Batı saldırılarına karşı ittifak olanakları

Savaş tarihi yazarı Mehmet Tanju Akad Akdeniz'deki savaş olasılıkları temelinde Batı'yla olan ilişkilerimizi ve konumumuzu değerlendirdi.

news-details
Deneme

Büyük sorunlarla karşılaşan her ülkenin, savunmasını ve teknolojisini güçlendirmenin dışında  ilk yapması gereken şey, müttefik bulmak ve mümkünse karşısındaki ittifakları dağıtmaktır. Bunların hepsi uzun vadeli işledir ve her girişim başarılı olamaz. Bu nedenle her ciddi devletin en kötü durum senaryoları vardır, ancak durumu buraya getirmemek için çaba harcanır. Bu arada her zaman yeni olanaklar olur. Bakış ve basiret bunların değerlendirilebilmesiyle ölçülür.

 

 Batı, yaygın ilişkilere rağmen, Türkiye’nin ezeli ve ebedi düşmanıdır, ancak komşu ülkelerle ilişkilerimizdeki çıkmazlar hem bu ülkelerle, hem de en genel planda farklı çözüm olanaklarını kısıtlamaktadır. 

Soğuk Savaş’ın ilk dönemi hariç, Türkiye batı dünyasına her yaklaşmak istediğinde itilmiş, uzakta tutulmaya çalışılmıştır. Soğuk Savaş’taki durum ise SSCB’nin çevrelenme politikasına uyduğu için gerçekleşmiştir. Ne var ki 1980’lerin başlarında, daha presteroyka ve glasnost lafları bile ortada yokken, batılılar kan kokusunu almış, Yugoslavya’nın parçalanma planları hazırlanmış ve Türkiye’yi itekleme girişimleri yoğunlaşmıştır. Batı basınında Türkiye aleyhine yazılar artmış, AB ilişkileri soğutulmuş, örtülü ambargolar ve terörün desteklenmesi atbaşı gitmeye başlamıştır. Tıpkı 1914 yılında İttihatçıların İngiltere, Fransa ve Rusya’ya yaklaşma girişimlerinin en kaba şekilde reddedilmesine benzer bir durum oluştu. Türkiye’nin paylaşımı çantada keklik iken, ittifak yapacak değillerdi ve aralarındaki 13 gizli antlaşma ile bunu çoktan hazırlamışlardı. Ve, işte bu durumda umutsuzca Almanların trenine atlanması parçalanmayı önlemeyecekti.

Günümüzde de, NATO tatbikatlarında en utanmaz şekilde Türkiye olduğu ima edilen kırmızı ülkenin parçalanma senaryoları oynanmış, buna karşı sert tepki gösteren Türk subayları Ergenekon ve Balyoz davalarında tutuklanacaklar listelerinin üst sıralarına yerleştirilmişti. Rusya ise 1980’lerdeki Helsinki Antlaşmaları ile statükoyu garanti altına almak istemiş, ancak bu antlaşmalar, tıpkı yarım yamalak reformlar gibi rejimin çökmesini hızlandırmıştı. Bizim yöneticilerimiz ise bu gelişmelerin Türkiye’yi tekrar hedefe oturtacağını görmezden gelmiş, işi oluruna bırakarak saldırıları atlatacakları hayali içinde paralize olurken, ülkeyi elli yıl yönetmiş olan merkez sağ kısa sürede eritilip gitmiş, yerine AKP desteklenmiştir. Elbette tüm bunların iç dinamikleri de önemlidir. Ancak Türklerin binlerce yıllık devlet geleneği vardır ve bu nedenle hain girişimler, fazladan bedel ödeyerek de olsa, bir şekilde akim bırakılabilmiştir.

*

SSCB’nin sonunu gösteren işaretler 1980’lerde iyice belirginleşmişti. Üretken olmayan, dinamizmini yitirmiş, mutsuz bir toplum yapısı, etkinliğinin sınırları Afganistan’da iyice ortaya çıkmış bir Kızılordu elbette batının dikkatinden kaçmayacaktı. Buna Doğu Avrupa ülkelerinin, işgalle gelen nefret ettikleri rejimlerden kaçma istekleri de eklenmelidir. Ve Doğu Avrupa ile SSCB’nin parçalanması, Türkiye ile (batıların Orta Doğu terimiyle tanımladıkları) Batı Asya’nın parçalanmasıyla birlikte düşünülecekti.

*

Batılıların eşzamanlı olarak yürüttikleri Fetö tezgahları, Balyoz operasyonları ve PKK terörüne karşı (ve tüm bunlara rağmen) Türkiye hem savunma teknolojisini hızla geliştirmeye yönelmiş, hem de çok yönlü dış poılitika arayışlarını hızlandırmıştır. Bu arada bazı çevrelerin ortaya attıkları Avrasyacılık arayışları da duyulmaya başlamış, bu konuda yayınlar çıkmıştır. Ne var ki, bu arayışların bir alternatif teşkil etmesi mevcut koşullarda mümkün değildir. Bunun ilk nedenleri Rusya’nın ama öncelikle İran’ın geçmişindeki ve bugünündeki Türk varlığıyla ilgilidir. İran’da Türkçe konuşan nüfus 40 milyondan az değildir. Bu nedenle Farsiler Türk unsuru üzerinde sürekli bir baskı yürütmekte olup, bu konuda tavizkar davranmaları beklenemez. Bu ülkedeki Türk nüfusun Şii-Farsi hakimiyetine boyun eğmesi karmaşık tarihi olayların ve basiretsizliklerin sonucu olmakla birlikte, durum şimdilik budur ve görünür gelecekteki değişme olanakları üzerinde bir şey söylemek mümkün değildir. Elbette, bu ülkedeki Türklerin ağırlıkla Şii inancında olduğu da unutulmamalıdır. Şiilik İran üzerinden Irak ve Suriye politikalarına da uzanmakta olup, durumu karmaşıklaştırmaktadır. Kaldı ki, Şiilik, İran’a komşu olan diğer ülkelerde, özellikle dost Pakistan’da da önemli bir sorun kaynağıdır. Her iki nedenle de (etnik ve mezhepsel) İran ile açık ve samimi ilişkiler kurulması beklenemez. Şiilik bin yıldır canımızı yakan bir konudur. Alparsan’ın, Fatih’in, Yavuz’un ve sonraki birçok hükümdarımızın büyük sorunu olmuştur. Günümüzde de öyledir.

