''Star amca, bizim ne suçumuz varsa dünyanın küfrünü işittik, bir dövmedikleri kaldı'' diye yakınıyorlardı. Bir de Arap kameraman gördüğümü söylemeliyim. Soğuktan titreyerek Arapça birşeyler anlatmaya çalışıyordu genç esmer bir adam. * 18.30 sularında ayrıldık, mahkeme önünden. Tekirdağ yolu üstünde sağlı sollu iki sıra dizilmiş yüzlerce otobüsün içinden kendi otobüsümüzü seçmenin telaşına düştük. Neredeyse en son bizim otobüs kalktı, saat 19 30'u gösteriyordu hareket ettiğimizde. Dönüşte, umudumuz da kaygımız da büyüktü. Yaşamak da böyle birşey değil mi zaten. Üşüdüğümüzü pek de hissetmedik Silivri'de. Soğukla sıcak, sevgiyle sevgisizlik, içtenlikle ikiyüzlülük görünüşte ne denli yakın, gerçekte nasılda uzaktı birbirinden... Celal İlhan Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR