Bir yazar olarak Yılmaz Güney / Ahmet Yıldız
Yılmaz Güney sinemacı olmadan önce bir edebiyatçı/yazardır: 'Ne denli düzenli olmak istediysem elimde olmayan nedenlerden ötürü başaramadım...' Çünkü ben de 'Uzun süren yargılama'nın ne olduğunu Generallerin Sonu Şah ve Somoza Gibi Olacak başlıklı bildirileri basıp dağıtmaktan 8 yıl süreyle yargıla...
Ülkelerin yetiştirdiği büyük insanlar (sanatçılar) o ülkenin -sancılı/sancısız- tüm nicel birikimlerinin yarattığı nitel durumu yansıtırlar. Yılmaz Güney'i değerlendirirken onu toplumsal bir olgu, “bu toprakların” bir insanı, bir başka deyişle Türkiye'nin tarihsel duraklarındaki zorunlu bir olgu olarak ele almak gerekir. Yılmaz Güney'in yaşamı bir öykü gibidir. “Kısa” bir öykü üstelik. Her öyküde olduğu gibi yoğun olayları, gerilimleri, kopmaları ve birleşmeleri, durmak bilmeyen arayışları anlatan başarılı bir öykü. Köyden kente göç, insan tekinin yaşadığı en önemli trajedilerden biridir. Peşpeşe yaptığı "kendine özgü" devrimlerden sonra DP iktidarı yıllarında yapılan açık/gizli anlaşmalarla emperyalizmin kıskacına giren Türkiye'de kent yaşamı, çarpık da olsa bir ekonomik/sosyal/kültürel hareketlenme içindedir. Cumhuriyet'in kültürel devrimlere eklenmiş MEB klasikleri meyvelerini vermeye başlamış, yarattığı zihinsel hareketlilik ise canlı bir edebiyat yaşamını sürdürmeye devam etmektedir. Adana iline 27 km., Karataş'a 24 km. uzaklıktaki Yenice köyünde 1 Nisan 1937'de doğmuş, köyde "ırgatbaşı" olan babası tarafından Adana'ya okumaya gönderilmiş izbe bir öğrenci evinde tek başına "bekar" kalan genç bir yazar adayı olarak Yılmaz Güney, kente gelmiş bir köylü olmanın sıkıntısını hep duyumsamıştır. Ancak sonraki yaşamında bunu tersine çevirmeyi başarmış, kentte yaşama tedirginliğini, "kendi başının çaresine bakabilme" özelliği olarak geliştirmiştir. Kendi yolunu bulmada tek başınalık zor ve riskli bir durumdur. Ama yardımlar ve ilgi içinde boğulan “iyi aile” çocuklarına göre de bir üstünlüğü vardır. Çünkü kırsal alandan ve taşradan büyük kente göçenlerde, –Türkiye'den Avrupa'ya göçenlerde– arayı kapatmada baş vurulan çoğu kez ölçüsü kaçan riskli yöntemlerin cesaret isteyen yanı hep vardır. Yılmaz Güney, özyaşamını anlatırken şunları söylüyor: “(...) Öğrencilik yaşamımda isterdim ki yeni kullanmaya başladığım defterimi temiz tutayım, düzgün, düzenli olsunlar. Karalamasız, çiziksiz... Hep bir çantam olsun isterdim... Kitaplarım, kalemlerim düzen içinde dursun. Aslında çanta derli toplu olmanın simgesiydi benim için; olmadı. Bazı arkadaşlarım beyaz temiz ayakkabılar giyerdi. Ben de öyle olmak isterdim. Ama benim oturduğum mahallenin yolları çamurluydu, boyalı ayakkabı giysem bile o yollardan geçtikten sonra çamurlanmamaları mümkün değildi. Hayatım da öyle... Ne denli düzenli olmak istediysem elimde olmayan nedenlerden ötürü başaramadım...” (Hücrem, s. 37) Bu “nedenler” nelerdir? Sınıfsal altüst oluş, mekan, yurt değişimi, kentli