Bir '68'li'den Mahzuni Şerif anıları/ Arslan Kılıç

Âşık İhsani, Âşık Mahzuni, Nesimi Çimen, Hüseyin Çırakman ve Hüseyin Kaçıran, 1960’ların devrimci yükselişinde parlamış halk ozanlarıydı. Ama bunlar içinde de İhsani ve Mahzuni’nin yeri başkaydı.

news-details
Haberler

 

İhsani, mitinglerde kürsüye, konserlerinde sahneye çıktığında, herkes hareketlenir, oturanlar ayağa kalkardı. Sloganlar hey hey’lere karışır, herkes bir cenk havasına girerdi. İhsani’nin dizeleri de, müziği de, yüreklerden önce bilinçleri sarardı.

“Bağlamasını mavzer gibi kullanan ozan” başlıklı bir yazıda özelliklerini anlatmaya çalıştığım İhsani’yi, 21 Nisan 2009’da yitirdik.

Aşık Mahzuni, kendi ifadesiyle, “Pir Sultan’ın felsefesine Âşık Veysel mülayimliğini katan” ozandı. Onu da, 17 Mayıs 2002’de yitirdik. İhsani ile tanışma şansım olmadı. Mahzuni ile 1972’de cezaevi arkadaşı olduk.

Bu yazıda, ölümünün 17’inci yılında bu büyük ozanı, bendeki 3 anısı ile anlatmaya çalışacağım.

I. BULUŞMAYI TEHLİKEYE SOKAN TÜRKÜ

Ses tanıdık, sözler ilginç…

1972 yılının Ağustos veya Eylül ayı olmalı… Sıkıyönetimli 12 Mart günleri... Gizli devrimci çalışma içindeyiz.

O yılın yaz sonu günlerinden birinde, İstanbul’da, bir süre önce Tunceli-Malatya taraflarından gelmiş İbrahim Kaypakkaya ile buluşacağız.

O günlerde ikimiz de, bir yandan, başlamış olan TİİKP operasyonu nedeniyle aranıyoruz. Diğer yandan da TKP(M-L)-TİKKO’nun kuruluş çalışmaları için görüşmeler yapıyoruz.

Şişli’nin Gültepe semtinde bir gecekondu kiralayıp, harıl harıl Ekim’deki bitirme sınavlarına hazırlanan iki arkadaşım vardı. Eylemlerden fırsat bulup okulu bitirememişlerdi. 12 Mart sıkıyönetimi onlara okulu bitirme fırsatı yaratmıştı. Yolum Kâğıthane, Çağlayan taraflarına düştükçe, onlara da uğruyordum.

İbrahim’le buluşacağımız gün, önce onlara uğradım. Zaten 8-10 gün gitmesem, yakalandığıma hükmedecekler…

Vakit akşama dönerken, Kaypakkaya ile buluşmak üzere evden çıktım. Evin bulunduğu mahalleye gelen otobüs ve minibüslerin son durağının olduğu küçük meydana yürüdüm. İbrahim’le buluşacağımız yere gideceğim…

Meydandaki, yeni yeni açılmaya başlayan dükkânlardan biri de bir plak dükkânıydı. Dükkân sahibi, günün çok satan ya da yeni çıkan kaset ve plaklarından sokağa müzik yayını yapıyordu.

Plakçı o gün akşama yakın o saatlerde bir türküyü döndürüp döndürüp çalıyordu. Bir halk ozanının olduğu anlaşılan türküyü o ana kadar ne gecekondu semtlerine çalışan minibüslerde dinlemiştim, ne de zaman zaman görüştüğümüz Tuncelili Âşık Zamani’den duymuştum.

O yıllarda İstanbul minibüslerinde kaset çalmak, en önemli şoför raconuydu. Zamani de henüz Âşık Zamani olarak ünlenmemişti; ama Unkapanı piyasasından haberdardı.

Şifre sözcükler içeren türkü

Çalınan türkünün ezgisi ve söyleyen ses, tanıdıktı… Ama ilk kez duyduğum sözleri?

