Ocak  2016                                                                                                                   

249-Daha önceleri de sözünü ettiğim ve Umberto Eco’nun editörlüğünde toplam 4 cilt olacağı söylenen Ortaçağ  başlıklı dizinin 3. Kitabı da Alfa Yayınları tarafından yayınlandı: Şatolar, Tüccarlar, Şairler alt başlığını taşıyan bu cilt de diğerleri gibi muhteşem bir içerikte ve görsellikte.465. sayfayla 528 sayfa arası daha parlak ve daha kalın kuşe kağıtla, içeriğe uygun Ortaçağ görselleriyle ve haritalarıyla dolu.  İdia ediyorum ki bu ülkede bu diziden önceki bütün Ortaçağ Avrupa Tarihi anlatımları eksik. Ancak bu dizi ile Avrupa tarihinin bu dönemine gerçek anlamda bir giriş yapabilme şansına sahip oluyoruz tarih severler olarak. Sayfaları çevirdikçe dönemin havasına giriyor gibi oluyorsunuz. Siyasi tarih ağırlıklı tarih yazımımıza örnek oluşturacak nitelikte bir içerikle karşı karşıyayız. Bilimin, sanatın ve incelemenin ne demek olduğuna ilişkin standartları ortaya koyan bir çalışma. Ancak eleştirilecek taraf yok değil. Örneğin 524 ile 528. Sayfalar arasındaki haritalar iki sayfaya yayılmış ve arada da kitabın ciltlenmiş olmasından kaynaklanan çukur var.

 

Böyle kalın kitaplarda harita gibi görselleri katlanır kağıt şeklinde basmak bu haritaları incelemek isteyenler için daha iyi sonuç verir düşüncesindeyim. Ama her şeye rağmen bundan sonraki tarih kitapları için çıtayı çok yükseklere çıkaran, ölçü olarak alınacak bir çalışma.

 

250-Orhan Pamuk’un yeni romanına  nihayet başlayabildim. Çok sevdiğim bir yazar değil Orhan Pamuk, ama 6 yıl sonra okuyucunun karşısına çıkan  yeni bir roman olunca ben de çoğu kimse gibi merakla satın aldım ve okumaya başladım. Olumlu önyargılarla başladım. Şu ana kadar 100 sayfa kadar okudum. Bu yazıda bu romanı henüz bitirmeden, okuma süreci tamamlanmadan edindiğim izlenimleri paylaşmak istedim. Bitirdiğimde yeni bir yazı ile tekrar Kafamda Bir Tuhafık’tan söz etmeyi düşünüyorum.

Öncelikle daha kitap yayınlanmadan kitabın konusu, yazımı hakkında Orhan Pamuk’la ilgili röportajlarla gündemimize giren bir kitap oldu. Bu açıdan başarılı bir “proje” olduğu söylenebilir. İlk izlenimlerim şöyle:

 

1-Kitap umduğum kadar pahalı çıkmadı. Yapı Kredi Yayınları’nın Aralık ayına özgü %25 indirimi ile bence makul bir fiyata (16,5 TL) satın aldım. Başka bir yayınevi ile daha pahalı olurdu diye düşünüyorum. (Etiket fiyatı 22 TL yerine en az 30 TL olurdu bence.)

 

2-Roman 15. Sayfadan başlıyor ve 466. Sayfa ile bitiyor. Son cümlesi “ ‘Ben bu alemde en çok Rayiha’yı sevdim’ dedi Mevlut kendi kendine.” Şeklinde. Önde ve arkada bir çok ek var. Hoş buldum, ama hangisi ne kadar romanın parçası karar veremedim. Karakter Dizini, Kronoloji ve Aile Soy Ağacı gibi ekler var. Daha önce pek bu tür eklere rastlamadım bir edebiyat eserinde. Gerçekçilik unsurunu güçlendirmek adına değil herhalde. Çünkü bir yazar romanının içeriği (konu, kurgu, karakterler, dil ve diğer unsurlar) ile bunu zaten sağladığını iddia etmek zorundadır. Tarihsel bir öyküyü (romanı) gerçek tarihe nasıl ustalıkla monte ettiğini göstermek için mi acaba? Bu çok büyük bir iddia. Burada Umberto Eco’nun  Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti Can Yayınları, 7. Baskı, Aralık 2013) yapıtında yine  kendi yazdığı Foulcoult’un Sarkacı romanı hakkında da konuşurken (Harvard Üniversitesi’nde verilen metinlerden oluşuyor kitap)  belirttiği bir örnek olayla hesaplaştığı sanısını uyandı bende.