olamamışlığın ayırımcılığı, baskısı. O güçlü boşluk. Köylü kökenli olması, kendisinin sınıfsal konumunu hep belirlemiştir. “Kırsal bir bölgede doğdum. Ailem yoksul köylüydü. Esas olarak temelde burjuva ideolojisi olan köylülükle şartlandım... Köylüler yoksulluktan kırılsalar bile tuhaf bir kibirle yukarıdan bakmayı, sanki varlıklıymışlar, üstelik her şeyi bilirlermiş gibi yaşamayı severler. Yılmaz Güney bu ideolojiden (köylülükten) sıyrılmak istiyordu. Ancak kentte daha da yoksullaştığını görüyordu. Kentli öğrencilerle eğitim gördüğü sınıfından eve dönünce kendi elbisesini yıkamak zorunda kalan, kendi pilavını, kendi kahvaltısını yapmak, bulaşıkları yıkadıktan sonra ders çalışmak zorunda olan bir öğrenciydi. Daha da ötesi kaldığı evin kirasını karşılamak için para kazanmak zorundaydı. Bir anlamda kentte doğmuş sınıf arkadaşları gibi liseyi bitirince doktor mu, avukat mı, mühendis mi olacağının planını yapacak yerde, içinde bulunduğu zorlukları aşmak, giderek bu zorlukların niçin var olduğunu anlamaya çalışmak zorunda kalıyordu. Çocukluk arkadaşı Özdemir İnce bu yılları şöyle anlatıyor: “Yılmaz 'boş' konuşmuyor; yirmi yaşında bir insanın okuyabildiğinden fazlasını okumuş: Türk yazar ve şairlerinin çoğunun yanında Andre Gide, Sartre, Camus, Descartes ve özellikle de Bergson'un Gülme'si... Şimdi düşünüyorum da bir lise öğrencisi için müthiş bir donanım. Soğuk kış gecelerinde, bir öğrenci yalnızlığı ve kimsesizliği içinde gaz lambası altında tek başına okunmuş kitaplar...” (Ölüm Beni Çağırıyor, s. 10) Bu nedenle Adana Ramazanoğlu Kitaplığı, Yılmaz Güney'in uğrak yeri olmuştu. Üstelik Adana'ya gelen gelmeyen bütün edebiyat dergileri ilgi odağıydı. Ankara'da Pazar Postası'na, İstanbul'da Yeni Ufuklar'a, Onüç'e, Adana'da Salkım'a yazılar öyküler gönderiyordu. Yeni Ufuklar'ın Adana'da dağıtma işini üstlendi. Bu konuda Vedat Günyol'a yazdığı mektuplar Yılmaz Güney'in edebiyatçı kişiliğini göstermesi açısından ilginçtir. 15 Mart 1957 tarihli aşağıdaki mektup Yılmaz Güney'in yaşamına yayılacak en önemli özelliğini göstermektedir: "Ferit Edgü'nün yazılarını hep okurum. Ona verdiğiniz değeri bulmak için. Üzülerek söylüyorum, bir şey bulamadım. Bana öyle geliyor ki bağlı olduğu bir yer, içinde kalıp sıkıştığı bir çember var. Bunu delip çıkamıyor. Sartre'ı öldüremeyiz ama Ferit öldürüyor gibime geliyor bana. 'Paraboller'ini okudum. Daha öncekileri de okudum. Bilmiyorum, belki bana öyle geliyor... (Ölüm Beni Çağırıyor s. 21) Yılmaz Güney'in yirmi yaşında bir genç olarak gösterdiği eleştirel bakış onun mücadeleci kişiliğini gösterir. Edgü hakkındaki eleştirisi bugün bile geçerli olabilir. Yılmaz Güney için görülüyor ki edebiyatta içtensiz olmak ve samimiyetsizlik kabul edilemezdir. Yılmaz Güney'in, ciddi bir edebiyat adamı olmayı istediği açık. Öyle ki yazdığı öykülere -belki Attila İlhan'ın o dönemde üzerinde durduğu 'Sosyal Realizm' tezinin ya da İkinci Yeni'nin etkisiyle- “Sosyal