Türküde 12 Mart döneminin kendisi de aranmakta olan bir genç devrimcisini mıknatıs gibi çeken şifre sözcükler vardı: Peygamber dağı Tur’un Sina’sına gönderme yapar gibi söylenmiş SİNAN (Cemgil) gibi… “Haktan gelen” bir imanın sözünü ediyor izlenimi veren İNAN (Hüseyin) gibi… Erim’i yiyecek “yılan”ın tamlayanı ÇAYAN (Mahir) gibi… “Pençesi vurulsun” denen ASLAN (Yusuf) ve “Erim”in “çayını yutup kurutacak” olan DENİZ (Gezmiş) gibi… Türkünün her dizesinde bu sözcüklerden biri yer alıyordu…

Aşık Veysel'i ziyaret ederken

Ve nihayet, “Erim erim eriyesin” deyimi içine saklanmış dönemin Başbakanı ERİM (Nihat) gibi…

Türküdeki sözcüklerin şifresini çözmek, o günlerin Türkiye’sindeki ortalama bir yurttaş için bile zor değildi. Çünkü, magazin ve yeni yeni çıkmaya başlayan bulvar türlerine varıncaya kadar bütün gazeteler, her gün nal gibi puntolarla ve milletin gözüne sokmaya çalışırcasına, Deniz’den. Mahir’den, Sinan’dan, Yusuf’tan, Hüseyin’den, Cihan’dan söz ediyordu.

Devletin radyosu ise bu adları günde beş öğün ve önlerine “şehir eşkıyası”, “şaki”, “anarşist”,  “Marksiiyst, Leniniiyst ve hatta Maoist” gibi sıfatlar ekleyerek tekrarlayıp duruyordu. 

“Ayak seslerinden” tanıdığımız ses

Kulağım türküde plakçıyı geçip giderken geri döndüm. Dükkânın önünden bu kez, biraz önce geldiğim yöne doğru ve yavaş adımlarla tersten yürüyerek, türküyü bir daha dinlemeye çalıştım.

Aaa, “şifreli” türküyü çalıp söyleyen, ezgisi de sesi de tanıdık “türkücü”, Âşık Mahzuni’den başkası değildi. Bizler 68’in devrimci gençleri, İhsani’nin, Mahzuni’nin sesini, ezgisini “ayak seslerinden” tanırdık. Bir an kim olduğu konusunda nasıl da tereddütte kaldım diye yerindim.

Evet, türkü, daha önce hiç duymadığım bir Mahzuni türküsüydü… Fakat sözleri neydi öyle?

Geri döndüm, tekrar yukarı yürüdüm… Dükkânı beş on adım geçip bir daha tersyüz ettim. Böyle kaç kere dönüp durdum, bilmiyorum. Bir ara saate bakmak geldi aklıma... Baktım…

Mahzuni türküsü yüzünden örgütsel buluşmayı kaçırıyorum

Eyvaaah, İbrahim Kaypakkaya şu anda buluşma yerine ya geldi ya da gelmek üzere... Ama benim oraya varmam, taksi çevirsem 40-45 dakikayı bulur…

O kadar bekler mi? Beklemesine beklemez, ama kim bilir aklına neler gelir? Yakalandığıma hükmedip, bana bağlı bütün ilişkileri koparmaya koşmaz mı? Bütün ilişki ve bağlantıların yeniden düzenlenmesi ise, bir dizi yeni külfet, gizli çalışma kurallarında yeni gedikler açılması değil mi? Bir anda kafama üşüşen daha bir yığın soru…

Can havliyle yokuş yukarı, minibüs durağına doğru koştum. Doğruca, elli dakika aralıklı yedek buluşmaya gitmeye karar verdim.

