Allahın Süngüleri: Aynanın içinde bir Kuva-yi Milliye destanı / Turgut Göğebakan
Tarih ve yazın arasındaki ilişki çok uzun ve köklü bir geçmişe dayanıyor. Hatta hiçbir disiplinin yazını, talih kadar etkilemediğini söylemek bile olanaklı. Aristoteles'in, ünlü 'Poetika'sında şairin yaratma eylemini açıklığa kavuşturmak için, onu tarihçiyle karşılaştırma yolunu seçmesi (l), yazın-t...
Yazın adamları, tarihin bereketli topraklarında yaratıcılıklarını tarihsel belge ve bilgilerle birleştirerek, yazına sayısız yapıt armağan ettiler. 19. yüzyılın başlarında, Özellikle Fransız Devrimi'nin etkisiyle yükselen ulusçuluk dalgası ve tarih bilinci, bu köklü disiplinin yolunu, henüz yeni filizlenmekte olan kentsoylu bir yazınsal türle, romanla kesiştirdi. Bu karşılaşma, yazın dünyasının tartışmalı ürünlerinin yaratılacağı bir roman türünü çıkaracaktır gün ışığına; tarihsel roman. Bugünkü anlamda tarihsel romanın ilk ve tipik örneklerini veren Walter Scott'tan bu yana, çok sayıda tarihsel roman, tarihin uzak-yakın geçmişinde yer alan bir çok olaya yeniden can vererek, iz bırakan bir çok tarihsel kişiliği yeniden ete kemiğe büründürdü. Scott'tan önceki tarih konulu romanlarda tarih, bir kostüm işlevi görüyordu yalnızca. Bunun nedenini, spesifik tarihsellik anlayışının ya da bilincinin olmayışıyla açıklıyor Lukacs (2). Scott'un izinden giden yeni romanlar ise, Lukacs'ın sözünü ettiği bilinçten yola çıkarak, tarihsel gerçekliği, daha gerçeğe yakın, ama sanatsal bir biçimde okurla buluşturmayı başarıyorlardı. Sözünü ettiğimiz süreci, gecikmeli de olsa, Türk romanı da yaşadı, Geride bıraktığımız yüzyılın ikinci yarısından itibaren romancılarımız, bu türün önemli örneklerini yaratmaya başladılar. Yazınımızda 'tarihsel roman' diye söze başladığımızda, yolumuzun şu ya da bu şekilde Attilâ İlhan'la kesişmesi kaçınılmaz bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü Attilâ İlhan'ın romanlarının ezici bir çoğunluğu, 'tarihsel roman' türünün önemli örnekleri arasında anılacak cinsten. Başka bir deyişle onu bir “tarihsel roman yazarı” olarak nitelendirmek, çok yönlü yazın adamının çok sayıdaki etiketleri içerisinde ona en çok yakışan tanımlamalardan birisi olarak gerekli görünüyor. Attilâ İlhan 'tarihsel roman yazarı' damgasını vurmamızda 'Aynanın İçindekiler' dizisinin önemli bir rolü var kuşkusuz. Bir ırmak roman dizisi olan 'Aynanın İçindekiler'de, 19 yüz yılın sonlarından 27 Mayıs devriminin hemen sonrası na uzanan bir zaman kesitini mercek altına alıyor yazar. Dizi, Attilâ İlhan'ın, yakın geçmişimizle hesaplaşması olarak da görülebilir. Usta romancı, dizinin ilk beş romanında yakın tarihimizin çok tartışılan alanlarında korkusuzca dolaşıyor ve yaşanmış gerçekliğe kendi bakış açısından, kendine özgü bir biçem ve kurguyla yeniden can veriyor. Dumanlı aynasında kimi zaman kurmaca, kimi zamanda gerçekten yaşamış figürler boy gösteriyor. Hemen bütün toplumsal gruplar çıkıyor okurun karşısına. Emre Kongar'ın "her kitap çok yönlü bir