1977 Temmuzunda Nasreddin Hoca Şenlikleri’ne çağrılıydım. 4. Uluslararası şenlikte beni de bir karikatür ödülüyle onurlandırmışlardı. O güzel kasabaya, Nasreddin Hoca’nın Akşehiri’ne ilk gidişimdi. Er sabah gün doğduğunda oradaydım. Kendim de “şenlik” adamı olduğum için gözlerimi dört açmış, dikkatle izliyordum bu güzel, aydınlık kasabayı, şenliği konukları… Ülkemiz kültür sanat ortamına, kentsel kültürel hareketliliğine getirdiği kendine özgü rengiyle, toplumsal dağara katkılarıyla bu kültür şenliğini… karikatür yarışmasına katılmış sanatçıları, yurt içinden yurt dışından gelen konukları ilgi ve sevgiyle kucaklayarak.
Aziz Nesin’den Tan Oral’a, Bekir Yıldız’dan Kamil Masaracı’ya, Levent Kırca’dan yerli yabancı pek çok kültür ve sanat insanına… Dünyaca ünlü mizah çizerleri ve yazarlarının da konuk olduğu etkinlikte Ankara Belediye Başkanı değerli kültür ve sanat dostu, Mimar Vedat Dalokay da vardı. Işıklı ışıltılı, parlak bir kültür sanat buluşması, şöleniydi bu… Akşehir gölüne “yoğurt çalma” töreniyle başlayacaktı şenlik. Nasreddin Hoca’yı canlandıran Levent Kırca çömelip de göl kıyısına, yoğurt çalma işine başladığı sıra töreni izleyen Bekir Yıldız’la Tan Oral kendi aralarında şakalaşıyorlardı. Hangisiydi şimdi anımsayamıyorum: Yahu, iyi ki Hoca göle yoğurt çalmaya kalkmış! Tutmamış malum. Ya başka bir şey yapmaya kalksaydı?... Biz de şans mı var, o tutardı işte!… deyince onları öyle kulak arkasından dinleyenler, yoğurdu da yoğurt çalmayı da unutup göle yattılardı gülmekten!...
Öğleden sonra Aziz Nesin “Nasreddin Hoca Mizahı” başlıklı bir konuşma yaptı ki unutulmaz!... Bu çağdaş Nasreddin Hocamızı ilk kez orada, Akşehir’de görecektim. Öyle bir şans ki bu, daha sonra dünyanın en güzel akşamının; yoğun, koygun, esrikleştiren uçsuz bucaksız engin bir mavinin içimize dolacağı Hıdırlık’a (Tepe) Dalokay’ın “makam aracı” siyah Chewrolet’siyle birlikte çıkacaktık. Aziz Nesin’in fırın gibi yanan önkoltukta yarı oturur yarı ayakta duruşunu, o araba içinde kalacak N-esinli takılmalarını da unutmadan tabii…
Aziz Nesin’le ilk tanışmam çocukluğumdadır. Daha Menderes’i taşıyan uçak Londra’da düşmemiş, dananın kuyruğu kopmamıştı. Biz çocuklar sobanın başına üşüşmüş Sorgun’un dağ köylerinden birinde, köy okulunun ev kıldığımız bir sınıfında akşamı yaşıyorduk. Niçin güldüğümüzü bilmeden gülüşüyorduk gaz lambasının silik soluk ışığında. Ya da bizim içimizde bir başka çocuk vardı da, o biliyordu bizim bilmediğimizi, o gülünce biz de gülüyorduk. Öğretmen Babanın kentten (ya da kasabadan) alıp getirdiği Akbaba ile birlikte Aziz Nesin’in çocukluğumuzun fotoğraflarına karışmış o kitabı, “İt Kuyruğu”nu önümüze attığı geceyi çok iyi anımsıyorum. Belki de kitaptan öyküler okumuş da okuduklarımızdan yansıyana gülüyorduk çocuk aklımızla. Kitabı gazeteyi önce bize okuttururdu babam. O gece öyle anılara karıştı gitti, yıllar geçtikçe it kuyruğunu da dana kuyruğunu da öğrenecektik!...