Yedek buluşma yerine 10 dakika erken vardım. İbrahim Kaypakkaya da, ümitsiz olarak, ama emin olmak için, erken gelip bir yere gizlenerek, yedek buluşma şansını kullanmaya karar vermiş. Ama, yakalanmam ve polisin de bana yedek buluşmayı itiraf ettirmiş olması ihtimalini düşünerek, dokuz doğuran bir tedirginlikle…

Beni biraz beklettikten sonra ortaya çıktı ve buluştuk. Gizlendiği yerden geldiğimi görmüş, ama peşimde polis filan olup olmadığını iyice anlamak için, yerinden hemen çıkmayıp, bir süre daha beklemiş.

İlk sözü, “Ne oldu, bir sakatlık yok ya? Beni meraktan çatlattın…”  diye çıkışmak oldu. Mahcup bir tavırla durumu açıkladım. Bu kez, Yok yaa… Mahzuni yüzünden haa..” diyerek kahkahayla gülmeye başladı.

Hemen yürümeye başladık. Hem yürüyoruz, hem de o arada bir dizine vurup gülmeye devam ederek, “Seni de Mahzuni haa…” deyip duruyordu. Ben gülmüyordum… Daha doğrusu, buluşmayı aksatmanın üzerimden henüz atamadığım gerginliğinden dolayı, gülemiyordum.

Ne kadar yürüdük, bilmiyorum. Sıkıntımın hafiflediğini hissettiğim bir anda, tekrarlayıp durduğu söz dikkatimi çekti. “Seni de Mahzuni haa…” derken neyi kast ediyordu? Durdum, onu da durdurup sordum: ’Seni de Mahzuni haa…’ deyip duruyorsun. Yoksa Mahzuni sana da mı buluşma kaçırttı?

Kaçırtmış… Ama onunki başka bir öykü…

Gıyabında tanıdığım Mahzuni ile ilgili ilk anım, bu buluşma kaçırtma “vak’ası”dır. Kısa süre sonra yaşam çizgimiz Mahzuni ile beni bir askeri tutukevinde buluşturmasaydı, bu gıyabi anı da, benzeri yüzlercesi gibi bir gün unutulup gidecekti.

Mahzuni ile olan ikinci ve tanışmamıza ilişkin olan anıya geçmeden önce, okurlarla, bize buluşma kaçırtan ünlü türkünün tamamını paylaşmak isterim.

Erim erim eriyesin
Köşkün sarayın yıkılsın
Erim erim eriyesin
Umudun suya dökülsün
Erim erim eriyesin
Çölden çöle sürünesin


Musa isen Tur-i Sinan
Hakktan gelmiş idi İnan
Yesin seni yılan Çayan
Erim erim eriyesin
Sürüm sürüm sürünesin

Aslan pençesi vurulsun
Çayın Deniz’de kurusun
Gözlerin yansın çürüsün
Erim erim eriyesin
Sürüm sürüm sürünesin

Mahzuni' yi sever idin
O'na sevgilim der idin
Candan başka ne yer idin
Erim erim eriyesin
Sürüm sürüm sürünesin

II. ANKARA YILDIRIM BÖLGE ASKERİ TUTUKEVİ ve JİLET PAZARLIĞI

Yukarıda sözünü ettiğim buluşma olayından üç-üç buçuk ay sonra, 1972 Aralık ayında İstanbul’da tutuklandım. 1973’ün Nisan ayı son günlerine kadar İstanbul’da Harbiye Askeri Tutukevinin gözaltı hücrelerinde kaldım.

Sonra bizi, aynı devrimci örgüt kovuşturmasından tutuklandığımız bir arkadaşla (Hikmet Şenses) birlikte, Harbiye hücrelerinden alıp, Ankara’ya götürdüler. Aynı zamanda, Ankara Sıkıyönetim Mahkemelerinden birinde görülmekte olan TİİKP Davası’nın da sanıklarıydık.

Bizi Ankara’ya götüren polis ekibi, arkadaşımla beni Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün altıncı katındaki “Siyasi Şube”ye teslim etti. Sıkıyönetim Askeri Cezaevi’ne bizi, sorgumuzu yaptıktan sonra onlar götürecekti.