madalyonun sadece bir tek yüzüdür. Bu nedenle de, çevresinde odaklaştığı kahramanın görüşünü ve dünyasını aktarır. Kimi zaman okuyucuyu tedirgin edecek bir tek yönlülük söz konusudur tek bir kitabın içinde. Oysa aynı olay ve olgulara, başka bakış açılarını vurgulayan kitaplar da gelecektir arkadan... Böylece sonsuz sayıda yüzü olan gerçek madalyonun tüm yüzleri verilmeye çalışılır“ (3) şeklindeki saptaması dizinin kurgusu kadar düşünsel alt yapısının da ne denli renkli ve çeşitli olduğunu ortaya koyuyor. Geçmişle hesaplaşırken kronolojik bir sıra izlemiyor İlhan. Hangi dönem ona verimli bir alan olarak görünüyorsa, oradan başlıyor. Gürsel Aytaç, 'Dersaadet'te Sabah Ezanları' için yaptığı değerlendirmede, İlhan'ın seçtiği zaman kesitinin yazarın düşünsel yapısına uygun ve verimli bir kesit olduğunu özellikle vurguluyor. (4) Aytaç'ın bu değerlendirmesini, 'Aynanın İçindekiler' dizisinin bütün romanları için genelleştirmek olanaklı. Ahmet Oktay da, yazar ve seçtiği tarihsel dönem arasındaki ilişkiye değinerek, yazarın bu yolla, içinde yaşadığı veya değişik bir açıdan yeniden yorumlamak istediği tarihsel dönemi bilinçli olarak seçtiğini ileri sürüyor. Çizdiği bu çerçevenin içerisine 'Aynanın İçindekiler' dizisini de yerleştiriyor Oktay (5). Ancak İlhan, ilginç bir biçimde, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı yıllarını doğrudan olay örgüsüne sokmamıştı. Dizinin Aralık ayında yayımlanan altıncı romanı 'Allahın Süngüleri' (6) madalyonun eksik kalan bir yüzünü daha tamamlıyor ve söz konusu dönemi okurla buluşturuyor. Romanın alt başlığı 'reis paşa', okuru ilk anda bir biyografik romanla karşı karşıya olduğu düşüncesine götürüyor. Ancak hemen vurgulayalım ki, biyografik roman değil 'Allahın Süngüleri'. Kuşkusuz Atatürk kaçınılmaz bir biçimde ön plana çıkıyor romanda. Ama romana bir Kurtuluş Savaşı romanı olarak bakmak daha doğru bir yaklaşım olarak görünüyor. Attilâ İlhan'ın seçtiği yöntem, yani gerçekten yaşamış, büyük tarihsel kişilikleri roman baş kişisi yapma yöntemi, Scott geleneğinde pek yeri olmayan bir yöntem. Onun baş kişilerinin çoğu kurmaca ve üstelik ortalama roman kişileri. Lukacs da benimsiyor bu yöntemi. Ona göre, bir tarihsel roman, büyük tarihsel kişiliklere ikinci dereceden roman kişileri olarak katlanabilir ancak. (7) Büyük tarihsel kişiliklerin ön planda olduğu romanların, gerçekliği ortaya koymasının güç olduğunu, büyük tarihsel kişiliklerin bu iş için uygun olmadığını düşünüyor bu önemli Marksist yazınbilimci. Önemli olan büyük tarihsel kişiliklerin değil, onların yaşadıkları dönemi şekillendiren olay ve olguların sergilenmesidir. (8) İlhan ise bu konuda farklı düşünüyor Lukacs'dan. Kendisiyle yapılan bir söyleşide, bu konuyla ilgili bir soruyu yanıtlıyor Attilâ İlhan: “Bundan korkmaya sebep yoktur. Hatıralarım yazmışlar. İnsanların buna şaşırmalarımın nedeni Türkiye'de toplumcu gerçekçi roman geleneğinin bilinmemesinden. Toplumcu gerçekçi roman geleneğinde bu aidiyettendir. Sahici şahıstan