Sabahtan akşama, geceden gündüze solculuk, muhaliflik pozu kesen ancak piyasanın “edebiyat” ve “okur” taleplerini karşılayarak hem edebiyatımıza hem geçmişimize hem de devrimciliğimize ihanet ve hatta küfür eden ve ceplerini dolduran ekseriyetle kirli sakallı, az uzun saçlı, koyu renk giysiler giyen, bok, sik, am, göt, koyma, düzme ve türevi sözcükler kullanınca kendini underground yazar zanneden, kadınsa yarım yamalak öğrendiği liberal feminizm sayıklamalarıyla dolu sayfa işgalleriyle kağıt israfına sebep olan bir tuhaf güruh, üç dört senedir ot çöp kafa kol fil ayı eşek gibi isimlerle çıkardıkları dergilerden devşirdikleri popülerlikleri ile istemesek de kendilerini bize satıyorlar, malum; biz de buna maruz kalıyoruz, maalesef.

Bunlarla ilgili teorik, biçimsel, politik, edebi birkaç eleştiri yazısı yayınlandı çeşitli yerlerde. Ne kadar istiyorsam da bu topa giremedim.

Çünkü bilinir, istenir olana saldırı, bu ülkede kıskançlıktan kaynaklanıyor. Ot dergisinde sayfa kapabilse, sevinç delisi olacak adam, Ot dergisine söverek kendini tatmin ediyor. Bu tipler, Chp’ye küfretmeyi marifet sayan ancak kendisine olanak sunulsa, Chp’de vekil danışmanı olmak için aklını kaybedecek bizim sosyalist çocuklara benziyor.

Her ne ise, fakat, artık iki çift laf da benim etmem gerekiyor. Çünkü, başlarken bahsettiğim güruhun bazen içinde bazen yanında bazen yöresinde bulunarak, şair-yazar diye parlatılan bir adam, geçen hafta hem on liramı aldı hem de geçici olarak aklımı. Utandım. Kitap yakmanın faşistlik olmayacağını düşündüm. Üzüldüm. İzlanda’ya iltica etmek istedim. Midem bulandı. Uykum kaçtı. Obsesyonlarım geri döndü. Yazar olmanın dayanılmaz hafifliğini sezdim ve ben bunu beceremediğimden, yani hem yazar hem de hiçbir şey olamadığımdan bu hayatta, aynalara yumruk atmak istedim.

Hangi günahın bedeliydi benim yaşadıklarım, kimden ne ah almıştım ki? Okumayı, yazmayı seviyor olmamız, böyle bir cezayı mı gerektirirdi illa ki hiç mi iyi halimiz yoktu bizim? TC Anayasası’nın en güncel basımı olan kitapçığı alıp çıkacaktım hâlbuki kitapçıdan, yazar kasanın dibine istiflenmiş Yolun Başı adlı Ali Lidar’ın son kitabını da alma gafletine nasıl düştüm?

Ortalama bir eleştiri yazısında, eleştirilecek yazar veya şairin kim olduğuna asgari oranda değinilir, adettir. Ancak söz konusu eleştirilen Oscar Wilde olmadığından, özetle yetinmek sanırım doğru olacaktır.

Ali Lidar, ne şekilde hayatımıza girdi, tam bilemiyorum. Tahminimce, Yotube’da çok tıklanıp televizyon kanallarındaki eğlence programlarına davet edilen ve uyanık bir yapımcının desteğiyle albüm çıkaran genç yetenekler misali; geceleri çakırkeyif durumda karaladığı yazı ve şiirleri, şeyleri demek daha makul bence, sağda solda yayınlayıp yeni tanıştığı kızlara boş bir insan olmadığını kanıtlamak derdindeyken, muhtemelen eşin dostun ya da dergi gazete piyasasında olan bir tanıdığın yardımı ve vesilesi ile kendini tanıtmaya başlayıp sonra bir anda çöp edebiyatının baş tacı edildiği Gezi isyanının hemen öncesi ve hemen sonrası dönemde, oyuna son beş dakika kala girip de arada bir gol atan; ama bundan başka hiçbir meziyeti olmayan yeteneksiz forvetler gibi hak etmediği bir şöhrete kavuştu.

Sosyal medya hesaplarında ve şiir ve yazılarında durmadan anlattığı üzere, kendisi Eskişehir’de anne ve babası ile yaşayan, bekâr bir öğretmen.

Yaşı kırka yaklaşıyor. Akşamları, evine yakın bir parkta içip evine dönüyor ve eşi benzeri olmayan güzel eserler üretiyor. Facebook’ta paylaştığı herhangi bir ileti, beş dakikada binlerce takipçisince like’lanıyor. Eski sevgililerinden bahsetmeye bayılıyor. Beşiktaş, eski solculuk, şarap muhabbetini çok seviyor. Aslen Zaza imiş. Günde beş vakit Dük olduğunu vazediyor. Yeter.

Hazır sular çeşmeler musluklar akıyorken kapı kacağı testiyi küpü dolduralım, diye düşündüğünden olacak, Ali Lidar’ın müsvedde denilmeyi bile hak etmeyecek çiziktirmeleri, seri biçimde kitap haline getiriliyor. Bunu yapan da herhangi bir yayınevi falan değil yani. Jack London kitapları da buradan çıkıyor. Yazık.