Anımsamaya çalıştığım karlı karanlık kış gecesinden yirmi yıl sonra Akşehir’de, Nasreddin Hoca’nın köyünde kendisiyle görüşmek, bir arada olmak olanağını bulacağım Aziz Nesin’le zaman içinde değişik aralıklarla görüşme şansı bulacaktım. Akşehir’de yaptığı o esinli ve öğretici konuşmasında Nasreddin Hoca fıkralarının olur olmaz dile gelen değil, gerektiği yerde gerektiği zaman söylenen fıkralar olduğunu anlatırken, benim kafama düşen “bulanık saptama”yı da yıllar sonra netleştirecektim. O saptama, akla mantığa aykırı, ya da tam tersine, artık “akıl ve mantık” olmuş akılsızlık ve mantıksızlığın meşrebine uygun işlere niçin “Aziznesinlik işler” dediğimizdi… İt Kuyruğu’nda çocuk karınlarımız ağrıyıncaya kadar bizi güldüren ne ise, bir iş, eylem ya da söyleme “Aziznesinlik” dememiz de aynı toplumsal sayrılıktan, ya da toplumsal sağaltılma gereksinmemizden kaynaklanıyordu. Öyle bitmez tükenmezdi ki “Aziznesinlik” işler, gün geliyor, Aziz Nesin’in kendisi bile “Aziznesinlik” olabiliyordu… Eskiden yeniye öyle “aziznesinlik” bir ülke olacaktık ve Aziz Nesinimiz olmayacaktı!... Olacak şey mi?...
Aziz Nesin, Nasreddin Hoca’nın da dalımızdan bakıp gülümsediğini düşündüğüm bir salonda Hoca’nın gülmecesi üzerine yaptığı konuşmasını şöyle sürdürecekti: Nasreddin Hoca fıkrası, durup dururken “size bir fıkra anlatayım” diye anlatılmaz! Öyle fıkralardır ki Hoca’nın fıkraları, taşı gediğe koymanız gerektiğinde, anlatmadan edemeyeceğiniz bir yer ve zamanda, söylemek istediğinizi bir türlü etkili biçimde sonlayamadığınızı anladığınız noktada kendiliğinden gelir dilinizin ucuna takılıverir. Söyleyeceğinizi en etkili biçimde söylemenizi, ya da sözün çapaklarından arınmış bir vuruculukla karşıya (muhatabınıza) iletmenizi sağlar.
Gülmek için anlatılmaz Nasreddin Hoca fıkrası. Amerikan fıkrası gibi değildir. Gülüş, gülümseme, Hoca’nın fıkrasının sizi düşündürmesinin dudaklarınız ucuna iliştirdiği hoşgörünün bir aynasıdır. Düşünmenin aydınlığında insanı, insan olmayı duyumsadığınız için güler gülümsersiniz. Tasarruflu bir gülmedir deyim yerindeyse bu. Anadolu insanı öyle olur olmaza gülmez. Nasreddin Hoca mizahı da bu yüzden olur olmaza güldürmez…
Hani bilirsiniz, hepimizin evlerinde vardır. Zeytinyağı ve katı yağ tenekelerini içindeki yağ bittiğinde atmayız. Ağzını kıyısını düzeltir, su tası, hamamtası yaparız. Bir de sap takarsak maşrapa olur size. Yıllarca kullanırız, üzerindeki yazı, resim solana, paslanmaya yüz tutana dek. Sonra atar mıyız onları? Hayır! Daha çok işi vardır o tenekenin. Saksı yaparız, çiçek dikeriz şimdi de içine (Ne kadar doğru, sarsıcı bir saptamaydı bu; biz de o ”teneke”den, o “teneke”yle geliyorduk çünkü) İşte böyle bir mizahtır Nasreddin Hoca’nın mizahı. Onda hiç gereksiz yoktur, gereksize yer de… Her yanıyla, her şeyiyle bizdendir, bizim içindir. Hiç hesapta olmayan bir eşikte gerekir, gereklidir, gerekecektir yaşadıkça dolayısıyla. Bunları ve bunları arkalayan şeyler söyledi o gün orada. Hiç unutmadım, not da tutmadım; ya belleğimde yazılı böyle. Bir-iki eski yazıda yine söz ettimdi bu yazın ve yaşam dersinden. Öyle unutulmaz bir fırsat eğitimiydi gerçekten, dinleyen herkesi büyülediydi…
Nerde şimdi zeytinyağı tenekesi, anlayışı… tenden tine biz kendimiz tenekeleştik! Şimdi insanlar ellerinden gelse canlarını taşıyan tenlerini her gün “yapma”sıyla; tenekesiyle değiştirecekler! Çok sonraları, Nasreddin Hoca mizahındaki tutumluluğa zeytinyağı tenekesiyle Anadolu insanının yaşamından getirdiği bu örnekte gizlenen yaşama tavrının onun bütün davranışlarının temeli, ekseni olduğunu öğrenecek, ben de durduğum yerde bir kendim daha olacaktım…
1978’in ilkyazında Çağdaş Nasreddin Hoca’yı bir de “Bektaşi Mizahı” üstüne konuşsun diye Hacıbektaş’a davet etmeyi düşündük. Akşehir Şenliği’nin büyüğü Hacıbektaş Şenliği (1964)’ne Türkiye Yazarlar Sendikası’ndan (TYS) destek istemek için iki arkadaşla birlikte İstanbul’a gittik. Cağaloğlu’nun oralarda bir yerde, minnacık bir kuytu odada Aziz Nesin’i yüzlerini ve duruşlarını bugün gibi anımsadığım yazar ve şairle birlikte iş başında çalışırlarken bulduk. Sözcülük işi bana düştü! O kadar şairi yazarı bir arada görünce dilim tutuldu, bir şeyler söyledim; ama ne söylediğimi unuttum. Yalnız unutmadığım bir şey var ki, Aziz Nesin yaptı yine yapacağını, “Aziznesinlik” bir takılmayla! Şakaydı elbet, hemen, sözünü sonlamadan daha sıcak elini uzattıydı bizlere: “Ben gelemem ya, arkadaşlarımızın yardımcı olmalarını, katkıda bulunmalarını sağlayalım” demişti peşisıra. Kulakları çınlasın Cengiz Abi (Bektaş) bu sorumu üstlenecekti. Sonrası uzun öykü, kimler gelmedi ki bu şenlik ilçesine, hoşgörü bahçesine… Bir anı-anlatı, anımsama-yaşama ansiklopedisi olur…
1989 Ağustosunda, Akşehir’de Dalokay’ın Aziz Abi’ye “tahsis ettiği” özel aracıyla alıp Aziz Nesin’i kasabanın ortasından Hıdırlıktepe’ye birlikte çıktığımız gibi bir yolculuk daha yapacaktık. Esenboğa’da karşılayıp, Hacıbektaş’a götürmeye vardığımızda, havaalanının çıkışında kendisini beklerken, İstanbul’da TYS’nin küçücük toplantı odasında ki telaş elimi ayağımı estiriyordu yine… O sıra aklıma düşen, geçirdiği bir ameliyat sonrası geldiği Başkentin eski otogarında otobüs bekleyen “Kütahya yolcusu”nu; yolcular içinde bir yolcu gibi durup dikelmiş o yalnız adamın fotoğrafını ise ancak belleğin bilgisayarında saklayabiliyorum! Ayaküstü hal hatır edip ayrıldığımız –biz de bir yere gidiyorduk herhal- Gogol’ün “Palto” öyküsündeki adamı anımsatan adamın resmini!...