 

Eco, “Kurmaca Tutanaklar” adlı bölümde, Foulcoult’un Sarkacı’nda romanın kahramanlarından biri olan Casaubon adlı kişinin, roman kurgusu içinde 23 Haziran 1984 gecesi Paris’te gerçekte de belli olan bazı caddeleri yürüdüğünden söz ederken, gerçek hayatta o gece o güzergahta büyük bir yangının olduğundan sonradan haberdar olduğunu bir okuyucu mektubuyla sonradan öğrendiğini belirtir. (s. 103) Okur haklı olarak Casaboun’un bu güzergahta 23 Haziran 1984 gecesi yürüken nasıl olurken o yangını görmediğini sormaktadır. İlginç bir durum. Eco, romanının gerçekçilik dozunu artırmak için, kendi  kurmaca dünyasının hem mekan hem de zaman olarak, gerçek hayatla ilişki kurduğu bir kesişim kümesi yaratmak istemiş ama o kümede olması gereken bir gerçeği atlamış. Bence de bu bir hatadır. Kurmaca gerçek hayata her sıçradığında gerçek hayata uymalıdır. Tersi düşünülemez. Eco, bu eleştiriye şöyle karşılık veriyor:

 

“Ben bu okurun, hayal ürünü bir olayın, göndermede bulunduğu gerçek dünyaya bütünüyle uymasını beklerken aşırıya gittiği kanısındayım.” diyor. (s.103) Bu noktaya kadar bu genel ifadeye katılıyorum. Ama ancak kurmaca eser, gerçeği saptırmayı işlevsel olarak kullanıyorsa bu gerçeklere (gerçek hayata, olaylara) bağlı kalmamayı meşrulaştırmıştır. Oysa Eco, basit bir dikkatsizliğin kurbanı olmuş durumda. Yoksa bir geröek yangını görmemenin romanda işlevsel olduğunu öne süremeyiz. Çünkü Eco, gerçek dünyaya göndermede bulunmuş ama bu noktada gerçek dünyanın bütün ayrıntılarından sorumlu olmaktan kaçmaya çalışıyor. Çünkü genel dünya okuyucusu için gerçek dünyada böyle bir yangın bilgisi yoktur. Oysa Parisli bir okuyucu bunu saptayabilir ve nitekim de saptamış.(“gazetede belirtildiğine göre büyük bir yangın olmalıydı bu”-s.103) Ben Eco’ya katılmıyorum. Yangının olduğu saatte oradan geçen bir kahraman yaratıyorsanız o yangından söz etmelisiniz. Çünkü kahramanın bu yangını fark etmemesi işlevsel değil. Basit bir dikkatsizlik. Ama bu dikkatsizlik Eco’ya kuramsal çıkarımlar yapması için fırsat olmuş. Bu da iyi bir şey.

 

Orhan Pamuk, bu eserinde tercih ettiği ve gerçek hayatın kurmacaya aktarıldığı ve onu çevrelemesine izin verdiği kronolojik yapılanmanın yol açtığı anıştırma ile Eco ile bir alıp veremediği varmış gibi erken bir sonuç çıkarmama neden oldu. (Diğer eserlerinde de bu var aslında. Örneğin Kar romanı çok rahat biçimde Dostoyevski’nin Cinler adlı romanı ile bir boy ölçüşme niteliğinde.) “Beni yargılayın, araştırın, inceleyin ve benim yarattığım kurgu dünyanın gerçek tarih ile yanyana geldiğinde etkilenme ve ilişkilendirme açısından daha kusursuz olduğunu görün” mü demek istiyor? Bence bu yönde eleştirel bir davet olduğu çok açık.

 

3-İlk 70 sayfada Orhan Pamuk bu kitabı neden yazmış, onu bu kitabı yazmadan duramayacak hale getiren neymiş anlayamadım. Bütün romanlarındaki kahramanları yazarın kişisel bir acının, kavganın ya da hesaplaşmanın kaçınılmaz sonuçlarından  çok asıl anlatmak istediklerini roman formatında anlatmayı seçmesi sonucu bu formdaki bir sunuşun zoraki unsurları gibi. Bir yazar neden nakkaşları ve neden bozacıları anlatmak ister? İstanbul’u anlatmak istiyorsa neden deneme yazmaz? Orhan Pamuk’un kavgası ne? Böyle bir sürü soru yine yanıtsız kalacak gibi görünüyor?

 

Umerto Eco

 

4-Özgeçmişi etkileyici Orhan Pamuk’un. Özgeçmişinin etkileyiciliği başarılarla dolu olmasında. Başarıları ise ödüllerle ve payelerle ilişkili. Örneğin Fazıl Say’ı çok başarılı bir piyanist olarak biliyorum, ama onun ödülleri hakkında hiçbir fikrim yok. Hem kimin umurunda? Orhan Pamuk’un özgeçmişinde ödüllerin bolluğu ile eserlerinin sayısal azlığı arasında trajik bir gerilim var.

 

5-Kafamda Bir Tuhaflık, içtenlikle söylüyorum ki tuhaf bir başlık. “Kafamda Bir Tuhaflık Var” diye tamamlama eğilimi duyuyor insan bu başlığı.

 

6-Kafka yayıncısına Dönüşüm romanının kapağına sakın ola bir böcek imgesi iliştirme diye yalvarmıştı. Anlatıma görsel imgelerle müdahale bir yazarın “ben cümlelerle anlatamadın” demesinin dolaylı yoludur. Oysa Kafamda Bir Tuhaflık’ın kapağında tıpkı romanda anlatılan romanın baş kahramanı Mevlut gibi bir sırığı omzuna asmış genç bir delikanlı var. Şimdi kim olursa olsun Mevlut’u o kapak resmindeki gibi düşünecek. Öyleyse romandaki Mevlut imajı için yorulmamıza gerek kalmıyor. Bir yazar bunu neden yapar?

 

7-Mevlut adı da tuhaf. Google’la Mevlut yazdım, hep Mevlit ya da Mevlüt çıktı. Okurken de incelterek okumamamız için “Mevlut de” diye yazmıyor, “Mevlut da” diye yazıyor.(Örneğin s.20) Bu ismi neden seçti ve neden bu açıdan yaygın olmayan bir biçimini seçti, anlamak zor. Romanın bir yerinde nüfus memurunun yanlışlıkla ü harfinin noktalarını unuttuğu, o yüzden Mevlüt’ün Mevlut olduğu bilgisi karşıma çıkabilir. Benim adım da Ulvi olmasına karşılık nüfus kağıdımda “Ülvi” yazılmış ama ben  (biz) noktasız olanını tercih ediyoru(m/uz.) Haksızlık olmasın yanlış yazılanı tercih eden arkadaşlarım, tanıdıklarım da var. Ama bizim kuşak Fethi Naci okuyarak roman değerlendirmeyi öğrendi. İşlevsellik önemlidir. Bu noktada Yalçın Küçük Hoca’nın yıllardır söylediği bir gerçeği anmadan duramayacağım: “Her büyük bilim adamı, her büyük sanatçı bir büyük seçicidir.” Orhan Pamuk bu adı, bu haliyle neden tercih ettiğini romanının bir yerinde bir şekilde açıklamış olmalı diye düşünüyorum. Bu dikkatle okuyacağım. Yoksa romancı “canım öyle istedi” diye bu kadar sıradiı bir seçim yapıp, geriye çekilemez.

 

8-Kurgu Orhan Pamuk’un bütün eserlerinde sorunlu bir alan. Bu aşamada “neresi doğru ki?” diye soranlar olabilir. Bu romanda da kurgusal olarak sorunlar var. Üçüncü tekil klasik anlatımın yanına röportaj tekniği diyebileceğimiz bir biçim denemesi var. Romanda adı geçen bir çok kişi Mevlut ve yaşadıkları hakkında konuşuyor. Olabilir. Post Modern bir romanda böyle bir deneme yapılabilir. Burada sorun her konuşanın romanda çizilen kendi sosyo-ekonomik konumuna göre bir anlatım dili kullanıp kullanmaması. Beklenen bu. Çünkü bir yoğurtçu bir sosyoloji profesörü gibi, 15 yaşındaki bir kişi, görmüş geçirmiş bir yaşlı adam gibi konuşamaz vs… Romancı onu nasıl çizmişse kullandığı dil de bu gerçekliğin uzantısı olabilir. Ancak bu romanda Orhan Pamuk’un buna yeterince dikkat ettiğinden emin değilim.