aldığım izlenimleri, olayları alır, o tipe göre duygularını verirsin. Sen kitabı okurken artık Gazi'yi Gazi gibi göremezsin. Sahici bir adamdır“. (9) 'Allahın Süngüleri'nde İlhan, Lukacs'ın endişelerini geçersiz kılacak bir roman kurgusu gerçekleştiriyor. Roman, daha doğrusu olay örgüsü Atatürk'ün gölgesinde kalmıyor. Dönemin toplumsal tarihsel gerçekliği bir bütün olarak sergileniyor. Atatürk de, dönemin en önemli kişiliği olarak, bu bütünün bir parçası olarak çıkıyor okurun karşısına. Herhangi bir roman başkişisinden farklı değil aslında. Ancak tarihimiz ve ulusumuz açısından oynadığı önemli rol okurun dikkatini onun üzerine yöneltiyor doğal olarak. Romanın ilk bölümlerinde çok sayıda gerçek belge 'montaj yöntemi'yle bölüm başlarıma eklenmiş. Hatta zaman zaman bölüm içlerinde bile bu belgelere rastlamak olanaklı. Bu belgelerin çok sayıda oluşunun iki önemli işlevi var. Birincisi, romanın başında yer alan, “bu kitapta anlatılanların gerçek kişilerle ve olayla hiçbir ilgisi yoktur. Onları ben, büyük bir aynanın içinde gördüm. Üstelik ayna dumanlıydı ve olmayan bir şehirde geziniyordu”, ibaresine inat, olay örgüsünün yaşanmış gerçekliğe ne denli yakın şekillendirildiğini ortaya koyuyor söz konusu belgeler. İkinci olarak bu belgeler aracılığıyla imgeler oluşturarak 'görsellik' öğesini ön plana çıkarıyor yazar. Görsellik öğesi, 'Aynanın İçindekiler' dizisinin bütün romanlarında var, ancak “Allahın Süngüleri', bu öğenin en belirgin bir biçimde kullanıldığı ve vurgulandığı yapıt olma niteliğine bürünmüş. İlhan'ın kahramanları, neredeyse belgelerden fırlayıp romana girmiş gibi gerçek ve canlı duruyor. Okur, sanki bir sinema filmi seyrediyormuş izlenimi ediniyor. Bunda İlhan'ın canlı ve süslü betimlemelerinin de önemli bir payı var kuşkusuz. Romanda çok sayıda 'iç monologun oluşu da gözden kaçmıyor. Attilâ İlhan'ın pek sevdiği bu teknik, kanımca önemli bir işlev üstleniyor. Belgeler dış gerçekliği, iç monologlarsa figürlerin iç gerçekliğini ortaya koyarak okurun, roman gerçekliğini bir bütün olarak kavrayabilmesine olanak sağlıyor. Anlatıcının 'olimpik' bir pozisyondan içe bakış yöntemiyle figürlerin zihninden geçenleri okuması, okurun, figürlerin eylemleriyle düşünceleri arasındaki bağıntıyı kurmasını kolaylaştıran ve aynı zamanda İlhan'ın ustalığını sergileyen bir diğer önemli roman tekniği olarak romana damgasını vuruyor. 'Allahın Süngüleri'nde olay örgüsü 1920 yılının ilkbaharında başlıyor. İstanbul'dan işgal manzaraları veriyor ilhan ilk olarak. Sonra Kuva-yı Milliye'nin filizlenmesi ve İngilizlerin İstanbul Hükümeti lehine organize ettiği isyanlar giriyor olay örgüsüne. TBMM'nin kurulması, isyanların bastırılması ve Rusya ile ilişkiler ve bununla ilintili bazı siyasal gelişmeler çıkarılıyor okur önüne. Çerkez Ethem'in Yunan saflarına geçmesi ve ardından gelen başarı... Bütün bunlar romanın ana hatlarıyla bir özetini oluşturuyor. Romanın sonuna Atatürk'ün, Erzurum valisine Mustafa Suphi ile ilgili olarak çektiği bir telgraf eklenmiş. Söz konusu telgraf hem romanda anlatılan zamanın sona erdiğini gösteren hem de dizinin yeni romanına kapı aralayan bir kurgunun ilk işaretini veriyor. 