Sürrealizm” adını veriyor. Yazıp geçmiyor Yılmaz Güney; yaptığı iş üzerine düşünüyor. Yılmaz Güney'in yaşamı bir öyküdür demiştim. Yılmaz Güney sanat yaşamına da öykü yazmakla başlamıştır. Dünyayı ve yaşamı anlamanın da başlangıcı olmuştur öykü yazması. Yaşamının bir parçası olacak cezaevi olgusuyla da öykü yazdığı için -tutuklanarak- tanışır. Tanju Cılızoğlu'nun İstanbul'da çıkardığı Onüç Fikir ve Sanat Dergisi'nde, Ekim 1955 tarihli sayısında “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” adlı öyküsü yayınlandı. Bu öykü Toprak adlı islamo / sağcı bir derginin dikkatini çekmiş, “ispiyon” amacı taşıyan yazılar yazmıştı. Öykünün olay örgüsü, -o dönemde öykü yazarları arasında bir anlamda moda olan- diyaloglarla örülüdür. Kahramanlar, zengin bir ailenin oğlu ve bir insanın en kötü durumu sayılacak bedenini satan bir genç kızdır. Zengin erkek bedenini satan işçi kızı sevmektedir. Ama kız çok gerçekçidir ve bunun olanaksız olduğunu bilir. Erkek eğer iki lira verirse o da ona “verebilir”; aşk, evlilik gibi diğer işler birer fantezidir. Bu öyküde ve edebiyat yaşamında yarattığı karşılıklı konuşmalar, daha sonra filmlerinde kullanacağı dili çalıştığı bir okul gibidir: “Böyle yapmazsan olmaz mı?’ dedim. ‘Ne güzel bir işin var, çalışıyorsun!’ Bir an gözlerimin içine baktı. Sonra dudaklarını bükerek konuştu: ‘Ne verirler fabrikada bana biliyor musun? Bu parayla geçinilir mi diye düşündün mü hiç. Babanın iki günde aldığını ben bir yılda alıyorum. Fabrikada oğlanlar ellenmedik yerimi bırakmadılar. Helâya gidecek olurum, yakalarlar. İlle de isterim diye tuttururlar. Ben de insanım. Ben de ev kadınları gibi giyinmek, süs yapmak isterim. Ama yok. Yokluğun gözü kör olsun. Fakir doğmuşuz bir kere anamızdan…” (Ölüm Beni Çağırıyor, s. 51) Toprak dergisi hemen "devreye" girer. Bu öyküyü yazan yazarın komünizm propagandası yaptığını yazar. Bunu birkaç sayısında tekrar eder. Savcıları harekete geçirir. On sekiz yaşında çocuk denecek bir yazara dava açılır. Uzun süren yargılama sonucu hapis ve Konya’ya sürgün (“Kalebentlik” –Cevat Şakir’e saygıyla!–) cezasına çarptırılır. (“Uzun süren yargılama”nın ne olduğunu “Generallerin Sonu Şah ve Somoza Gibi Olacak” başlıklı bildirileri basıp dağıtmaktan 8 yıl süreyle yargılanmış –yargıç karşısına 20 yaşında çıkmış– biri olarak iyi bilirim. Sırtınızda kocaman çelik bir külçeyle gezersiniz. Mahkemenin ne zaman sonuçlanacağı ve ne kadar ceza alacağınızı bilemediğiniz için eliniz bir iş tutmaz. Yarım yamalak yaşarsınız; bir aile kurma, gelecek diye bir şey yoktur tedirginlikten başka. “Kimyası bozulmuş” toplum dışı bir yaratık olarak gezinir durursunuz.) Yılmaz Güney’i “yakan” ünlü bir bilirkişimizdir. (Bilirkişilik kurumuna, bizdeki kadar güven ve önem veren –halen bu güven sürmekte, pek muteber “bilirkişi”ler yüzünden insanlar cezaevlerinde çürümektedir– bir başka ülke yoktur sanırım. Bir “bilme”yle yaşamı karartırlar; onların bu “bilir”liğini