Atatürk’ün yüzü Batı’ya dönüktü ama bir Batı hayranı Batı budalası değildi!
Atatürk’ün dil ve tarih tezleri daha Atatürk ölmeden yoğun saldırılara ve sabotajlara maruz kaldı. Atatürk ölmeden gömülmeye başlayan bu tezlerin ve çalışmaların üstüne o ölür ölmez son topraklar atıldı. Neden? Kaan Arslanoğlu insanbu.com adlı sitesinde 'Atatürk’ün yüzü öncelikle Batı’ya dönüktü am...
Onun amacı bağımsız bir ülke ve ulus yaratmak ve bu millet ve ülkeyi önce Batı uygarlığı düzeyine çıkarmak, sonra da bu düzeyi aşarak zirveye çıkarmaktı. Pek çok konuşma ve eyleminde hedefini açık biçimde ifade ediyordu. Atatürk bizde özellikle bilim, teknik ve sanat alanında yüz yıllar içinde oluşmuş aşağılık duygusunu hızla ortadan kaldırıyordu. Ama çevresinde az sayıda nitelikli insana karşın çok sayıda vasat kafa kaynıyordu. Bunların da büyük çoğunluğu Batıcıydı. Batı işbirlikçisiydi. Mustafa Kemal’in meydan okuyan büyük (makro) hedeflerinden rahatsızlık duyuyorlardı. Daha doğrusu işbirliği ettikleri Batı’nın siyasileri ve ideologları bu rahatsızlığı sürekli kulaklarına fısıldıyordu. Atatürk’ün dil ve tarih tezlerinden, bunlar aşırı ve ırkçı kuramlar oldukları için vazgeçilmedi. Bu külliyen yalandır, olguyu tam tersinden okumaktır. Atatürk önce sağlam bir ulus yaratmak istiyordu ve bu yüzden o ulusun teorisini geliştiriyordu. Bu kuramda aşırı milliyetçi ögeler güçlüydü, ancak bu hem dönemin genel özelliğinden hem de yanlış gitmiş bir şeyleri düzeltirken demiri fazla bükme gereğinden kaynaklanıyordu. O ölür ölmez tezleri depolara kilitlendi, ama tedrisata konulan yeni dil ve tarih bilgileri çok daha aşırı milliyetçi, hatta ırkçıydı. Yani sorun ırkçılıkta falan değildi. Atatürk aşırı milliyetçilere fazla sempati duymadı, ne ki ırkçılara duysun. Ama sonrasındaki bazı politikacılar ve kanaat önderleri açıkça Alman işbirlikçisi, İngiliz işbirlikçisi ve ırkçıydılar. Sorun ülkenin ve Türk kültürünün bağımsızlığı, yüksek hedefleri sorunuydu ve katlanılamayan oydu. Bugün de bu tezlerden bahsettiğinizde neredeyse her kesimden hakaret işitmeniz aynı köke dayanır ve rastlantı değildir. Atatürk’ün bu kuram ve çalışmalarda zayıf tarafları neydi, Batı kafalılar nerelerden girerek sabotaj yapma imkanları buldular ve o ölür ölmez nasıl kolaylıkla zaferlerini ilan ettiler? Biz iki kitap çalışmamızla bu sorunu dil ağırlıklı olarak, ama tarihe de girerek enine boyuna ele aldık. İlki “Eleştirel Bakışla Güneş-Dil Kuramı ve İlk Güneş-Dil Sözlüğü” ikincisi Radloff Sözlüğü’nden Çıkan Bulgulara Göre: Batı Dillerinin Kökündeki Güçlü Türkçe”. Atatürk çok sıkı ve dikkatli bir okur olarak Batı kaynaklı literatürde Türk tarihi hakkında derin bir bilgiye ulaşmıştı. Sezgileri de çok güçlüydü. Bilgi ve sezgiyi birleştirerek Türk tarihi konusunda bugün çok değişik dallardaki bilim insanlarınca artık çok daha net gösterilen sonuçlara varmıştı. Yukarıda belirttiğimiz gibi bunlarda gerek ideolojik aşırı bakıştan, gerekse dönemin yetersiz bilgi birikiminden kaynaklı bazı hatalar bulunabilir. Ama temel başlangıç noktası olarak doğruydular. Dil kuramına gelince. Atatürk Güneş-Dil kuramını geliştirdi ve savundu. Bu işte başlangıçta ve ilerleyen zamanlarda ona bazı uzmanlar yardım etti. Muhakkak Atatürk’ün de bunda