 

Sonra… Kitabı bitiremedim.

 

250-İçinde bulunduğumuz 2015 yılı Birinci Dünya Savaşı ile ilgili kitapların art arda yayınlandığı bir yıl oldu. 1914 yılının sonbaharında başlayan savaşın 100. Yıldönümüne denk düşen yayınlar, doğal olarak  2015 yılında yoğunlaştı. Bunlardan  Nial Ferguson’un yazdığı Hazin Savaş 1914-1918 (Yapı Kredi Yayınları,, çeviren Nurettin Elhüseyni) içlerinde beni en çok heyecanlandıran kitap oldu. Aradan geçen 100 yılda dünyanın her tarafında Birinci Dünya Savaşı ile ilgili yüzlerce kitap ve makale yayınlanmasına rağmen bu konuda kitap yayınlanmaya devam edilmesi, dahası bilim adamlarının bu konuyu kalem oynatmaya değer bulması, her şeyden önemlisi de hala bu yüz yıllık konuda  “yeni” bir şey söyleyebileceklerine inanmaları (bu cüreti göstermeleri) takdir edilecek bir anlayış.

 

Peki söylenebilecek yeni bir şey kalmış olabilir mi? Maalesef ülkemizde yerleşik tarih anlayışı, tarihsel olayları yuvarlak laflarla ve tekrara düşme korkusu duymaksızın anmak üzerine yayın yapma üzerine biçimlenmiş büyük ölçüde. Ancak “yeni” bir belge (cik) bulunduğunda yeni bir şey söylenebilir ve bilimsel bir tartışma ortamında “gerçek” biraz daha olgunlaştırılabilir düşüncesi var. Oysa Ferguson, yeni ya da daha önce kimsenin kurcalamadığı belgeleri kullanma iddiasını öne sürmeksizin, herkese açık kaynakları kullanarak yeni bir şeyler söylenebileceğini gösteriyor bu kitapta. Kitabın asıl güçlü yanı bu. Ülkemizde Yahya Sezai Tezel, Yalçın Küçük gibi birkaç gerçek tarihçi dışında bu anlayışla tarihçilik yapma peşinde olan bilim adamı fazla yok açıkçası.

 

Ancak kitabı okurken okuyucunun kafasının karıştığı bölümler olabiliyor. Örneğin Birinci Dünya Savaşı’na giden yolda büyük devletlerin yöneticilerinin isimlerinin geçtiği bölümleri takip etmek için kim kimdir gibi bir listenin elimizin altında olması şart. Örneğin “Grey Lichnowskiy’ye dedi ki”, “Bethmann’nın hamlesi” ya da “Cambon’açıkça şöyle dedi” gibi sürüyle özel adın birlikte kullanıldığı cümlelerde kim kimdi, hangi görevdeydi, bir süre sonra takip edilemiyor. Bu tür, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası bloklar arası denge kuruluncaya kadar dünya siyasetinin çok aktörlü bir sahne oluşturduğu dönemleri anlatan tarih kitaplarında, bence kitabın sonuna önemli tarihsel kişilerin o tarihsel olay sırasındaki görevleri ve kısa bir biyografileri eklense çok iyi olur. Gerçi kitapta  ilk geçtikleri anda görevleri belitiliyor olsa da, genel olarak kitapta nasıl olsa herkes sözünü ettiğim kişinin kim olduğunu biliyor gibi bir hava var. Ben bu kitap için üşenmedim bir liste yaptım. Gerektiğinde bu listeyle kitabı takip etmek daha mantıklı.