soruşturacak bir “bilir”kişiye ise gerek yoktur!) “(…) Anlaşılacağı veçhile yazıda işçi sınıfı ile zengin sınıf karşı karşıya konmuş, bu iki sınıf arasında aşk münasebeti değil ancak küçük bir bedel karşılığında geçici bir münasebet kurulabileceği belirtilmiştir. (…) Komünistlik bu musavattan ziyade proletaryanın hâkimiyetini kurmayı hedef tutar (…) Yazıda “Domuzlar, bir gün hepinizin topunu attıracaklar ya dur bakalım ne zaman!” denmekte, zengin sınıfın cebren ortadan kaldırılacağı günün geleceği fikri işlenmektedir. (…) Keyfiyeti derin saygılarımla arz ederim. 28.08.1957 İmza: Bilirkişi Doç. Dr. Sahir Erman” (Ölüm Beni Çağırıyor, s. 31) Ne kadar da tanıdık bir isim! Türk gericiliğinin bu ölümsüz ismi, mahkemeye sunduğu ve edebiyat eleştirmenlerine taş çıkartacak denli “derin” bu raporuyla devletimizin hâlâ ayakta kalabilmesinin sırrını da ortaya çıkarmış oluyor! Sonuçta, Adana’da kendi yemeğini yaparak, sinemalarda işçi olarak çalışarak okumuş, ülkesini insanını seven genç, yetenekli, başarılı bir yazar, daha körpeyken başı ezilmeye çalışılmış, “4769 numaralı mahkeme reisi”, “5297 numaralı aza”, “6724 numaralı aza” tarafından “yedi sene altı ay müddetle ağır hapis cezasına, altı ay Konya’da gözetim altında kalmaya” ve “ömür boyu amme hizmetlerinden men!” cezasına çarptırılmıştır. (Mahkemenin önünde, şaşkın kara gözlerini açmış, dal gibi ince boynunu bükmüş genç yazar gözlerimin önünde şimdi!) Bu şaka değildir (çünkü bugün de yıllardır kitap yazdığı için yatanlar var!). "İnfaz" indirimleriyle birlikte Yılmaz Güney,1961 ve 1963 yılları arasını (2.5 yıl) hapiste, 6 ay da Konya’da sürgünde yaşamıştır. Güney, duruşmaların sürdüğü yıllarda en küçük bir duraksama göstermeden öykülerini yazmaya, yayınlamaya devam etmiştir. 1956 tarihli “Unutulmuş Adam” öyküsünde kenar mahallede yaşayan ayaksız, yoksul bir adamın kendi ağzından yaşamı anlatılır. “Dışarıda”ki yaşamı soluyan ve dışarıda hareket eden insanlara sessiz çığlığını duyurmak isteyen bir sakat insanımızın iç dünyasını yansıtan, bence “Sosyal Sürrealizm” denebilecek başarılı bir öyküdür. (Bu öyküde Adanalılar’ın –12 Eylül hükümeti Turgut Özal’ın eleştirene hapis cezası koymasından önce!– Allah’la olan “nahoş” ilişkilerini de yansıtır: “Her şeyi Allah’a bırakmıştın. Oysa Allah bile seni unutmuştu… “İçimizden Biri” adlı öykü, köyden kente gelmiş ve bir handa yaşayan bir adamın içsel konuşmalarını, handa uykuda gördüğü düşü bile içeren, Yılmaz Güney’in öykü anlayışının fantastik dünyasına grireriz. Kitabına da ad olan “Ölüm Beni Çağırıyor” adlı öyküsü, trafik kazası ya da kurşun yarasından ölüm döşeğinde birisinin ölüm ve yaşam üzerine içsel konuşmalarını, halüsinasyonlarını öykü boyutlarının çok ötesinde taşan yoğunlukta anlatır. “Kötüsünü de Seviyorum Şu İnsanların” öyküsü, “sinemacı” Yılmaz Güney’i doğuran öyküdür. Yazar kalemini bir kamera gibi kullanmaktadır. Yağmurlu bir günde pastanenin kaldırıma bakan bir