İstanbul’da beş aya yakın süre kaldığımız gözaltı hücrelerinde yapılmış sorgumuza dayanan ve bilinen “işlemlerle” 3 gün süren bir sorgudan sonra, Ankara Emniyeti Siyasi Şubesi bizimle “işlerini” bitirdi.

Bitli pireli Müteferrikada takım elbisesi ve kravatı ile Mahzuni

Birinci Şubeye teslim edildiğimizde cebimizde beş kuruş paramız yoktu. 3 gündür bize günde tek öğün “çeyrek pide+ayran” menüsüyle Ankara Emniyeti Birinci Şubesi “bakıyordu”.

Sorgumuzun bittiği gece yarısı, “Siz yarın Sıkıyönetime sevk edileceksiniz, yeter artık size baktığımız” deyip bizi, giriş katındaki genel gözaltılar kısmına attılar.

Koca bir hangarı andıran bu kısım, hırsızlık, dolandırıcılık, yankesicilik, yaralama, cinayet, ırza tecavüz, trafik suçları başta olmak üzere, siyasi olmayan suçlardan gözaltına alınmış kişilerle ağzına kadar doluydu.

Pisliğin, bitin pirenin kol gezdiği bu yerde, değil yatacak, oturacak yer bulmak bile mümkün değildi. Üstelik beş-on dakikada bir hangara yeni bir veya birkaç kişi atılıyordu.

Biz arkadaşımla kimseyle ilgilenmeyip volta atarak kendi aramızda konuşmaya dalmıştık. Çünkü, aylar sonra ilk kez bir araya geliyorduk. Sorgularla, yakalanmalarla ilgili birbirimize anlatacağımız çok şey vardı.

Aradan yarım saat-kırk beş dakika geçtikten sonra “Müteferrika” denen hangarın demir kapısının mazgalı açıldı ve “Siyasiler gelsin” diye bağırılarak adımız okundu.

Bizi, Müteferrikadan çıkartıp, bitişikte bulunan, yeni açtıkları ve içinde tozlu tahta ranzalar olan bir odaya kapattılar.

Polislerden aldığımız bezle ranzaların tozunu alıp, tahtaların üstüne eski gazeteleri sermeye başladığımızda, kapı açıldı ve karşımızda takım elbisesi, kravatı ile bir beyefendi belirdi.

Polisler kendisine hakkımızda bilgi vermiş. Yaklaşıp bize, “Geçmiş olsun canlar” diyerek sıcak bir selam verdi. “Konuğumuza”, tozunu toprağını almakta olduğumuz ranzalardan birinin kenarında yer gösterdik ve biz de ona geçmiş olsun dedik. Biz kendisine adını sormadan, “Canlar benim adım Mahzuni Şerif” diye o kendini tanıttı.

Kısaca biz de kendimizi tanıttık. Mahzuni’nin “malum türkü”den tutuklandığını öğrenince, benim buluşma kaçırma öykümü bilen arkadaşımla, birbirimize bakarak gülümsedik.

O gece kapımız sabaha kadar durmadan açılıp kapandı. Emniyet Müdürlüğü’nde nöbetçi olan ve Mahzuni’nin gözaltında olduğunu birbirinden öğrenen Afşinli, Elbistanlı polislerin biri gelip biri gitti. Bize sabaha kadar çay servisi yaptılar. Mahzuni’nin plak şirketi ise, hem bize hem polislere paket-kebap servisi yaptı.

O gün öğleden sonra, bizi kelepçeleyerek, Mahzuni’yi kelepçesiz olarak, Sıkıyönetim Mahkemesine götürdüler. Biz, bir kez daha; Mahzuni de “Erim Erim eriyesin” türküsü yüzünden, tutuklandık. Mahkeme işleminin tamamlanmasından sonra bizi Dışkapı’daki Yıldırım Bölge Askeri Tutukevi’ne teslim ettiler.

Dr. Mengele özentili askeri hekim ve Mahzuni

Girişte üçümüzü, Ankara’daki askeri tutukevlerinin (Mamak ve Yıldırım Bölge’nin) ünlü doktoru karşıladı. Doktor, çizmesinden elindeki kamçıya kadar her şeyiyle Nazi subaylarını taklit eden, Metin Denli adlı bir Tabip Yüzbaşıydı.