 

 

251-(*) Nihat Genç, hem politik ve sosyolojik değerlendirmeleriyle hem de edebi kişiliğiyle ve eserleriyle gerçek bir aydın olmayı başarmıştır. Kimse onu doğru bildiğini kendi bildiğince, kendi üslubunca dile getirmekten alıkoyamadı. Korkanların, tükürdüğünü yalayanların, haklıdan değil güçlüden yana olanların, kıvırtanların, omurgasızların giderek çoğaldığı bir ülkede duruşunu bozmadan, büyük bir kesim insanın vicdanı olmayı başardı. Üstelik edebi yönünün, daha çok “görünür” olduğu politik ve sosyal konulardaki düşüncelerinin gölgesinde kalmasına izin vermeyerek, Türk edebiyatında Kemal Tahir’den Orhan Pamuk’a kadar pek çok örneğini gördüğümüz biçimde ve yıllar önce Yalçın Küçük’ün de belirttiği gibi, edebi-estetik-yaratıcılık düzlemindeki eksikliği edebi esere bolca politika katarak doldurmak gibi bir kolaycılığa düşmeden başardı bunu. Bir önceki öykü kitabı olan “Tek Tabanca” da da (April Yayıncılık, 2014)  bu ayrımı yapabildiğini ve gerçek bir edebiyatçı olduğunu göstermişti

 

Nihat Genç, son romanı olan “İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı” ile (April Yayıncılık, 2015) Türk toplumunda yaşanan dönüşümü sanatçı sezgileriyle kavradığını, henüz kavramlarla yeteri kadar işlenmemiş bir süreci imajlarla dokuyarak usta bir yazar olduğunu bir kez daha gösteriyor.

 

Edebiyatın ve sanatın toplumda söz sahibi olmanın, “ünlü” olmanın neredeyse bir aracı haline geldiği bir sıradanlığa ve sığlığa karşı edebiyat dilini öne çıkartarak, edebi olarak da söyleyecek sözü olduğunu kanıtlıyor. Bir kere bence bütün büyük yazarların önemli bir özelliğine sahip olduğunu gösteriyor: Üretkenlik. Ikına sıkına yazmıyor. Hep yazıyor, hep üretiyor. Her kulvarda, o kulvarın hakkını vererek, yine büyük yazarların eserlerinde gördüğümüz gibi, kendi edebi düzeyini koruyarak yapıyor bunu. Klasik büyük yazarlar bir tarafa, modern dönemlerin büyük ve üretken yazarları olan Thomas Bernhard gibi, Charles Bukowski gibi, Amelia Nothomb gibi, Paul Aster gibi, hem büyük bir üretkenlikle ve hızla, yazıyor, hem de tekrara düşmeden, düzeyi düşürmeden, ama yine de her eserde okuyucuyu şaşırtarak, yeni denemeler yapma cesaretini göstermekle birlikte kendi iç sesini esere yedirerek ve her defasında söyeyecek yeni sözü olduğunu göstererek çıkıyor karşımıza Nihat Genç.

 

Büyük yazarlar, yaşadıkları toplumların güçlü gözlemcileridir. Ancak gözlem gücü estetik değeri ortaya koymada yetersizdir. Birikimi ve soyutlamayı tiplere dönüştürmek, imajlarla sergileyebilmek yetenek ister. Nihat Genç bu eserinde de konu, tipleme, kurgu ve üslüp olarak güçlü bir uyumu ortaya koyarken, dili kullanma gücünü de tekrar gösteriyor.

 

Zaman zaman deneme diline yaklaşan bir anlatıma (Örneğin Yedinci Bölüm) başvururken, tip ve konuşma dili ilişkisini, sosyal bünye ve mekan düzlemiyle ilişkilendirerek, somut gerçekliğin, bu temel üzerinde sanatsal yeniden inşasını da göz ardı etmediğini ortaya koyuyor. Bir bakıma Türk edebiyatının Bukowski’sidir Nihat Genç. Yoksulun, ezilenin, kıyıda kalanın roman içindeki dili küfürlüdür, argodur, yasak sözcüklerle doludur. Yüzümüz kızarır okurken, utanır, kızarırız, ama roman içinde o sosyal konumda, o çizilen izbe mekanda,  o eğitimsiz ve defolu tipin bu sözcüklerle konuşması bizi yadırgatmaz. Bu bakımdan karşımızda çıplak “gerçek” vardır. Ama aynı zamanda çizilen tipler öyle gerçekçidir ki kendi burjuva değerler dünyamıza yabancı bu dil, bu düşünüş ve bu eylem, yine de bize insani gelir. İnsani ise edebidir de. Örneğin bir Beşinci Bölüm var ki, Bataille’nin Gözün Öyküsü’yle rahatça yarışabilir. Ama kendi dünyamızın kıyısında var olduğunu bildiğimiz bir dünyadır o. Bu bakımdan modernizmin aslında bir adacıktan ibaret varlığını yüzümüze çarpıyor.