penceresinin dibinde salep içen yalnız adamın yaşadığı küçük bir an birden zengin bir görüntüler ve duygular evrenine dönüşür. Yağmur bütün hızıyla kaldırım taşlarını delmeye çalışır, ara sıra geçen otomobiller ve otobüsler, paltosunun yakasını kaldırmış koşarcasına geçen “herifler”, bir kenara büzüşmüş, yağmur ve soğuktan korunmaya çalışan kimsesizler. Karşı vitrini bile görür kamera. Mavi ışıklar arasında bir eşarp görür, eşarpı sevgilisinin başında görür. Sonra yağmur diner. “Mavi” gök görünür ama kırmızı burunlu bir yoksul çocuk vitrindeki pastalara bakmaktadır. Kahramanımız onu içeriye çalışır, hiç konuşmaz ama ona salep ısmarlar. “Yasaklar Hiç Bitmeyecek” adlı öykü grotesk bir öykü: Van Gogh gibi kulağını kendisi kesmiş biri sokaklarda, köprüde gezinmesi, sonra kendisini sevmeyen sevdiğinin kapısına dayanması… Sonra kendini köprüden nehre bırakması. “Üç Köşeli Dörtgen”, “Kuşlar Döndü”, “Mavi Yalnızlık”, “Sürüngenler”, “Ona”, “Lastik”, “İyi Günler Pazarı” gibi öyküleri 20-25 yaşlarında ama yetenekli bir yazarı gösteriyor bize. Yılmaz Güney, parasız kalıp film dağıtıcılığı, Atıf Yılmaz’a asistanlık, oyunculuk yapmak gibi işlerle başlayarak “sinema dünyası”na kap(tır)ılmasa (Sayın mahkeme başkanı ve üyeleri!) Türk Edebiyatı bugün usta bir yazara sahip olabilir, daha çok Yılmaz Güney yapıtları kazanabilir belki de (9 Eylül 1984 günü) yağmurlu bir Paris'te, yaban ellerde 43 yaşında bir genç olarak ölmeyebilirdi. 1972 yılında Boynu Bükük Öldüler romanıyla Orhan Kemal Roman Ödülü'nü aldı. Ancak adamımızı / yazarımızı sinema ele geçirdi. Yazarlık yeteneğinden kazandığı deneyimi kamera karşısında ve önünde kullanmak zorunda kaldı. Boşuna dememişler atletizm bütün sporların anasıysa edebiyat da bütün sanatların anasıdır diye. Ahmet Yıldız Asıl adı Yılmaz Pütün olan sanatçı, Hamit ve Güllü Pütün çiftinin çocuğu olarak 1937'de Adana'nın Yenice köyünde dünyaya geldi. Güney, verdiği bir röportajda çocukluk yıllarını şu sözlerle açıklamıştı: "Adım, zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve baş eğmez anlamına gelir. Soyadım Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği demektir. 1937 yılında, Türkiye'de, bir güney şehri olan Adana'nın Yenice köyünde doğdum. Kürt asıllı, topraksız bir köylü ailenin iki çocuğundan biriyim. Annem dindardı ve okuma yazma bilmezdi. Babam ise okuma yazmayı askerde öğrenmişti. Annem gibi o da hiç okula gitmemişti. Dokuz yaşımdan bu yana hayatımı çalışarak kazandım. İlk işim dana gütmekti." İlk ve orta öğrenimini Adana'da tamamlayan sanatçı, harçlığını çıkarmak üzere, henüz 13 yaşındayken bisikletiyle sinemalara 16 milimetrelik film bobinleri taşıdı, sırtındaki panoda ise film afişlerini sergileyerek sinemaya ilk adımını attı. Yılmaz Güney, And Film ve Kemal Film şirketlerinin bölge temsilciliklerinde film dağıtıcılığı yaptı. Sanatçının edebiyata ilgisi sinemaya yönelmesinde en önemli sebeplerden biri oldu. Lise yıllarında çıkardığı "Doruk" adlı sanat dergisinde hikayeler de kaleme alan sanatçıya, yazdığı bir hikayeden dolayı 1955'te dava açıldı. Sanatçı, Yaşar Kemal aracılığıyla Yeşilçam'ın usta yönetmenlerinden Atıf Yılmaz'la tanışarak, bir süre onun asistanlığını yaptı. "Yeni Ufuklar", "Onüç", "Pazar Postası" ve "Bir" dergilerinde de yazıları çıkan Güney, 18 yaşındayken kaleme aldığı "Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri" adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle bir buçuk yıl hapis cezası aldı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne 1956'da giren Güney, 1957'de ayrılarak İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne kayıt oldu. Güney, yaptığı bir açıklamada, eğitimine devam edememesini şu sözlerle aktarmıştı: "1957 yılında İstanbul'a, İktisat Fakültesi'nde öğrenim görme hayalleriyle geldim. Fakat devam edemedim. 1955'ten beri süren takibat ve mahkeme sonuçlanmıştı ve ben başlangıçta 7 buçuk yıl ağır hapis ve 2 buçuk yıl sürgün cezasına çarptırıldım. Daha sonra temyiz mahkemesi kararı bozdu. Yeniden görülen mahkeme sonucu cezam 1 buçuk yıl ağır hapis ve altı ay sürgün cezasına çevrildi. Öğrenimim yarım kalmıştı. Önümdeki tek yol, kendimi hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığı ile eğitmekti. Öyle yaptım." Yılmaz Güney, 1959'da senaryosunu kendisinin kaleme aldığı, Atıf Yılmaz'ın yönettiği "Bu Vatanın Çocukları" ve "Alageyik" filmleri ile ilk kez profesyonel anlamda oyunculuk yaptı. Bu filmlerin ardından "Güney" soyadını kullanmaya başlayan sanatçı, 1961'de Atıf Yılmaz'ın "Tatlı Bela" film setinde yönetmen yardımcılığı yaparken tutuklandı. Sanatçı, 1962'ye kadar cezaevinde kaldı, 6 ay Konya'ya sürgün edildi. 1963'te yeniden sinemaya dönerek, ağırlıklı olarak macera filmleri çeken ve 1963 yapımı "İkisi de Cesurdu" adlı filmle seyirci karşısına çıkan sanatçı, senaryosunu yazdığı ve başrolünü oynadığı filmde, "kabadayı" karakterini oynadı. Filmlerinde haksızlığa uğrayan bir Anadolu çocuğunun isyanını işleyen Güney, aynı yıllarda Çirkin Kral lakabını aldı. Yönetmenliğini Lütfi Akad'ın yaptığı 1967 yapımı "Hudutların Kanunu" filmindeki rolüyle, 1967 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde "En İyi Erkek Oyuncu" seçilen sanatçı, "Kahreden Kurşun", "Ben Öldükçe Yaşarım", "Kızılırmak", "Karakoyun", "İnce Cumali", "Çirkin Kral", "Seyit Han", "Toprağın Gelini", "Aç Kurtlar", "Zeyno", "Acı", "Vurguncular", "Baba" ve "Ağıt"ın da aralarında bulunduğu yüzü aşkın filmde yönetmen, senaryo yazarı ve oyuncu olarak yer aldı. Yılmaz Güney, 1964'te "Kamalı Zeybek" filminin çekimleri sırasında tanıştığı oyuncu Nebahat Çehre ile 1967'de evlendi. Sanatçı, 1968'de Güney Film Yapım'ı kurdu ve aynı dönem çıkarmaya başladığı "Güney" dergisinde sinema ve sanatla ilgili görüşlerini, şiir ile öykülerini okurların beğenisine sundu. Askerliğini 1968-1970 yılları arasında tamamlayan Güney, 1970 yılında senarist, yönetmen, yapımcı