 

Rusya ise, öncelikte Türklere karşı savaşarak var olmuş, çok sayıda Türkü asimile etmiş, edemediklerine çok zalim baskı uygulamış ve bu varlığı daima sorun yapan bir ülke olup, tarihi reflekslerinin üzerine Soğuk Savaş refleksleri de eklenmiştir. Bununla birlikte, Ruslar diplomasi satrancında oldukça usta olup, birçok hamle ilerisini görerek oynarlar. İhtilalden beri, Batı dünyasına karşı Türkiye’yi yanlarına çekmeye çalışmış olup, günümüz koşullarının bunu kolaylaştırdığını çok iyi değerlendiriyorlar. Buna karşı, Türkiye ile birçok alanda çıkar çatışması içerinde olmaları ilişkileri karmaşıklaştırmaktadır. Hem Rusya, hem de Türkiye’nin komşularıyla sayısız sorun yaşamaları, yakınlaşma olanaklarını artırırken, çatışma konularını da öne çıkarmaktadır. Rusya, Batı ile ilişkilerinde, her halükarda İran’a daha çok güvenir. Hem İran’ı kollamak, hem de kendi doğrudan çıkarları, Esad’ı desteklemeyi sürdüreceklerini gösterir. Şimdi buna Hafter’de eklendi. Rus askeri gücü bu iki ülkede Türkiye’nin fiilen karşısındadır. Öte yandan Rusya da, tıpkı Türkiye gibi, çok yönlü politika yürütmekte, hasımlarıyla ilişkiyi sürdürmektedir. Elbette, daha büyük gücü nedeniyle bunu bizden daha kolay yapabilmektedir. Ancak Baltık’tan başlayarak tüm sınırları boyunca oluşan kuşatmaları zayıflatma çabaları, bize benzer bir diğer yanıdır. Donetz ve Kırım, çözümü belli olan sorunlar olmadığı gibi, Kafkasya’da Ermenistan’a verdiği destek Türkiye ve özellikle de Azerbaycan’ın böğründe birer yaradır. Ve en genelde, Çin ile işbirliğini artırıyor olsa da, bu ülkenin artan baskısını da hissetmektedir.

*

Tüm bu koşullar altında, Türkiye’nin, hala resmen (ve görünüşte) batı ittifakı içinde olmasına rağmen batının saldırgınlağına maruz kaldığı ve ileride de durumun değişmeyeceği kesin gibidir. Batı, kendisine tam anlamıyla teslim olmamış, boyun eğmemiş bir Türkiye’yi kabul edemez. O durumda da parçalama çabalarını hızlandırır. Zaten Türkiye’yi zaafa uğratmak, bölgesel etkisinin artmasını engellemek için her türlü baskı ve saldırıyı yapmaktadır. Buna karşı, Türkiye’nin başka bir ittifak bloku oluşturması veya var olanların içinde yer alması, batıyla ilşkilerini azaltması mümkün değildir. (Elbette, bu Rusya dahil hiçbir ülke için geçerli olamaz.) Ancak, bloklaşma yerine, çok sayıda ülkeyle yakın ve iyi ilişkiler mümkündür ve nitekim elden geldiğince yapılmaktadır. Doğu Asya ve Afrika’da, hatta bir ölçüde Latin Amerika’da küçümsenmeyecek adımlar atılmaktadır. Öte yandan, yakın zamanda oluşturulan BAE, Mısır, Suudi, Yunanistan, İsrail ittifakı ve uzantılarıyla ilişkileri değiştirmek bizim elimizde değildir. Bunların dizginleri ABD’nin elindedir ve zaten onları saldırganlığa iten de başkası değildir.

*

İçinde bulunduğumuz karmaşıklığın kestirme çözümü yoktur, olamaz. Oradan çıkalım buraya girelim, şunu değil bunu yapalım gibi önermeler mahalle kahvesinde yapılan mavra kadar bile değer taşımaz. Zor arazide yürürken bir yön çizmek mutlaka gerekir ama şimdilik esas mesele her adımda doğru yere basmaktır. Güçlendikçe daha uzağa bakabiliriz. En büyük kozumuz binlerce yıllık devlet geleneğimizdir. Nice badireleri bu sayede atlattık, gelecekte de üstesinden geleceğiz. Mustafa Kemal doğru yolu bulmakta daimi yardımcımızdır ama yol rehberi değildir. Orası bize kalmıştır. Her adımda ona bakmak, onu reddetmektir..

*

Bu arada, işbirlikçileri tespit etmek kolay. Bir de sinsi hainler var. Onları bulmak için çok basit bir kuralımız var. Ülkemizin nihai başarısına inamayanlar haindir veya en azından ihanete yatkındır.

Mehmet Tanju Akad
Gerçek Edebiyat

 

Sosyal Medyada Paylaş

author

M. Tanju Akad

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..