Tekrar dönersek havaalanına, İstanbul Pera Palas’ta beş büyük kültür ve sanat insanıyla ortaklaşa yaptıkları simgesel açlık grevinden yeni çıkmıştı Aziz Abi. Mina Urgan, Mehmet Ali Aybar, Rasih Nuri İleri ve Emil Galip Sandalcı’yla birlikte. Cezaevlerindeki koşulları protesto için açlık orucuna duran genç tutuklu ve hükümlülerin onur ve sağlıklarının korunmasına kamuoyunun dikkatini çekmek için. İstanbul’dan Nusret başta, oradaki arkadaşlar kendisine eşlik edip uçağa bindireceklerdi. Sonra da bize emanetti Aziz Abi! Bindik Esenboğa’dan Sevgili Atilla Tarman’ın bu yolculuğa özgülediği arabasına, unutulmaz bir serüvenle dura kalka Hacıbektaş’a vardık. Kadir de (Paksoy) ilk kez Hacıbektaş’a gidecekti bizimle. Yazdı sonra bu yolculuğu (Hacı Bektaş’la Olmak). Onun nasıl alçakgönüllü, yüzü yerde bir derviş doğalı insan olduğunu o yolculukta ve konuklukta daha yakından yaşayarak görüp duydum. Ertesi gün hep yapageldiği gibi aydırıp aydınlatan bir konuşma ardından kitaplarını imzaladı minik okurlarına, içindeki çocuğu unutmamış büyük okurlarına. O çocuklarla imza masası başında tansıklı bir sevgiyle yüzyüze bakıştıklarını nasıl unutabilirim… Evet! Plastik kaplar çıkalı kimseler zeytinyağı tenekesine çiçek ekmiyordu. Dahası, çocuk gülüşlerini soldurmak için birileri başka kaplara başka bitkiler ekiyordu. İnsanı ve insanlığı plastikleştirmek için seferber olunan günlerdeydi. İşte, Aziz Nesin de o gün orada 90’ların Türkiyesi’ni haber veren bir konuşma yapacaktı…
Akşehir’deki konuşması Nasreddin Hoca mizahının toplumsal yapısı dokusu, kökü toprağı; akanda duran, duranda devinen özü üstüneydi. Hacıbektaş’taki konuşması ise suların sade köprülerin altından değil, üstünden de aktığı bir süreçte toplumsal politik yapının kimyasını irdeleyip işleyecekti. Aklın ve yüreğin kardeşliğiyle, Hacıbektaş toprağından Pir Sultan toprağına ses verir el uzatırken karanlığın ve karanlıkçılığın üfleyip harlayacağı Sivas karayangını kimin aklına gelirdi!... “Merdivende Üç Şair”in; Metin Altıok’un, Behçet Aysan’ın, Uğur Kaynar’ın… o, insanın insanlaşması savaşımı sürdükçe unutulmayacak karedeki fotoğraflarıyla, kendisinin alevler arasından itfaiye merdiveniyle indirilirken toplumsal tarihin belleğine düşen fotoğrafına… Anımsadıkça utandığımız, o trajedyaları aratmaz sahneler birbiri içine geçecekti. Sokrates’ten, G. Bruno’ya, Pir Sultan’dan Bedreddin’e, Nâzım’dan Aziz Nesin’e ve günümüze... Evet! Yaşadığı sürece hep öteki için, yurdu ve yurdun geleceği çocuklar için çalışan Aziz Abi yazdıklarına karıştı, ama eşzamanlı insanın ve insanlığın; insan olmanın insan kalmanın büyük mirasının kalbine de gömülerek. Sonunu öğrenemeyeceği yaşam öyküsünün son durağında sonsuza ırayarak dünyamızdan… Orada uzandığı ışıklı sedirden bakıyor olmalı şimdi bize: hep soluk soluğa yazıp yaşamanın yorgunluğundan artık yıkanmış kalemiyle…