Küfür, hakaret ve tehditler altında kaydımız yapıldı. Dr. Metin Denli, sözde bir hastalığımız olup olmadığını tespit etmek üzere, bizi muayene etmek için orada bulunuyordu. Fakat “muayenesi”, bizi oturduğu masanın önünde ayakta bekletirken yüzümüze tiksinircesine bakıp sövmekten ve tehditler savurmaktan ibaretti.

Ayrılırken hepimize birden, bir hastalığımız olup olmadığını sordu, ama sorusunun cevabını, bizimkini beklemeden kendisi verdi: “Vücudunuz sapasağlam, kafanız, daha doğrusu kafanızdaki fikirler sakat. Onları da burada biz düzelteceğiz” dedi.

Sonraki günlerde Alpaslan Türkeş ve ünlü Nazi doktor Mengele hayranı olduğunu övünerek söyleyecek olan bu doktor, tam çıkarken Mahzuni’ye özel bir tehdit savurdu: “Bakalım kim erim erim eriyecek? Seni burada mum gibi eriteceğiz…”

Sakal tıraşının işkenceye dönüştürülmesi ve jilet direnişi

Yıldırım Bölge’de Mahzuni ile üç ay birlikte kaldık. Bir manevi eziyet ve işkence olarak zorla yaptırılmak istenen toplu “yemek dua”larına, “askeri eğitim”lere, vardan yoktan dayak atmalara birlikte direndik.

İdare ile her ilişki, bir eziyet ve işkence fırsatı olarak değerlendiriliyordu. Ama ille de sakal tıraşları… En büyük eziyet ve işkence, sakal tıraşlarıydı.

İçeriye jilet, tıraş makinesi gibi şeyler verilmiyordu. 45-50 kişilik koğuşun sakal tıraşını, haftada bir kere, asker berber yapıyordu. Fakat 45-50 tutukluyu bir tek jiletle tıraş ediyordu. Başta tıraş olan ilk 10-15 kişi neyse… Ama ondan sonrakiler ve hele otuzuncu, kırkıncı sırada tıraş edilenler… Tek sözcükle al kan içinde kalıyorlardı.

İlk tıraş günü, tek jilet eziyetinden habersiz Mahzuni, sonlarda tıraş oldu. Üstelik çoğu 18-22 yaşlarında gençler olan tutuklular içinde yaşı en büyük, sakalı en gür ve sert olanların başında Mahzuni geliyordu. O gün tıraştan kalktığında, adeta boğazlanmış gibiydi.

Mahzuni’nin durumunu görünce, biri de ben olduğum iki koğuş temsilcisi derhal asker berberin yanına gittik ve bir daha tek jilet veya üç-beş jiletle tıraş etmeye kalkışırsa, hiçbirimizin tıraş olmayacağını bildirdik.

“Komutan emridir, ben emri yerine getiririm” gibisinden bir cevap verdi.

Bu kez isteğimizi akşam sayımında, her sayıma gelen binbaşıya söyledik. Önce bir tehdit savurdu, fakat ziyaret gününün bir gün öncesi olan tıraş günü geldiğinde, önce bizimle 2 jilet, 3 jilet pazarlığına kalkıştı. Akşama doğru, “Mahzuni için tek jilet, geri kalanlar için 5 kişiye 1 jilet” şartını kabul ettirdik.

Nihat Erim’in ifadesi

Mahzuni’nin yargılaması, tutuklanmasından bir ay sonra başladı. Avukatlığını yapanlar arasında, CHP’de İsmet Paşa’yı devirip yeni yönetime gelmiş Ecevit ekibinden Prof. Dr. Turan Güneş ile biri iki CHP’li avukat daha vardı. Turan Hocanın avukatlığı daha çok mahkemeye karşı bir sahiplenme avukatlığıydı.