hatası vardı, ama dil kuramının ana tezi, özü doğru, yöntem ise adeta sabotaj gibi yanlış ve bilim dışıydı. Şöyle ki: Basit ve doğrudan yoldan Batı dillerinin kökündeki Türkçe dilbilim kurallarına göre işleneceği yerde (ki bunun alt yapısı için çok ciddi ve değerli çalışmalar yapılmıştır aynı dönemde) sözcüklerin harflerini yeniden diz, uydur, kes-yapıştır, tüm Batılı sözcükleri Türkçe sözcüklere benzetme yöntemine gidildi. Bu yöntem ANAGRAM yöntemiydi ve bu bilimdışı yaklaşımla elbette Batılı tüm sözcükleri Türkçe yapabiliyordunuz. Hani patikada ayaklarınla yürümek varken (biraz daha yorucu belki) ne idüğü belirsiz bir yabancının verdiği (belki de kasıtlı olarak) yamuk kaydırağa neden binersin? Güneş-Dil çalışmalarını içten çıkmaza sokan ölümcül hata da buydu. Ve biz bu kitaplarda çok sayıda örnek üzerinden konuyu geniş biçimde anlattık. Güneş-Dil’den önce de sonra da dünyaca kabul edilen basit bilimsel yöntemle (bundan az ya da çok saparak) konuyu araştıran ve kitap yazan çok sayıda yazar var. Bizim bu iki kitapla yaptığımız bunları birleştirmek, kendi bulgularımızı eklemek ve bilimsel yöntemi netleştirerek çalışmamızın her adımında o yöntemden ayrılmamaya çalışmaktır. Basit ve düz diyoruz, ama o kadar da basit değil, bazı karmaşık noktaları da var, çok emek ve deneyim istiyor işin hamallığı… BİR- İki dil arasında ortaklığın kanıtlanması için gramerin aynı olması gerekir, diyor bazı dil bilimciler. Bu yanlış. Nitekim bazı uzmanlar bunu kabul etmiyor. Kaldı ki Türkçenin grameri ile birçok Batı dilinin gramerinde bazı ortak noktalar var. En başta Latinceyle. Bizden önce birileri bunları yazmış. Onları topladık, geliştirmeye çalıştık. Birinci derecede kanıttır bunlar. İKİ- Sözcük ön ve son ekleri bir çeşit gramer olarak kabul edilebilir, yarı gramerdir işin uzmanlarına göre. Başka deyişle ikinci derecede kanıt. Biz kitaplarda çok sayıda örtüşmeyi gösterdik. Hiçbir başka çalışma yapmasak bile bu Batı dilleriyle Türkçenin kök ortaklığını kanıtlardı. ÜÇ- Temel, eski sözcüklerde (son birkaç yüzyılda ya da 500-600 yıl önce ödünç alınmış sözcükler dışta tutularak) 40-50 ortak sözcük bulunması bile iki dilin bir yerde ortaklaştığını gösterir, der bazı bilim insanları. Biz ortaklığı kanıtlamıyoruz yalnızca, 40-50 değil yüzlerce temel (kök) sözcük göstererek (bunlardan türetilenlerle binlerce ortak sözcüğe ulaşıyoruz) Türkçenin kök bir dil olduğunu kanıtlıyoruz. Batı dilleri ile kökten akraba olduğunu gösteriyoruz. Madde A- Türkçe sözcük ile, diyelim İngilizce sözcük anlam ve ses olarak örtüşecek. Anlam örtüşmesi bazen tam örtüşme oluyor (en isteneni bu), bazen yandan veya ikincil anlamlarıyla, kavram benzerliği ile oluyor, bazen aynı kavramın tam tersi anlamda karşımıza çıkabiliyor. Ses benzerliği bazen iki sözcüğün neredeyse tüm harflerinin benzerliği şeklinde önümüze çıkıyor, bazen sadece sessiz harflerinin aynılığı, bazense sadece iki harfin, hatta sözcüğün melodisinin benzerliği... Tabii örtüşme ne kadar fazla ise kanıt değeri o kadar güçlü değerleniyor. Az ise tabii tartışmalara yol açıyor, ses geçişleri kuralları ve benzeri örneklerin her iki dilden karşılaştırılması devreye giriyor. Görece daha zor bir konu, ama bazı kuralları bu sayede sorgulama