'Allahın Süngüleri'nin bir biyografik roman olmadığını vurgulamıştık, ancak söze yine de Atatürk'ten ya da romandaki adıyla Reis Paşa'dan başlamak gerekiyor. Yakınında bulunanlar, Reis Paşa diye hitap ediyorlar Atatürk'e. İlhan'ın, bu son derece samimi ve insanda sempati oluşturan bir adı romanın alt başlığı olarak seçmesi anlamlı görünüyor. Yazarın seçimi, Atatürk'e bakışının olumlu olacağını daha romanın başlığında ele veriyor. Attila İlhan'ın Reis Paşa'sı çift boyutlu bir kurguyla şekillendirilmiş. Okur, onu hem bireysel hem de toplumsal boyutlu bir kurgu içerisinde izleme olanağı bulabiliyor. Ancak toplumsal boyutun daha bir ön planda olması dikkati çekiyor. Anlatıcının, Reis Paşa'nın zihninden geçenleri içe bakış yöntemiyle okurla buluşturduğu kesitlerde bile toplumsalla bireyselin birbirine karıştığı bir nedensellik söz konusu. Başka bir deyişle Mustafa Kemal Paşa'nın özelinin bile toplumsal durumun bir yansıması olduğu bir kurgu söz konusudur burada. Ülkenin içinde bulunduğu koşullar da zaten özel yaşantıya uygun değildir doğrusu. Bu bağlamda onun özel yaşantısıyla ilgili olarak okur sınırlı bilgilerle yetinmek zorunda. Buna rağmen bu sınırlı bilgilerin bile, Atatürk'le ilgili ya da yanlış yargı niteliği taşıyan bilgilerin düzeltilmesine önemli katkı sağladığını vurgulamak gerekir. Örneğin onun çalışırken içki içmediğini, son derece mütevazi sofrasının olduğunu ve her şeyden önemlisi önemli kararları yakın çevresiyle tartışarak alan bir insan olduğunu öğrenebiliyoruz. Annesinin ikinci kez evlenmesini hiç kabullenemediği ve Manastır Askeri İdadisi'ne kaçarcasına gidişinin bu yüzden olduğu, Zübeyde Hanım'ın geriye dönüşleri aracılığıyla olay örgüsüne giren bir diğer ayrıntı. Kanımca Atatürk'ün özel yaşamıyla ilgili olarak okurun belleğinde en çok, belli belirsiz varlığıyla, hülyalı, mahzun bakışlı bir kız kalıyor; adı Fikriye. Hem Reis Paşa'ya hem de romana nefes aldıran önemli öğelerden birisi Fikriye. Reis Paşa ile Fikriye arasındaki ilişki romandaki çerçeve anlatılardan birisi. Miralay Hüsamettin Bey'in iki çocuğundan biri olan Fikriye'nin Reis Paşa ile yollarının kesişmesi, Zübeyde Hanım'ın kocasının ölümünden sonra Ragıp Bey'le evlenmesinden dolayı gerçekleşiyor. Fikriye, Reis Paşa'yı içten içe sevmektedir. Bu “hülyalı mahzun bakışlı" kızın Mustafa Kemal Paşa'ya sevgisini, tertemiz, neredeyse bir tutkuya dönüşmüş bir sevda masalı olarak sunuyor okura İlhan. Reis Paşa da kayıtsız değil bu sevgiye. Ancak onunki son derece ölçülü. Bu çerçeve anlatı bile 'Allahın Süngüleri'ne bir aşk romanı havası vermeyi başaramıyor. Başka bir deyişle Attila İlhan,' Aynanın İçindekiler' dizisinin sosyal-tarihsel içerikli atmosferi içerisinde bu sevginin yalnızca bir renk olarak kendini göstermesine izin veriyor. Hatta Fikriye'nin Reis Paşa’ya yardımcı olmak