İkinci veya üçüncü duruşmada, o zaman Başbakanlıktan ayrılmış olan Nihat Erim’in, Bir halk ozanı Başbakan'ı sevmek mecburiyetinde değildir” anlamındaki şahsen şikâyetçi olmadığını belirten ifadesinin mahkemeye ulaşmasından sonra Mahzuni tahliye oldu. Sanırım sonradan “anarşistleri övme suçu”ndan verilen kısa süreli bir hapis cezası da, Mayıs 1974’te çıkarılan af kanunu ile ortadan kalktı.

Mahzuni ile Yıldırım Bölge sohbetleri

Yıldırım Bölge Askeri Tutukevi’ndeki yaklaşık üç aylık birlikteliğimizde Mahzuni ile ranzalarımız yan yanaydı. Bu birliktelikte ondan hem Şerif Cırık’lıktan Mahzuni’liğe uzanan sanatçılık öyküsünü, hem de bol bol türkülerini ve onların öykülerini dinledim.

Sohbetlerimizin en önemli konuları, astsubaylıktan âşıklığa giden yaşam öyküsü ve sanatçılık serüveni yanında, ozanlığının beslenme kaynakları ve sanatsal çizgisi oldu.

Mahzuni, düşünsel dünyası ve türkülerinin sözü, sesi, içeriği, ezgisi konusunda beslenme kaynaklarının, Pir Sultan, Aşık Veysel, Davut Sulari ve Karacaoğlan olduğunu söylüyordu.

Türkülerinin kendine özgü özellikleri konusunda enfes bir tanımı vardı. Beslendiği kaynaklardan yarattığı sanatsal bireşimi ifade eden bu tanım, belleğimde kaldığı kadarıyla, “Pir Sultan’ın felsefesine Âşık Veysel mülayimliği katıp, onlara da Davut Sulari ezgisini ekleyince, ortaya Mahzuni çıktı. Güzel sevmek ise, bütün âşıklara Karacaoğlan’dan geçen bir huydur” şeklindeydi. Bu tanım, kanımca, Ozan Mahzuni’yi en iyi anlatan tanımdır.

Mahzuni sonuna kadar Pir Sultan gibi bir dava adamı oldu. Onun gibi, Dönen dönsün ben dönmezem yolundan” çizgisinde yürüdü. Mazlumların ve emekçilerin yanında, zalimin ve sömürücünün karşısında oldu.

Ama o Pir Sultanlığı, Veysel yumuşaklığı ve Davut Sulari ezgisi ile sürdürdü.

“Güzel”i ve güzellikleri sevme konusunda ise, Karacaoğlan atasını mahcup etmedi.

III. MAHZUNİ’NİN MİLLETVEKİLLİĞİ ADAYLIĞI ve “AMERİKA KATİL KATİL…”

Mahzuni ile ikinci ve son beraberliğimiz, Nisan 1999’da yapılan Milletvekili Genel Seçimleri sırasında; yani ilkinden 26 yıl sonra oldu.

O seçimde ben İstanbul 3. Bölge’den İşçi Partisi’nin, Mahzuni de İstanbul 1. Bölge’den Barış Partisi’nin milletvekili adayları idik. Barış Partisi, iş adamı Ali Haydar Veziroğlu tarafından daha çok Alevi yurttaşların oyunu alma amaçlı olarak kurulmuş bir partiydi.

YÖN Radyo’da Mahzuni ile seçim programı

YÖN Radyo’nun adaylar için düzenlediği bir tartışma ve tanıtım programında, BP adayı Mahzuni, CHP adayı sanatçı Yavuz Top, EMEP adayı ve TÜMTİS Başkanı Sabri Topçu ve İP adayı Arslan Kılıç olarak birlikte olduk.

YÖN Radyo programın biçiminde bir ilginçlik yaparak, program yönetimini de bana verdi. Ben hem programın yöneticisi, hem de konuğu oldum.

