Arabacı / Sedat Erden
Yürüyecek halim kalmadı. Çok susadım. Şimdi tek isteğim denize girmek. Ya sonra ne yapacağım, nereye gideceğim? Hiç bir şey bilmiyorum. Belki ben de Faruk gibi trene atlayıp Adana’ya giderim.
Çalının ardına bir asker gibi yüzükoyun uzanıp evi gözlemeye başladım. Nenem evden kaçtığımı henüz fark etmemiş olmalı ki bahçede sakin sakin çiçekleri suluyor. Bir süre sonra beni göremeyince telaşa kapılıp kapı kapı beni arayacak besbelli. Akşam dedem eve gelip olanları öğrenince kim bilir neler olacak? Dedem beni çok sever. Bir keresinde, okuldan çıkıp da eve hemen gelmeyince çılgına dönmüş. Bütün İskenderun sokaklarını arayıp da beni okulun yanında, kaldırımın kenarına oturmuş bulunca nasıl gözyaşı dökmüştü. Ben, okulun bando takımına özenip iki tahta çubukla çantamın üzerinde trampet çalıyordum. Beni havaya kaldırıp sıkı sıkı kucaklamış; “Yavrum,” demişti. “Bir daha böyle yapma. Seni bulamayınca perişan oldum.” Nenem içeri girince hemen kalkıp yola koyulacağım, şimdi kalksam beni görür. Ona öyle kızgınım ki, uzaktan bile ona bakmaya katlanamıyorum. Yaptığı ayva reçelini gizli gizli kaşıklayıp bitirmişim diye çok kızdı, kafama kafama vurdu. Dedem evde olsa yapamazdı bunu. Dedem bana hiç kızmaz. Bir keresinde Serkisof marka cep saatinin (arka kapağında tren kabartması vardı) içini görmek için kurcalarken bozmuştum da ona bile gülüp geçmiş, “Benim oğlum meraklı. Mühendis olacak inşallah,” demişti. Nenem hala bahçede oyalanıp duruyor. Güneş yükselmeye başladı bile. Bataklığın ağır kokusu da midemi bulandırıyor. Bir yıldır bu evdeyiz ama bu kokuya hala alışamadım. Şehrin yoksulları bu bataklık alanın kuru yerlerine küçük küçük evler yapıyorlar. Evler arasında geniş su birikintileri var. Yürürken yumuşak toprak insanı içeri çekecek gibi esniyor. Ama bizim ev güzel, toprağı kuru, şosenin de tam yanında. Önceki evimiz Yıldız Sokak’taydı, çarşıya yakındı. Buraya evler yapılmaya başlayınca dedem neneme: “Hanım, herkes Bataklık’a ev yapıyor. Biz de borç harç bir ev yapalım, kiradan kurtulalım,” demiş ve bu evi yaptırmıştı. İşçilerle birlikte kendisi de çalışmıştı. Karşıda boş bir alan var, oraya havaalanı yapılacakmış. Bahçede sandalyeye oturup bu boşluğu seyretmeyi ve kitap okumayı çok seviyorum. Keşke yanıma bir kitap alsaydım. İşte nenem içeri girdi. Hemen fırladım, evime son bir kez baktım ve denize giden toprak yolda yürümeye başladım. Her şeyimi, dedemi, evimi, kitaplarımı geride bıraktığım için bir sızı var içimde. Ama artık geriye dönemem. Bataklık mahallesi daha şimdiden geride kaldı; çevrede hiçbir ev yok, tepede kızgın güneş yalnızca. Yoruldum, ter damlaları gözüme giriyor. Bir an geri dönmeyi düşünüyorum ama bu düşünceyi aklımdan hemen kovuyorum. Neneme öylesine öfkeliyim ki gözlerimden yaşlar geliyor. Bir reçel için kafama vurdu. Dedem ona neler yapacak kim bilir? Sahil ne kadar da uzakmış! Oraya