üzere Ankara'ya yaptığı olaylı yolculuk bile bir anda, dönemin egemen koşullarının yansıtıldığı bir araca dönüşüyor. Fikriye'nin Ankara'ya varışından sonra, Reis Paşa ile ünlü öpüşme sahnesinin romanın en sonunda yer alması da, böyle bir sahnenin, daha doğrusu Reis Paşa'nın gönül işinin romanın toplumsal misyonunu zayıflatmaması için düşünülmüş bir kurgu izlenimi veriyor. Atatürk'ün adının ağırlığından romanı kurtarmak için olsa gerek, İlhan, onu yer yer korkuları, sevinç ve endişeleri olan bir insan olarak çıkarıyor okurun karşısına. Romandaki bir bölümün 'biri çıkıp beni vursa da... kurtulsam!' başlığını taşıması bu bağlamda algılanabilir. Yazarın Atatürk'ü yer yer Rumeli ağzı konuşturması, yukarda sözünü ettiğim amaca katkı sağlamakla kalmıyor yalnızca, onu sevimli bir roman figürü haline de getiriyor. İlhan, bu romanında da dizinin diğer romanlarında olduğu gibi düşünsel yapıtlarında dile getirdiği tezlerini yazının olanakları içerisinde olay örgüsüne serpiştirmiş. Atatürk'ün dışardan gelen hiçbir manda ve destek kabul etmeyen, bağımsızlığı her şeyin önünde ve üstünde tutan bir insan oluşu, roman kurgusunu şekillendiren önemli tezlerden birisi. Atatürk'ün bu düşünsel yapısı, en çok Bolşevik Rusya ile olan ilişkilerde kendini gösteriyor. Atatürk, İngiltere ve müttefiklerinin önünü tıkamak Ve aynı zamanda içerdeki ve dışarıdaki Bolşeviklerin desteğini almak için Rusya ile ilişki kurmanın yollarını arıyor. Bunun Önemli bir başka nedeni daha var; Enver Paşa da Bolşeviklerle ilişki kurmanın yollarını aramaktadır. Reis Paşa, bu yolla onun da önünü tıkamayı amaçlamaktadır. İlhan, bu bağlamda önemli bir tarihsel gerçeği ön plana çıkarıyor ve Komünist Parti'nin Atatürk tarafından bizzat kurdurulduğu gerçeğini yazınsal yaratısının merkezine yerleştiriyor. Üstelik gerçek belgelere de dayandırarak, bu konuyu yazınsal bağlamda ayrıntılarıyla tartıştırıyor roman kişilerine. Mustafa Kemal Paşa, arkadaşlarıyla giriştiği diyaloglarda Bolşeviklerle olan ilişkilerinde 'tam bağımsızlık' ilkesinden hareket ettiğini sık sık vurguluyor. Bolşeviklerle ilişkiye girmeyi, onların uydusu olmak olarak anlamıyor bir anlamda. Komünist Parti'nin bizzat onun eliyle kurulmasının ardında yatan gerçek budur. Mustafa Suphi çizgisindeki ikinci Komünist partinin mecliste temsil edilmesine olanak sağlayan yine odur. Mustafa Kemal Paşa'nın 'tam bağımsızlık' düşüncesini İlhan özellikle ön plana çıkarıyor. Atatürk'ün onu etkileyen özelliklerinin başında, bu yönünün geldiğini hissettiriyor yazar. Okur, Reis Paşa'nın hem kurtuluş hareketi, hem de Bolşeviklerle olan ilişkilerine çeşitli grupların nasıl baktığını da saptama olanağı buluyor. 