Mahzuni ile program öncesi kuliste karşılaştık ve kucaklaştık.  Benim cezaevinde geçirdiğim 1970’li yıllarda, zaman zaman ziyaretimize gelen Maraşlı Ozan Emekçi ile birbirimize selam göndermiştik. O gün ilk önce, yıllardır Almanya’da sürgün olarak yaşayan Emekçi’yi de andığımız anıları konuştuk.

Seçimlerden sonra tekrar ve ortak dostumuz ve ağabeyimiz, Türkiye’nin yetiştirdiği eşi az bulunur halkbilimcilerden Nejat Birdoğan’da buluşmak üzere birbirimize söz verdik. Bu sözü ikimiz de yerine getiremedik.

O gün yönetimi bana verilen programı, kumanda masasındaki arkadaştan rica ederek, Mahzuni’nin kendi sesinden “AMERİKA KATİL KATİL…” türküsüyle açtık.

Türkü bitince yaptığım açış konuşmasında şunları söyledim: 

“YÖN Radyo’da bizi dinleyen değerli yurttaşlar! Bugün sizlere, Âşık Mahzuni’nin de konuk olduğu bir seçim programından sesleniyoruz. Program konuklarını duyurmadan önce ben sizlere hemen tarihsel bir gerçeği hatırlatacağım.

Tarih, daha 1960’larda ‘Vietnam’ın suçu nedir?/Amerika katil katil!’ diyen Âşık Mahzuni’yi haklı çıkardı. Amerika 1975’te Güneydoğu Asya halkları tarafından çağlar boyu anılacak büyük bir yenilgiye uğratıldı ve 20 yıl savaştığı Vietnam’dan kovuldu.

“Bütün dünya ve ABD’nin yıllardır ‘Vietnam sendromu’ yaşayan bizzat kendi toplumu, Vietnam’da Amerika’nın suçlu ve katil olduğunu kabul etti. ABD, bu gerçeği 30 yıl önce söyleyen büyük Türk ozanını dinlemediği gibi, onu Türkiye’deki işbirlikçileri kanalı ile kendi yurdunda perişan etti.

“ABD dün Irak’a saldırdı. Bugün Yugoslavya’ya saldırıyor. Türkiye’de ABD’nin bu saldırganlığına karşı çıkan bütün namuslu, haktan ve adaletten yana insanlar, saldırgana karşı yine Mahzuni’nin türküsü ile mücadele ediyorlar. ABD’nin emperyalistliği ve saldırganlığı sürdürdüğü sürece, Mahzuni’nin türküsü bütün dünya halklarının, haktan adaletten yana bütün insanların duygularının sesi olmaya devam edecektir!”

“Benim partim İşçi Partisi…”

Stüdyoda Mahzuni’nin gözleri yaşardı. Yavuz Top’la kuliste giriştikleri CHP-BP tartışmasını bir kenara itti. CHP-BP, Alevi-Sünni ayrılıklarının üstüne çıkarak, mikrofondan, “Mahzuni 1960’larda hangi mevzide ise bugün de aynı mevzidedir. Aslına bakarsanız benim partim, 1960’lardan beri hep İşçi Partisi’dir” diyen bir konuşma yaptı.

“Ben, 1964’ten beri bağımsızlıkçıyım ve halkçıyım. Çırakman ustamızın dizesiyle, ‘Kemal Atatürk’ün aydın izinden’ hiç ayrılmadım ” diye devam etti ve bütün solu Atatürk’ün “bağımsızlıkçılık” ve halkçılık” ilkeleri temelinde birleşmeye çağırdı. 

Stüdyodan çıktıktan sonra, “Oh bee, rahatladım… Günlerdir süren CHP, BP dedikodularından bıkmıştım” dedi. Kucaklaşarak ayrıldık. Bir daha görüşemedik…

Mahzuni her zaman, “Ayağına cennet kiralansa da” , “viran bağlar”da bırakılmış insanların sesi oldu. Yeryüzü insanlık cenneti olduğunda, Mahzuni de viran bağlardan çıkıp cennete geçecektir.

 

Arslan Kılıç

Gercekedebiyat.com 

 

Sosyal Medyada Paylaş

author

Gerçek edebiyat

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..