ve başrol oyuncusu olarak yer aldığı "Umut" filminde, define bulmak umuduyla bir hocanın peşinde tüm hayatını harcayan yoksul at arabacısı "Cabbar" karakteriyle sinemada büyük yankı uyandırdı. "Umut" filmi, Adana Altın Koza Film Festivali'nden 6 ödülle dönerek, Türk sinema tarihinde bir dönüm noktası olarak yer aldı. Sinema tekniği, dili ve politik yönü ile Yılmaz Güney'in diğer filmlerinden ayrılan "Umut", daha sonra çekilecek siyasi filmlerin de öncüsü oldu. Yapım, Antalya Altın Portakal Film Festivali'nden "En İyi Erkek Oyuncu" ve Grenoble Film Festivali'nden "Seçici Kurul Özel Ödülü"nü kazandı. Sansür Kurulu tarafından yasaklanan film, 2015'te "47. Sinema Yazarları Derneği Türk Sineması Ödül Töreni"nde, yüzyılın en iyi 10 Türk filmi arasında ilk sırada yer aldı. - "Boynu Bükük Öldüler" romanıyla "Orhan Kemal Roman Ödülü"nü aldı Güney, yaklaşık bir buçuk yıl evli kaldığı Nebahat Çehre'den 1968'de boşandıktan sonra 1970'te Jale Fatma Süleymangil'le evlendi. Çift, dünyaya gelen çocuklarına Remzi Yılmaz adını verdi. Sanatçı, 1972'de Orhan Kemal Roman Ödülü'nü aldığı "Boynu Bükük Öldüler" adlı romanında, kendi çocukluğunu anlattığı karaktere oğlu ile aynı adı verdi. Sanatçının ayrıca Elif Güney adında biri kızı daha oldu. 12 Mart muhtırasının ardından yeniden tutuklanan sanatçı, bir hafta gözaltında tutulduktan sonra serbest bırakılarak 3 ay Nevşehir'e sürgün edildi. Yılmaz Güney, 1972'nin mart ayında devrimcilere yardım gerekçesiyle yeniden gözaltına alınarak, 10 yıl hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı. 1974'te genel afla serbest kalan sanatçı, aynı yıl, yönetmen, yapımcı, senarist ve başrol oyuncusu olarak yer aldığı "Arkadaş" filmini tamamladı. Usta oyuncu, 1974'te, bir cinayet olayına adının karışması sonucu 19 yıla mahkum edildi. Cezaevinde kaldığı süreçte eşine yazdığı mektupları, "Selimiye Mektupları" adlı kitapta topladı. Yılmaz Güney'in cezaevindeyken senaryosunu kaleme aldığı "Sürü" filmi, yönetmen Zeki Ökten tarafından beyaz perdeye aktarıldı. Senaryosunu Güney'in yazdığı, yönetmenliğini ise Şerif Gören'in üstlendiği 1981 yapımı "Yol" filmi ise 1982'de Cannes Film Festivali’nden "Altın Palmiye" ödülüyle ayrıldı. 1982'de Türk vatandaşlığından çıkarılan sanatçı, Fransa'da 1983'te çektiği "Duvar" filmiyle 1984'te Cannes Film Festivali "Jüri Özel Ödülü"ne aday gösterildi. Türk sinemasının dünyaya açılmasında önemli bir yeri olan, eserleriyle yurt içinde ve yurt dışında çok sayıda ödül alan Güney, 114 filmde oyuncu, 26 filmde yönetmen, 15 filmde yapımcı, 64 filmde ise senarist olarak yer aldı. Yılmaz Güney, mide kanseri sebebiyle 9 Eylül 1984'te Fransa'da hayata veda etti ve Paris'te Pere Lachaise Mezarlığı'na defnedildi. Ölümünden sonra kurulan "Yılmaz Güney Vakfı" eşi Fatoş Güney öncülüğünde eserlerini korumaya ve yayınlamaya yönelik çalışmalar yürütüyor.
Gerçek EdebiyatYILMAZ GÜNEY KİMDİR?
YOL CANNES'DAN ALTIN PALMİYE İLE AYRILDI
YORUMLAR