İkinci olarak, ortalama bir eleştiri yazısında, eserin içeriği kabaca da olsa, çeşitli açılardan irdelenir. Örneğin şiir söz konusu ise, şiirin şekli, içeriği, bağlamı; şairin dili kullanma tarzı, amacı, politik görüşü tahlil edilir. Ben de böyle yapmayı çok isterdim.

Ancak, ne yazıyı çok fazla uzatıp gözlerimi yormaya ne de bu yazıyı okuma zahmetine katlananların vaktini almaya niyetim var.

Şiir, bana kalırsa, edebiyatın ve hatta tüm sanatların en estetik ve ince işidir. Düzyazı, büyük ve görkemli bir bina inşa etmek kadar zor ve zahmetlidir, kabul; ancak şiir, bir mermer kütlesinden, genç ve çekici bir kadının biçimli vücudunu neredeyse tüm hatlarına varana dek yaratan bir heykeltıraşın eserlerindeki zarafettir. Hele ki bizimki gibi güzel bir dilde yazılmışsa.

Düşünün bir, Nazım Hikmet olmasaydı, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Cemal Süreya, Metin Eloğlu, Ahmet Telli, Şükrü Erbaş olmasaydı bu topraklarda aşk ve devrim bu kadar güzel olur muydu?

Tabii şunu eklemek şart, herkes bu konuda bu ustalar kadar yetenekli olmayabilir, ki zaten olamaz, bu kadar yetenekli olmayanlar şiir yazmasın gibi bir şey de söz konusu değil elbette; ancak, siz meyilli manasına gelen meyyal sözcüğünü, meyyalli diye yazıyorsanız, (Ulan Word’de bile meyyalli yazınca yanlış yazdınız diye uyarı çıkıyor!) mütevazı sözcüğünü mütevazi diye biliyorsanız, başarısız bir intihar girişimi cümlesini, intihar girişim düzeyinde kalmışsa zaten başarısızdır, diye düşünmeden kuruyorsanız, üstüne bir de çok satan olup şair-yazar mertebesine yükseltiliyorsanız, eh, müsaade buyurun, biz de iki kelime edebilelim.

Bir an evvel, Ali Lidar’ın eşsiz şiirlerinden eşsiz dizeleri aktarmak istiyorum, ki herkes bu edebi zevke ortak olsun. Başlıyoruz:

“Fişimi çekmeyi unuttular / O yüzden küçük kırmızı ışığım hep yanık”

“Kurduğum bütün hayaller tek tek elimde patladı”

“İsyan etmiyorum tamam da / Olmadı be Tanrı’m”

“Tasolarım vardı benim bir de hayal kırıklıklarım”

“Medeniyet dediğin çok faktörlü güneş kremi”

“Bavulu falan siktir et arkadaşlarında kalsın”

“En çok sakin ol diyenlere uyuz oluyorum bu ara”

“Ciddi bir çarmıh bulsam komplemizle gerilirim”

“Allah büyük gerisi tıraş, neyse hayırlısı o olsun”

“Kalbe dokunan şeylerle taşak geçen herkesin / Nuri Alço girsin rüyasına gazozlara gelsinler”

“İş makinaları mı iş makineleri mi bilmiyorum / Allah belanı versin TDK!”

“Bana güzel bir şey söyle yoksa ben / Moralsiz bir kirpi kadar tehlikeli olurum”

“Kedilerine trip yap artık derdini ev arkadaşlarına anlat”

“Kafiye kasıyorum Gürkan abim görse ne güler”

“Karpuz kamyoncusu abi birinin eniştesi”

“Kutuplarda antilop terbiyecisi kadar yoğunum”

“Sen önce bir abdest al bunları sonra konuşuruz”

“Bütün o belediyeler full mesai çalışırken”

“Sınav elimde patladı kalakaldım böyle haliyle”

Şimdi soruyorum, Ali Lidar neyin düküdür, kimin düküdür? Cevaplıyorum: Ali Lidar; kralı Ahmet Altan, kraliçesi Elif Şafak, prensi Tuna Kiremitçi, prensesi Sinem Sal olan Türk edebiyatının düküdür.

Y kuşağı denilen, on tane dünya klasiği okumadan üniversiteyi bitiren kayıp gençlerin düküdür.

Yüzlerce binlerce, yetenekli genç yazar adayına bir şans vermeyi dahi düşünmeyecek yayınevi patronlarının, editörlerinin düküdür.

Ve bu dük, yoldaşı olan diğer simsar yazıcı tayfası gibi, sanıldığının aksine looser falan değil, kitabını satın alan genç çocukların telife dönüşen harçlıklarıyla içebildiği viskilerin şişelerinin fotoğrafını çekip yayınlayan bir lüzumsuz adamdır.

Kendisini eleştirmek hıyanetine girişecek kıskanç pislik yeteneksiz kişilere yanıtını da kitabında çoktan vermiştir:

“Satmıyor kitapları canı çok sıkkın / Sıkma bana ey münekkit!”

Ehli kitap olmadığımdan alınmıyorum. Ancak, şu cahil cesareti ve yeteneksizlikle bile şair ve yazar kabul edilen Ali Lidar kadar olamayan biz’ler adına da, isyan etmek faydasız, sadece utanıyorum.

Hepsi bu kadar.ahmet yıldız
 
Alp Giray
GERCEKEDEBİYAT.COM

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)