 

Nihat Genç “Kalça Kırılması” başlıklı Sekizinci bölümde, bildiğimiz ama duymak istemediğimiz sözcüklere örnek olarak “Kalça” sözcüğünü alıyor ve insanın ideolojik varlığını arkasına sakladığı duvarlardan söz ederek şöyle diyor:  “‘Kalça’ kelimesini örterek, insanı, gerçek insanı örtüyoruz.”  (s. 89) Bunu Passoavari bir cümleyle şöyle destekliyor başka bir yerde: “…oysa küfür etmeyi bilmeyenin kişiliği yoktur.” (s.32) Bir diğer cümle: “İnsan evladı en tarifsiz heyecanları ateş basmış korkular içinde yaşar.” (s. 42) Hepsi, görmezden gelinen bir dünyanın insanları, mekanları, eylemleri ve sözleri ile ilgili.

 

Dil ve sözcükler olarak kaçtığımız şey, aslında mekânsal olarak da kendimizi soyutladığımız gerçeğin ta kendisi. Bu açıdan da yer yer Metin Kaçan’ın Ağır Roman’ını anımsadım okurken. Örneğin şu cümle: “İhtiyarın masasından tutkal içmiş gibi uzaklaştı.” (s.43) Nihat Genç, bizi kapitalist düzenin ezdiği, bir kenara ittiği insanları, bu insanların yaşama tutunmaya çalıştığı izbe mekanları ustalıkla sergiliyor: “Bu eski mahallede oturanların hiçbiri evlerin sahibi değil, çoğu kira da vermiyor. Elektriği suyu kesik, çöpleri alınmaz, lağımı kanalı sokağın ortasından akıyor, eski günlerin konak haşmetinden iz kalmamış, şimdi, pencereleri naylonla kapanmış hiçbirinin kapısı tam kapanıp kilit tutmayan, bir mahalle dolusu yıkıntı ev, akşam karanlığında kaderi uyandıracak hiçbir ses yok.” (s. 56) gibi, bir çırpıda betimlenen mekanlarda geçiyor öykü. Okurken en dipsiz acıların mizahla buluştuğu Hayat Güzeldir ya da Dövüş Kulubü gibi filmler geldi aklıma. Böyle mekanlarda, hayatın böylesine sert yaşandığı yerlerde var olmanın kendisi başlı başına bir mizah aslında ve Nihat Genç'in bu küçük romanda da ustalıkla başardığı bir çok katmanlılık yaratıyor bu durum.

 

“İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı”, Erol, Aysun, Osman ve Bahri Abi gibi tiplerle, Türkiye’nin içinden geçtiği sosyal ve siyasi dönüşümün hikayesi aslında. Tek tabanca nasıl “roman tadında hikayeler” yoğunluğuna sahipse,  “İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı” da o iç içe geçmiş hikayelerle örülmüş bir roman.

 

Açılış sahnesi (Birinci Bölüm: Öbür Dünya’dan Fırlatılan Cesetler) romanın ilerleyen sayfalarında anlam kazanacak biçimde,  bir mezarlığın alt üst oluşunu içeriyor. (Er Ryan’ı Kurtarmak filminin çok başarılı açılış sahnesini andırıyor.) Türkiye’nin uzun süre görmezden geldiği ve küçümsediği “İslamcı” adını verdiğimiz insanlar, aslında bir mezarlıktan fışkıran, üstlerini örttüğümüz ve unutmak istediğimiz gerçekler gibi bir süre sonra kendilerini hatırlatıyor. Hem de ne hatırlatma! Bu süreci İran’dan Afganistan’dan , Bulgaristan’dan göçüp gelen kalabalıkların karışma sahası olan Anadolu coğrafyasına  ve özelde Ankara’da Hacıbayram semtine projektörünü çevirerek işliyor Nihat Genç; anlatıcının çocukluk arkadaşı Erol’un çevresindeki hikayeler ve Aysun, Bahri Abi gibi tiplerle. (Anadolu derken, Araya keskin bir bıçak gibi şöyle değerlendirmeler katıyor yeri geldiğinde Nihat Genç: “Anadolu topraklarında, örneği başka coğrafyalarda görülmeyen başka türde bir mayalanma var. Bir karışma, kaynaşma iksiri. Dışlardan gelenler doku uyuşmazlığı yaşamıyor. Dışlama tiksinti nefret oluşmuyor, uzun ömürlü gettolar kurulamıyor.”, s.26. Bu noktada bu yargının tarihin doğru bir yorumu olmakla birlikte, gelecek için kesin bir yargı oluşturmamıza izin vermeyen bir gerçeklik olduğunu düşündüğümü eklemeliyim.)