Uğur Mumcu’ya selam olsun! “Bir Pulsuz Dilekçe”den “Aydınlar Dilekçesi”ne, 12 Mart 1971’den 12 Eylül 1980’e, 1977’den 1989’a; ordudan mahkeme kararıyla tard’edilmiş Teğmen Mehmet Nusret’ten (Aziz Nesin) “Sakıncalı Piyade”ye; Akşehir’den Hacıbektaş’a, Nasreddin Hoca’dan Bektaşi Babasına, Marko Paşa’dan “Malûm Paşa”ya… 1977 Mayısında yayımlanmıştı Sakıncalı Piyade. Önsöz’ünü de Aziz Nesin yazmıştı. “Kendi yazdıklarıma gülemem, ama senin yazdıklarını acı acı gülerek okudum.” Diyordu. Yayımlanır yayımlanmaz almış cebime koymuştum bu görkemli yapıtını Mumcu’nun. Kitap cebimde yine aynı ay içinde Çağdaş Sahne’de Uğur Mumcu’nun “Suçlular ve Güçlüler”in ipliğini pazara çıkaran konuşmasını izlemiştim. Ustası Aziz Nesin’in kulaklarını çınlatan bir atkısı ve çözgüsü vardı o konuşmasının da. Olaylar ve olgularla, görünen görünmeyen özneleriyle dünü güne, an’ı yarına bağlayan yüklü bir tarih ve toplum kesitiydi önümüze serdiği... Birbirini tanımlayıp tümleyen bütün bu tarihsel kerteriz noktaları hızla bellekten bilince ağınca şimdi, hiç şaşırmadım güncelde yaşanagidene yazılagidene… Mumcuların, Aksoyların… canları pahasına, atı alan Üsküdar’ı geçmeden önce haber verdiklerini vaktinde gör(e)meyen toplumun geleceği yerdi durduğumuz yer… Bugün aynı eşikten bakınca bu fotoğraflara, Aziz Nesin’in başı milat sonu milat yazısı ve yaşamı, 1946’dan 2016’ya içinden geçip geldiğimiz yolun yolculuğun bitmemiş öyküsü gibi duruyor belleğin yol haritasında. Hele yine basının, gazete ve gazetecilerin hedef tahtasına konuldukları bir güncellikte!...
“Fotoğraf” fotoğrafı çağırıyor!... 1986 Eylülü’nde Atatürk’ün vasiyeti çiğnenerek, kendi olmaktan çıkarılan Türk Dil Kurumu’nun son yönetimince o yılki Dil Bayramı’nda düzenlenen imza etkinliğine destek veren aydın ve yazarlar arasındaydı Aziz Abi de. Biz ona babamız yaşında da olsa hep böyle seslendik. O da benimsedi bu seslenişimizi, kızmazdı bize. Kalemine ilkçağlardan günümüze tüm savaşımcı kalemlerin mürekkebi çekili olsa da, o yüzü yerde Yunus soyundan bir adamdı. O gün (26 Eylül 1986) Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde fotoğraflarını çektim yine. O etkinlik için özel olarak yayımlandığını anımsadığım kitabı imzalattım tüm katılımcılarla birlikte kendisine de. Kalemin ve kağıdın aydınlığında bir görkemli Dil düşünsel tanıklık belgesi gibi yarınlara… Kimler yoktu ki o gün orada! Tümü de yayımlanan o ortak kitabı imzayla 12 Eylülcü takımının Dil’den düşünceye toplumu zincire vurma çabasına, milleti memleketi aklını peynir ekmekle yemeye çağrısına karşı çıkacaklardı.