'Dersaadet'te Sabah Ezanları' ve 'O Karanlıkta Biz'den tanıdığımız Ahmet Ziya ve Beşir Usta'nın değerlendirmeleri, özellikle Türk Bolşeviklerinin Mustafa Kemal'e, bazı çekincelerinin olmasına rağmen olumlu baktıklarını ortaya koyuyor. İlhan, romanda sık sık Mustafa Suphi'den söz ediyor. Yazarın düşünsel yapıtlarında, sıkça ele aldığı ve aynı düşünsel yapıda olduğunun ipuçlarını verdiği bu önemli siyasal kişiliğe Atatürk de sempati duymaktadır. Romanda bu doğrultuda çok sayıda ipucu saptanabilir. Mustafa Suphi'nin romanda -doğrudan olmasa da yer alıyor oluşunun ve onunla ilgili değerlendirmelerin gündeme gelişinin kurguyla bir ilintisinin olduğunu düşünüyorum. İlhan, Türk siyasal tarihinin bu çok önemli, ancak karanlıkta kalmış kişisini ve Atatürk'ün ona, onun Atatürk ve Kuva-yı Milliye'ye bakışını gün ışığına çıkarmak istiyor. İlhan, Atatürk'e bir Marksist olarak duyduğu sempatinin köklerinin ta Mustafa Suphi'ye dayandığını, kişisel bazı ayrılıklar olsa da, bunun bir geleneğin süreği olarak algılanmasını istiyor olabilir. Kuşkusuz İlhan'ın sempatisinin gerekçelerinin Mustafa Suphi'ninkilerle birebir örtüştüğü anlamına gelmiyor bu. 'Ancak yine de böyle bir bağlantı kurmak olanaklı diye düşünüyorum. Buradan hareket ettiğimizde 'Allahın Süngüleri'nin İlhan'ın Atatürk'e duyduğu sempatinin gerekçelerinin kanıtlarıyla beraber okura sunulduğu bir yapıt olma işlevini göz ardı etmemek gerektiği sonucuna varabiliyoruz. Atatürk ve Mustafa Suphi arasında ortak noktalar olduğunu İlhan'ın da aynı kanıda olduğu açık çıkarabiliyoruz romandan. İttihatçılar ve Enver Paşa bu bağlamda eleştirel bir bakış açısıyla sık sık boy gösteriyor romanda. Ancak onun da kendisinden çok, siyasal ve düşünsel yapısına başkaları nasıl bakıyor sorularına yanıt veriyor roman. Reis Paşa, onun Anadolu'ya gelmesini sakıncalı buluyor, onu beğenmediği açık. Hem Mustafa Suphi'nin adamlarından Resul Hocayef hem de Mustafa Suphi'nin bizzat kendisi, Enver Paşa'nın maceraperestliğinden 'mussır' ve 'mütaasıp' olduklarını dile getiriyorlar. Paşa, sempatisine rağmen Mustafa Suphi'nin, başında bulunduğu Bolşevik müfrezesiyle Anadolu'ya geçme isteğine sıcak bakmıyor. İlginç olan, İlhan'ın, Mustafa Kemal'in bu düşüncesini onaylar bir anlatım tutumu takınması. Bu İlhan'ın olaylara nesnel yaklaştığını ortaya koyuyor. 'Allahın Süngüleri'nin kurgusunda İlhan'ın gelecek romanında Mustafa Suphi ve Sultan Galiyef'i konu etme arzusunun da etkili olduğu bir gerçek. Romanın sonuna, Mustafa Kemal Paşa'nın Mustafa Suphi'nin Anadolu'ya gelişiyle ilgili Erzurum valisine çektiği telgrafın eklenmesi, bu arzunun önemli bir göstergesi. Nitekim İlhan da bir söyleşisinde dizinin bir sonraki romanının Mustafa Suphi ve Sultan Galiyefi konu edineceğini dile getiriyor. (10) Romanda tartışılan önemli konulardan birisi de Çerkez Ethem sorunu. İlhan, Önce, İstanbul hükümeti lehine İngilizlerin organize ettiği ayaklanmaları ve Ankara Hükümeti'nin çaresizliğini olay örgüsüne sokuyor, sonra bu isyanların bastırılmasında Çerkez Ethem'in oynadığı önemli rolün altını çiziyor. Çerkez Ethem, başarılar kazandıkça başına buyruk davranmaya başlıyor. Bu Kuva-yı Milliye hareketinin ve düzenli ordunun kurulmasının önünde önemli bir engel oluşturuyor. Romanda acımasız bir komutan görüntüsü çiziyor Ethem. İsyancıları Ankara'nın