varınca ilk işim soyunup denize girmek olacak. Ben yüzme bilmiyorum. Dedem öğretmeye söz verdi. O çok güzel yüzer. Dedem denizci. Hayatı denizlerde geçmiş, bütün dünyayı dolaşmış. Bir keresinde kahvede arkadaşlarına anlatırken duymuştum. Tayfalar İskenderiye’de karaya çıkıp hep beraber geneleve gitmişler. Kadınlar onları Hıristiyan sanıp yatmayı reddetmişler, tayfalar ne kadar para teklif ettilerse de kabul etmemişler. Bunları, kahvenin yanından geçen açık saçık giyinmiş kadınları görünce söylemişti. “Müslüman kadınlar artık Hıristiyanları örnek alıyor, onlar gibi giyiniyorlar. Ecnebi hayranlığı aldı başını gidiyor. Allah sonumuzu hayreylesin,” diye söylenmişti. Dedem şimdi bir gümrük muhafaza motorunda kaptan, emekli olmayı bekliyor. Bazen beni de bindirir motoruna. Hatta bir keresinde dümeni bana bırakmıştı da koca motoru ben sürmüştüm. Yürüyecek halim kalmadı. Çok susadım. Şimdi tek isteğim denize girmek. Ya sonra ne yapacağım, nereye gideceğim? Hiç bir şey bilmiyorum. Belki ben de Faruk gibi trene atlayıp Adana’ya giderim. Emine Teyze’nin oğlu Faruk bunun çok kolay olduğunu söyledi. O da evden kaçıp bir trene binmiş ama kondüktör ona bilet filan sormamış. Ailesi bir kompartımanda oturuyor sanmış. Birkaç ay sonra döndüğünde babası onu bir direğe bağlayıp kayışıyla dövdü. Faruk dayak yerken babasına: “Döv! İstediğin kadar döv! Nasılsa yine kaçacağım!” diye bağırıyordu. Adana’da bir karpuz sergisinde karpuz satmış. Karpuzcuyla başka kentlere de gitmiş. “ Çok gezdim, çok!” diye öğünüyordu arkadaşlarına. “Ne Adana’sı kaldı, ne Tarsus’u. Ta Mersin’e kadar gittim. Siz hala sürünün buralarda. Çöplükte yaşıyorsunuz siz!” Kazandığı parayla mayo, sustalı bıçak ve çakmak almıştı. Hayranlıkla baktık onlara. Suriye’den kaçak gelmiş hepsi. Sigaraya da alışmış. Dudağına kaçak Amerikan sigarasını yerleştirip çakmağıyla yakması çok hoştu. Ama ben sigaraya alışmayacağım. Çünkü dedem çok öksürüyor. Sabah kalkar kalkmaz namazını kılıp nenemden bir fincan acı kahve pişirmesini ister. Nenemle karşılıklı kahvelerini içip sigarasını tüttürürken birden öksürmeye başlar. “Lanet olsun bu cigaraya!” diye söylenip dururken içmeye de devam eder. Ama günah olduğundan asla içki içmez. Gençliğinde gemiciyken içermiş. Ama bir keresinde neneme şöyle söylediğini duydum. “Ah, şu oğlanın evlendiğini görmek nasip olsa bana. İşte o gece bir kadeh rakı içerim.” Kulağıma nal sesleri geldi; döndüğümde bir at arabasının yaklaştığını gördüm. Beni denize kadar götürür mü acaba? Durakladığımı gören arabacı: “Oooooooaahhh!” diye bağırarak atı durdurdu. Sakalına aklar düşmüş bir adamdı bu. Dudaklarında bir sigara vardı. O da sıcaktan bunalmış olmalı ki gömleğinin düğmelerini göbeğine kadar çözmüştü, beyaz kıllar fışkırmıştı göğsünden. Başındaki kasketi de ensesine kaykılmıştı. “Nereye böyle, evlat?” “Denize gidiyorum, amca. Bineyim mi arabana? “Atla.” Kırbacı