Aziz Nesin’den İlhan Selçuk’a, Mehmed Kemal’den Cahit Külebi’ye, Türk Dil Kurumu’nun son başkanı Şerafettin Turan’dan Ali Püsküllüoğlu’na, Sami Karaören’den Mehmet Aydın’a, Mustafa Canpolat’tan Emin Özdemir’e Sevgi Özel’den Jülide Gülizar’a, Haldun Özen’e… Şimdi Mülkiyeliler’in bahçesinde çektiğim fotoğraflara bakarken Ankara Sanat Tiyatrosu’nda (1990) 75. Yaşı kucaklaşmasından yansıyan fotoğrafını anımsadım, çalışmaktan yaşlanmaya zaman bulamayan Adam’ın... Zeynep Oral’la sevimli ve sevinçli bir akşam yaşatmışlardı okurlarına, sevip sayanlarına…
Yıllar sonra yüzüncü yaşı anısına Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde açılan o “Ömrüne Sığmayan Adam: AZİZ NESİN (1915-2015) Yazılmamış Yaşam Öyküsü” adıyla açılan görkemli sergiyi gezince bir kez daha düşündüm: Yazdıklarına gömülmesini vasiyet eden, “ömrüne sığmayan adam”ın adı ve anısına düzenlenen bu seyyar müze sergi benim için bir “milat” oldu! Ta “İt Kuyruğu’nu kucağımıza aldığımız o karlı kışlı köy gecesinden şu ana bellekte ve bilinçte yer etmiş büyük yazarın “Aziz” imgesini ve bize bıraktığı insanlık emanetinin (yazı ve yapıtlarıyla birlikte kişisel terekesinin) anlamını daha bir berkitip bütünledi o yoğun emek işi seyyar müze sergi... Kendisi de vaktinde yazdığı gibi, ta 1972’de kurduğu –iyi ki kurmuş, kurumsallaştırmış sağlığında- bu etkinliğin de anası ve doğası olan Nesin Vakfı da temelde “canlı bir müze”dir, yaşayan bir müze kurumdur. O kaynaktan çıkan bu tarihsel kültürel seyyar müze sergiyi Başkentte kucaklamak ise dünü anımsayıp anlamak olduğu kadar; yarını, yarınları kucaklamaktı eşzamanlı. Düzenlenişinden grafik tasarımına, seçiminden sunumuna ancak böyle bir düzenleme ve çerçeveleme o büyük adamın adı ve anısına yakışırdı. Kitaptan sergiye, sergiden sergi tanıtım kitabına, düşünenine tasarlayanına, uygulayıp gerçekleştirenlerine; sergiye ev sahipliği yapan Çankaya Belediyesi’ne içten bir teşekkür borcumuz var. Tarih adına, toplum adına, kültür sanat adına, yaşam ve insan adına kutlayarak bu görkemli imeceyi…
O serginin hemen giriş eşiğinde insanı bulunduğu yerden alıp insanca olanın kıyılarına savuran yangılı yaralı bir “yarına mektup” var Aziz Nesin’den. Onun, yazdıklarına gömülmesini vasiyet eden bu insani toplumsal seçiminin arkaalanını daha bir somut ve sarsıcı dille anlatan yazınsal yaşamsal bir yol anıtı gibi. Şöyle diyordu o mektupta Aziz Nesin:
“Ölülerimize gömüt yaptırmak ve gömütlerini ziyaret etmekten yana olanlara bir sorum olacak: En yakın ölmüşlerinizden kalmış, küçük ve ayrıntılı, özdeksel değeri olmayıp tinsel değeri olan andaçları saklıyor musunuz? Ve zaman zaman onlarla yakınlık kuruyor musunuz? Örneğin neler? Onlardan kalan ve onlara gelmiş mektuplar, not defterleri, küçük hesap pusulaları, kullandıkları ve artık kimsenin kullanmayacağı gözlükler, değişik kalemleri (kurşunkalem, dolmakalem, tükenmez vb.), fotoğraflar, (zamanın rengini vurduğu) kimi yerlerine notlar düştükleri okudukları kitaplar, gazeteler, dergiler, mendilleri, hatta giysileri filan, kullanılmış eski para cüzdanları ve keseleri, çakmakları, ağızlıkları, pipoları, cıgara ve tütün tabakaları, kol düğmeleri, hokkaları, bardakları, fincanları (hatta kırık da olsalar), bastonları, gizli anı defterleri ya da günceleri, her biri öleninizden çok değerli anılar taşıyan bunlar ve bunlar gibi kalıt andaçları saklıyor, koruyor musunuz? Sonra da zaman zaman bu andaçlarla ilişkiye girip sevgili ölmüşünüzü anıyor musunuz ve bundan başka o ölmüşlerinizi tanımayan yada anımsamayan ev insanlarına da onları anlatıyor musunuz, anılarıyla, gülütleriyle, yaşamlarıyla, öyküleriyle… Hayır, bunları yaptığınızı hiç sanmıyorum. Çünkü bunlar zor iş, bir gömüt yaptırıp zaman zaman da (esince) o gömüte çiçek bırakmak gibi kolay değil…
Söylediğim andaçlar küçücük evimizi boşuna dolduran, toz yuvası ve değersiz öyle kıvır zıvırlardır ki, bunların sahibi ölür ölmez, daha haftasına kalmadan hepsi evden atılıp ev ferahlığa kavuşacaktır. Öyle değil mi? Ama gömüt yaptırmak öyle değil. Parasal gücümüze göre yaptırırız bir gömüt, oh, kurtuluruz saygı zorluklarından… Bana kalırsa –belki her zamanki gibi her şeyin arkayüzündeki kötülükleri görmeye alışık olduğumdan- gömüt yaptırmak ölümüze saygı değil, hem gerçek saygıdan kaçış, hem gizli bir gösteriş, hem de bencilliğimizdir.” (Aziz Nesin Sergisi için hazırlanmış kitapçıktan, Ömrüne Sığmayan Adam: Aziz Nesin 1915-2015 adlı kitaptan seçme).