ve yenilerini ileri sürme imkanı doğuyor. Madde B- Karşılaştırılan Türkçe sözcük her şeyden önce Türkçe olmalı. Dilimize geçmiş bariz Fars, Arap ya da Batı kökenli sözcükler tümüyle kapsam dışı. Türkçe sözcüğün gerçek Türkçe sözcük olduğunun saptanması için en eski Türkçe kaynaklara, sözlüklere ve etimoloji sözlüklerine, Türkçe halk ağzı derleme sözlüklerine ve eski Avrasya Türk lehçeleri sözlüklerine bakılıyor. Yine de bir sözcüğün hangi dil kökenli olduğu tartışmalıysa “hangi dilde daha çok yaşıyor, hangi dilde o dilden daha fazla sözcük türetilmiş ve hangi dilde benzeri sözcükler daha fazla” kuralına başvurularak araştırılıyor. Madde C- Yabancı sözcük anlam ve fonetik olarak benzer görülse bile onun yabancı kaynaklardaki etimolojisi araştırılıyor. En sık karşılaşılan benzetme yanlışı: Ön veya son ekleri göz önünde bulundurmadan benzetme yapmak. Tamamen hatalı sonuçlar veriyor. Yabancı etimolik sözlükleri gözden geçirmek bugün yaşayan dillerde benzer olmayan bazı köklerin sürpriz ortaklıklarını görmemizi sağlıyor. Madde D- Benzeyen sözcüklerin benzemesinin bir mantığı, tarihsel bir nedenselliği, iş yaşamına ve kültürel kavramlara uygun bir ortaklığı var mı? Bu araştırılıyor. Söz gelimi binlerce, 10-15 bin yıl önceki nesne isimleri ve kavramlar yönünden bir ortaklık söz konusu olabilir mi? Teknik alan, ev, şehir, tarım, hayvancılık, savaş, ordu, din, kavim vb.. kavramları üstünden bir ortaklık mı? En eski ve en değerli ortaklıklara buralardan ulaştık. Madde E- Dolayısıyla isimler, kavramlar, sözcükler ne kadar eskiyse o kadar değerli. Son 500-600 yıllık dil geçişleri bizi pek az ilgilendiriyor bu çalışma bağlamında. Sözcükler temel sözcükler olmalı. Temel fiiller, en eski ortamlara özgü isim ve kavramlar… Madde F- Son bilimsel çalışmalar, özellikle antropolojik, arkeolojik veriler, gen haritalarına dayalı kadim göç yolları haritaları şunu gösteriyor: Atatürk’ün tarih tezi esasta doğruymuş. Türkler (Daha doğrusu Türk diye bilinenlerin ataları, en ilk Türkçe kökleri kullananlar) öncelikle Hazar denizinin tüm çevresinde, Karadeniz’in kuzeyinde, Avrasya’da, bir olasılıkla Kafkasya, Orta-Doğu, Mezopotamya ve Anadolu’da Avrupa uluslarının atası sayılan kavimlerle birlikte yaşamışlar. (Ya da onların bizzatihi atasıymışlar) Bu bir övünme değil, bilimsel gerçek. Avrupalı olmak övünülecek şeyse önce onlar bizle ortak kökten geldikleriyle övünsünler. Bunlar cidden konumuz değil. Konumuz insanlık tarihine bugün ve gelecek için daha doğru bakmak, insan olarak kendimizi tanımak. Ve ilk tarımı yapan, ilk şehirleri kuranlar sonradan Türk denilen kavimlermiş aynı zamanda. Bunları nereden çıkarıyoruz: Başlıca iki şeyden: Genetikten ve dilden… İkisi de farklı ama çok kuvvetli iki kodlama sistemi. İlk kitabı birlikte hazırladığımız İlknur Arslanoğlu ve Arif Yavuz Aksoy’a, toplantılarımıza katılarak katkı sağlayan editör Selçuk Aylar’a… İkinci kitabı birlikte hazırladığımız İlknur Arslanoğlu’na ve yardımını esirgemeyen konunun bizlerden çok daha eski uzmanı Adnan Atabek’e, editör Ahmet Öz’e… teşekkürler. Kaan ArslanoğluKISACA ÖZETLEYELİM BU YÖNTEMİ:
DÖRT- PEKİ BU SÖZCÜK ÖRNEKLERİNİ SEÇER, SÖZLÜĞÜ HAZIRLARKEN UYDUĞUMUZ KURALLAR NELER? BAŞLICALARI:
insanbu.com
YORUMLAR