ata vurmadan havada şaklattı ve bağırdı: “Hadi, oğlum. Deeeeh!” Atı tırısa kalkmış giderken o sigarasının dumanını bir geminin istimi gibi yukarı doğru savuruyordu. “Ne yapacaksın bakayım denizde?” “Hiç, amca. Yüzecem işte.” “Yaaa!” Fark ettirmeden ona baktım. Yüzü, ensesi güneşten yanmış, alnı kırışıklıklarla dolu. Uzun boylu, zayıf bir adam, şalvarı da balon gibi şişmiş. Bir ara sigara izmaritini iki parmağıyla uzağa fırlattı ve gözünü yoldan ayırmadan sordu: “Okula gidiyor musun sen?” “Hayır, çünkü tatil.” “Ha, öyle ya.” Sonra dönüp: “Kaçıncı sınıfa gidiyorsun, peki?” diye sordu. “İkinci sınıfa, amca.” “Seviyor musun okulu?” “Seviyorum tabii. Öğretmenimiz çok iyi. Bizi hiç dövmez. Okumayı da çok seviyorum.” “Öyle mi? Ne okuyorsun peki?” “Ne bulsam okurum. Nenem okuma bilmez. Ona da kitap okurum.” Bana dönüp gülümsedi: “Öyle. Yaşlı kadınlar okuma bilmez. Neler okursun ona?” “Tahir İle Zühre, Ferhat İle Şirin gibi kitaplar. O kitapları okurken nenem ağlar. Ama ben Hazreti Ali’nin cenklerini çok severim. Kan Kalesi Cengi, Hayber Kalesi Cengi.” “Bak sen! Savaşı seviyorsun demek?” “Tabii ya. Çünkü komutan olacam büyüyünce.” “Ne varmış sanki savaşı sevecek?” diye mırıldandı. Kahverengi at ter içinde koşuyor, “Hohhh… hohhh!” diye sesler çıkarıyordu. Ciğerleri körük gibi inip kalkıyordu. Onun üzerinde olsam ne güzel olurdu şimdi. “Biliyor musun, benim dedem Çanakkale’de savaşmış.” “Yok canım!” “Tabii. Atatürk’ü de görmüş. Ben bir Atatürk şiiri okumuştum. Orada ‘Yatmış uyumuş karlar üstünde, kalpağı başında’ diye yazıyordu. Dedeme, Atatürk savaşta karlar üstünde yatmış deyince ‘Olmaz öyle şey, erler belki yatar ama o komutan, yatmaz’ dedi. Çok şaşırdım, hangisi doğru acaba? ” Arabacı dönüp bana dikkatle baktı: “Sen dedene inan, dedeler torunlarına yalan söylemezler.” “Senin torunun var mı, amca?” diye sordum. Yüzündeki keyifli ifade nedense birden kayboldu. Kırbacı atın sırtında şaklatarak: “Yürü be!” diye bağırdı. Sonra da suratını asıp durdu. Neden kızmıştı acaba? Ben bir şey yapmadım ki. Bir ara dizginleri bana uzatıp cebinden sigara çıkardı. “Şöyle, gergin tutacaksın,” dedi. At çok güzel koşuyordu. “Aferin, evlat, iyi beceriyorsun.” “Hep neneni, dedeni anlatıyorsun. Annen, baban yok mu senin?” “Olmaz olur mu? Var tabii. Ama onlar Kayseri’de.” “Peki, niye onlarla kalmıyorsun?” “Dedem beni çok sever. Anneme, babama çok yalvarıyor burada kalayım diye.” Sahile gelmiştik. Arabacı atı durdurup aşağı atladı. Beni de kucaklayıp indirdi. “Hakkaten sıcak. Serinlesen iyi olur,” dedi. Sonra da ekledi: “Pek tenha burası. Tekin yer değil. Ben bir cigara daha içip seni beklerim. Sen girip çık suya. Sonra seni yine evine bırakayım. Fazla dolanıp durma ortalıkta. Zaman kötü, evlat.” Soyunup denize girdiğimde bağırdı: “Çok açılma! Su göğsünü aşmasın sakın. Sedat Erden Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR