Rastlantıya  bir örnek vermek gerekirse  insanın dünyaya gelmesi ve  hayatta kalmasını gösterebiliriz.

Yaşamda rastlantının önemine ve sıklığına dair sayısız olaylar vardır.Hiç aklımızda yokken bir tanıdığa denk gelmek, bilim insanlarının rastlantılar sonucu  ulaştıkları buluşlar, rastlantılar sonucu bir kazaya karışmak veya kazadan kurtulmak gibi sayısız örnekler verilebilir.

Demoklitos, “var olan her şey rastlantı ve zorunluluk ürünüdür” derken zorunluluk ve rastlantı kavramlarının birbirini beslediğini ve tamamladığına da işaret etmektedir.

Gerçekte insanlar tüm rastlantıları hazırlayan etmenlerin olgunlaştıktan sonra rastlantının meydana geldiğini görmezden gelerek, sonuca bakıp şaşırıp kalmalarına şaşmak gerekir.

Hiç aklımda yokken yaşadığım kentten uzakta, yeni tanıştığım insanlar aracılığıyla kendimi bir yürek doktoru karşısında bulmam ve yüreğimden gelip geçen sızıların bir damar tıkanıklığından kaynaklandığının saptanması, sonrasında ise sevdiklerimle birlikte yaşadığım süreci de yukarıda tanımlanan rastlantı ile açıklamanın doğru olacağını söylemeliyim.

Sadece rastlantılarla değil uzun soluklu ve titiz çalışmalarla günümüz düzeyine ulaşan tıp bilimi, insan vücudunun şifrelerini barındıran genomu çözmüş, haritasını da çıkararak insanlık ve bilim için önemli bir aşamayı geçmiş durumdadır.

Hastalık yapma tehlikesi bulunanan genlere ise  önceden müdahale ederek hastalığı daha başından engellemek için bir süre daha beklemek gerekiyor.

Çok değil daha elli yıl öncesinde tıkanmış damarlar nedeniyle aramızdan ayrılan sevdiklerimizin yokluğunu çaresizlikle kabulleniyorduk.

Artık tıkalı damarları açma bilgisine ve yeteneğine ulaşan sağlık bilimi sayesinde , kalbimdeki tıkalı damarları açarak   bana yeni bir yaşamı sunan sağlık çalışanlarına şükranlarımı sunarım. Dünyaya ikinci  kez merhaba demek anlamına gelen bu girişimden sonra düşünen insanın yaşama dair sorularına yanıtlar araması  daha anlamlı daha içten duygulara kapılar açmasıyla ifade edilebilir. Bir doktor önerisi olarak ‘’duygularınızı içinize atmayın bir dostunuzla paylaşın’’ önerisine bağlı kalarak bu satırları okurlarla paylaşmayı önemsiyorum.

 Açılan damarlarımla birlikte tüm dokularıma ve beynime de bolca kan gideceğinden daha sağlıklı ve üretken bir beynin hakkını vermek gibi bir ödevle kendimi sorumlu tutmam yanlış olmayacaktır.

Artık ertelenemez bir şekilde varoluşun  ve  gerçekliğin sırlarına hakim olmak arzusu her zamankinden daha sarsıcı bir duyguyla beni düşündürüyor.

Bu huzursuz iç dünyadan çıkış yolları aramak, insanı sarıp sarmalayan ve ardı arkası kesilmeyen deli sorulara yanıtlar bulmak yaşamımın vazgeçilmez uğraşları arasında çoktandır yerlerini almış bulunuyor.

Damarların tıkanma nedenleri arasında sayılan kötü beslenme, hareketsizlik, genetik yatkınlık gibi konuların yanı sıra, yine kalp damarlarının tıkanmasında insanın insana ettiği kötülüklerden  kaynaklanan  üzüntünün neden olduğu stres hormonunun  kalp damarlarında hasarlar geliştirmesi ve diğer kötü etkileri bu yazının değil tıp biliminin konusu olduğundan burada ele alınmayacaktır.

Ancak strese neden olan kötülükle beslenen insan sevgisinden uzak insana benzeyen canlıların üzerine büyüteç tutarak  ne gibi ortak özellikler  görebileceğimize hep birlikte bir bakalım.

Gündelik hayatta ve çevremizde sıkça karşılaştığımız  bu insanlar çevresindeki  insanlara acı çektirdiklerinde kendilerini iyi hissetmektedirler. Başkalarının küçük düşmesinden  zevk alma hastalığına (schadenfreude) yakalandıklarından gerçekte acınası durumdadırlar.

Bir çoğu gerçek duygularını saklayarak insancıl görünmeyi başarabilirler. Çoğu zaman psikolojik rahatsızlıkla açıklanmak istenen bu duruma terbiye noksanlığı eşlik etmektedir.Güce sahip olduklarında bir bayağılık göstergesi olarak güçsüzü ezmek onları hayata bağlayan davranışlarıdır .Onuru rahatlığa, kahramanlığı mantığa üstün tutmanın ne anlama geldiğini asla kavrayamazlar.

Çünkü özgürlüklerini verip rahatlığı seçmişlerdir. Çevrelerinde farklılığa çeşitliliğe ve kendisinin bir türlü sahip olamadığı insancıl değerlere sahip insanlar her zaman hedeflerinde olmuştur.

Bu erdemlere sahip insanları aşağılamanın,küçümsemenin onlara hakaretler ve iftiralar yağdırmanın kendilerini yücelttiğini düşünecek ölçüde insan değerlerinden uzaklaşmak bu  yaratıklar için hiç önemli değildir.

Geçmişte öğrenilmiş ancak günümüzde yeri olmayan davranış kalıplarını önemserler. Öfke nöbetine tutulduklarında, terbiye ve görgü kurallarını yok saydıklarından artık onları durduracak hiçbir engel bulunmamaktadır. Bir türlü bireyselleşemeyi beceremediklerinden yaptıkları kabalıklardan asla suçluluk duymazlar, utanmazlar. Kendilerini dolayısıyla insanları ve insanlığı sevmeyen karekterleri endişeden beslenerek önce kendilerini zehirlerler.

Zaman zaman içerisinde boğuldukları acılar ırmağının dışarı taşmasına engel olamazlar.İçten içe besledikleri kin ve  nefret duyguları bir şimşek çakması gibi aniden ortaya çıkabilir. İşte o an gerçek yüzlerine herkes tanık olur.Artık gerçek karekterini gizleyerek edindiği çevresi elinden kayıp gitmiştir.Öyle bir noktaya gelmişlerdir ki iç dünyalarından ürktükleri için ayna karşısında kendi yüzlerine dikkatlice bakmaktan ölesiye korkarlar.Bu yaratıklar için özeleştiri ve iç hesaplaşma karabasandır.

Varoluşun anlamını, mutluluğun gerçek doğasını sorgulayacak bilgi birikiminden yoksundurlar.Toplumu evreni kavramak ve yorumlamaktan uzak primatlar gibidirler.

Somut veya soyut değerler  üretme yetenekleri bulunmadığından kıskançlıkla dolu bozuk karekterleri nedeniyle hep huzursuz ve bencildirler. Daha da önemlisi bencilliği özgüven sanacak kadar da cahildirler.

Gerçekte yaşam sevinçlerini kaybettiklerinden her geçen gün içten içe kibir, öfke, alay ve nefret çukurunda boğulduklarının farkında dahi değillerdir. Yaşadıkları küçük dünyalarını terk etmek, meraklı olmak, yeni bilgiler öğrenmek, kendilerini geliştirmek, ezberlerinin dışına çıkmak kabuslarıdır.

Ön yargılı ve statükocudurlar.Her türden değişime kapalıdırlar. Onlara göre her şey olduğu gibi devam etmelidir. Her şeyin akıp gittiğini, sürekli değiştiğini günümüzden binbeşyüz yıl önce yaşamış ve anlatmış bu toprakların düşünürü Herakleitos’un gerisinde kalmışlardır.

Başlangıçta arkadaş canlısı olarak kurdukları ilişkilerde yetersizlikleri görüldükçe kıskançlıkla nefretlerini saklayarak büyütürler. Bu yaratıklardan uzak durmak ve onları sosyal çevrenize dahil etmemek etkili bir yöntem olarak düşünülebilir.

Böylece kurtulmayı ümit ederken onlar, zehirlerini akıtmak için bir sosyal çevreye dolayısıyla bir kurbana şiddetle ihtiyaç duyarlar. Kurbanlarını arar bulur onları küçük hastalıklı kıskanç dünyalarının içine çekerek zehirlerini akıtırlar  ve geçici olarak rahat ederler. Ardından yeni kurban avına çıkarlar. Gariptir ki çoğu zaman kurbanlar saldırıya uğrayana kadar hedefte olduklarından habersizdirler.

İnsanın elle dokunulmayan dünyası incinirse bedeni de yüreğide incinmekte. Elbette dünya cennet bahçesi değidir.Bu tür kötüler hep var olacaktır. Birey olarak yapılması gereken ise ne kadar güç olursa olsun böylesi insanları çevremizden uzak tutmaktır.

Çevremizde  başkalarının varlığına saygılı, sorgulayan insana ve yaşama dair bilgilerle donanmış  neşeli  bireylerin  bulunmasına çaba göstermeliyiz. Neşeli insanlar neşelerini çevresindeki insanlara yansıtan ve yüzlerinden gülümseme eksik olmayan insanlardır. Bir türlü gülmesemeyi beceremeyenler insanlarla  iletişim kuramayanlardır. Unutmayalım ki gülümseme ise iki insan arasındaki en kısa yoldur.

M. Topaloğlu / Y. Mimar
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)