Aziz Nesin, Aziz Abi sen çok yaşa!... Ta 1978’de Milliyet Sanat Dergisi’nde Satı Erişen Öğretmenimiz yazmıştı. Aynı toplumsal kültürel sayrılığımızı kitaplar üzerinden irdeleyen bir yazısında. Senin çok özlüce anlattığın bu kendi kendimizden, özümüzden kaçışımızı iğneliyor irdeliyordu sarsıcı bir örgüyle: “Bizde” diyordu, “Bir insan öldü mü, ayakkabısından, terliğinden önce kitapları kapı dışına konulur!...” Sen, yaşarken bu kısır döngüyü kırdın. Erişen Öğretmen’in o yazısıyla senin yazıdan yansıyan kültürel toplumsal fotoğrafımız öyle benzeşiyor ki, yıllar sonra madalyonun tersi ve yüzü gibi buluşuyorlar toplumsal bellekte. Akşehir Hıdırlıktepe’deki büyük masada saatlerin akşama durduğu bir eşikte derinmaviyi soluya soluya otururken, kendi kendisine “Sen Nesin?” diye soran Adamla düşündümdü: Hoca’nın gömütü bahçesi duvarsız, ya kapısı niçin kilitli diye… Şimdi onca yıl sonra, yazdıklarına gömülen Aziz Nesin’i, bu sergi girişindeki “veda ve vefa” yazısıyla birlikte anımsayınca, Nasreddin Hoca’nın duvarsız gömütü kapısına vurulu kilit de eşzamanlı olarak açılmış olmalı dedim. Aziznesinlik bir vargı olsa da…
Sen yaşarken senden kaçanlar, seni ve eserini insandan, hayatın toprağından uzak tutmak için seferber olanlar dizlerini dövsünler. Her şeyden kaçabiliriz belki, ama senin terekenden, kitaplarından kaçmak için önce aklımızı kaçırmak gerektiğini en büyük öğretmen hayat bize öğretti. Senden ve eserinden kaçmak, insanın kendisinden kendi özünden kaçması demektir yaşayarak öğrendik. Sırrı Akıncı’ya Hüseyin Batuhan’a adlarına anılarına selam olsun, Cumhuriyet’teki yazılarıyla İ. Ö. işaret ettilerdi bu “şeytan üçgeni”ne!... Hayatın suyunu bulandırıp toprağını kirlettikçe malûm ve malûl cephe, güneşini perdeledikçe ömrümüzün o “ üçlü ittifak” (oportünizm, obskürantizm, otoriteryanizm); Sen, yazdıkların inadına ışıyor, yardımımıza koşuyorsunuz yine. Sırtımızın duvara değdiği yerde duvarı devirecek esinli ve etkili bir yaşama gücüne dönüşerek bellekte ve bilinçte… “Kendimden sonraki kendimi merak ediyorum” diyordun. İşte kendinden sonraki kendindesin; bizdesin, bizimlesin, içimizdesin. Belleğimizde ve bilincimizdesin…
(8 Kasım 2016, Ankara)
ÜMİT SARIASLAN
GERCEKEDEBİYAT.COM
YORUMLAR