 

Zaman 1980’lerden günümüze akarken, “dünyada ve Türkiye’de, manşetlerde ve ekranlarda İslamcılık moda olup salgınlaşıp” büyürken. (s.61) başlıyor hikaye. Aslında İslamcılık ya da Siyasal İslam, bir ideolojinin taştığı bir alan mıydı, yoksa sığındığı bir son kale miydi, tartışılır, ama yaşadığımız yüzyılın ilk çeyreğinde etkisini hissettirdiği bir gerçek. Nihat Genç, Erol ve küçük kitabevine bu büyük tartışmayı sığdırmayı deniyor, bu romanında. Zaten kitabevinin adının “Dünya” olması, romana en keskin ifadelerin altından bile sızan derin mizahın da bir görünümü sayılmalı.

 

Erol’u merkeze alan hikaye, Erol’un, suratı “asfaltta araba lastikleri altında kürkü tabaklanmış bir fare ölüsü daha güzeldir” dediği Osman (s.107)  yüzünden İslamcı camiadan dışlanması ve sonrasında Kurtuluş Parkı’nda, bir bankın üzerinde bir meczup gibi kendini sorgulayarak yaşamaya başlamasıyla devam ediyor. Ama bir taraftan da,  “çünkü bu insanların hiçbir şekilde kendileriyle yüzleşmediklerini” düşünmeye  ve “ hiçbir şekilde İslamcı kimlikleri yüzünden en küçük masum bir sosyal baskıya bile muhatap olmadıklarını, tekrar tekrar içinde muhasebe” etmeye devam ediyor Erol. (s.108) Arada Nihat Genç’in konuştuğu cümleler de var. Örneğin “kutsal bir kurtuluş savaşıyla kazanılmış toprakları ‘murdar topraklar’ haline getirdiler.” (s.120) gibi, yakın tarihi,  güncel siyasetin bir kavga sahası haline getiren anlayışa göndermeler içeren cümle böyle. Sonra Romanın neredeyse normale en yakın tipi Aysun çıkıp geliyor, ama nafile… Ama asıl heyecan romanın sonuna doğru yaşanıyor. Erol’un kendine gelişi suskunluğunun küfürlerle son buluşuna denk geliyor. Akıl almaz hikayeler, tipler, savrulan hayatlar… Keşke Nihat Genç romanın sonuna sıkıştırdığı bu küçük hikayelerden çok daha uzun soluklu romanlar yazsa.

 

Ve sonra Dua adlı bir Suriyeli mülteci katılıyor hikayeye. Önünden her gün geçip sıradanlaştırdığımız binlerce acı dolu hayattan biri sadece Dua. Ve aşık oluyor Erol Dua’ya. “Ah bu kadın bir adım önümde gitse ben gölgesinin suyunu içsem.” (s.161)demek aşk değilse aşk ne olabilir ki?

 

“Tek tanrılı dinlerin insanlığa büyük hilesi budur, cennetten kovulduk masalı.. Cennetten hiç çıkmadık…”  (s.173) Ve ardından bir finale yakışan şu cümleyle kapanıyor roman: “Cennet bu dünyadadır, insan yaşadığı mucizeleri kimseye anlatmak, kimseyi ikna etmek zorunda değildir, çünkü mucize ‘tek kişilik’tir.” (s.173)

 

Bense küçük bir edebi mucizeye ikna etmek için yazdım bu yazıyı. Bir solukta okuyun ve edebiyatın her an mucizeler yaratabileceğine inanın.

 

Bol kitaplı bir yıl dileğiyle...

 



* Bu madde, daha önce “Radikal Kitap Eki’nde “Sanatçının Sezgileri Bilim Adamı’nın Sezgilerinden Önce Gelir: Nihat Genç’in ‘İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı” adlı romanı başlığıyla yayınlanmıştır

 

Dr. Ali Ulvi Özdemir

Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)