onayı olmadan hemen darağacına göndermesi onun olumsuz imajını pekiştiren bir leitmotif olarak olay örgüsünde sık bir biçimde yer alıyor. Romanda, kurmaca mı gerçek mi olduğu tartışmalı, ama gerilimi ve romanın sürükleyiciliğini artırıcı sahnelerden birisinde yine Ethem yer alıyor. Onun Atatürk'ü öldürme amacıyla Ankara'ya gelişinin betimlendiği pasajlar çok tartışma yaratacak gibi görünüyor. Çerkez Ethem imajını olumsuzlaştıran en büyük etken, kuşkusuz, Yunan güçleriyle işbirliği yapmasıdır. İlhan bu bağlamda onun, Anadolu'da bir Çerkez bölgesi oluşturma düşüncesinin etkisinde kaldığını ve lafı fazla dolaştırmadan onun 'etnik milliyetçilik' yönünün güçlü olduğunu vurguluyor. Ethem'in kardeşleri Tevfik ve Reşit'in kişiliklerinin daha da olumsuz bir biçimde çizilmesi de romanın akılda kalan yönlerinden birisi. Özellikle, Reşit'in, Ethem'i Atatürk aleyhine kışkırtması sıkça gündeme geliyor. Romanda çok sayıda gerçek kişi, bir roman kişisi olarak boy gösteriyor. Kurtuluş Savaşı'nın bir çok efsane kişiliği, İlhan'ın usta kaleminden kurmaca roman gerçekliğinin bir parçası haline geliyor. Kuva-yi Milliyecilere karşı yazarın sempatisi, olumlu bir anlatım tutumu aracılığıyla açığa çıkıyor. İsmet Paşa, Halide Edip Adıvar, Fevzi Paşa, Ali Fuat Paşa bunlardan yalnızca birkaçı. Bu arada 'O Karanlıkta Biz'de tanık olduğumuz olumsuz İsmet Paşa imajının 'Allahın Süngüleri'nde söz konusu olmadığını belirtmek gerekir. İsmet Paşa'nın olumlu imajını, yazarın Kuva-yı Milliye kuşağına duyduğu sempati ile açıklamak olanaklı. Üstelik söz konusu dönemde henüz, İlhan'ın ölçütlerine ve düşünsel yapısına ters gelen davranışlar içerisinde değil. İlhan, bu ayrıntıya özellikle dikkat etmiş olmalı. İşte tam bu noktada Attilâ İlhan'ın gerçeklik anlayışıyla ilgili önemli bir noktaya değinmek yerinde görünüyor. Bir tarihsel roman yazarı olarak gerçekliği şekillendirirken, ilginç bir yol izlemekte. Hugo Aust, gerçekliği şekillendirirken, tarihsel roman yazarının önünde iki önemli seçeneğin olduğunu savunuyor. Aust'a göre, bu iki seçenek, tarihsel romanın doğası gereği, yazarı bir tercih yapmaya zorluyor. Aust bu bağlamda 'hakikat (truth)' ve 'gerçeink (realism) kavramlarından söz ediyor. Truth, yani 'hakikat' yazarın öznel gerçekliği anlamına geliyor, yani yazar belgeleri süzerek kendi değerlerini ya da gerçekliğini oluşturuyor. Realism ise, belgeler tarafından desteklenen, bilimsel açıdan kontrol edilebilir gerçekçilik dernek Aust'a göre. (11) İlhan, bu anlamda bir ara yol seçiyor 'Allahın süngüleri'nde. Olay Örgüsünden, kişilere, romanla ilgili bütün öğelerde İlhan'ın düşünce dünyasının izi var. Ancak körü körüne “ben ne düşünüyorsam doğrudur” gibi bir yaklaşımı yok yazarın. 'Kendi gerçeğini' dayatmıyor İlhan. Aust'un 'hakikat' kavramıyla imlediği şeyin, İlhan için bütünüyle geçerli olmadığı anlamına geliyor bu. Çünkü İlhan'ın montaj tekniğiyle yerleştirdiği belgeler gerçek belgeler. Yaşanmış gerçekliğe tanıklık ediyorlar. Romanın 'gerçeğe yakın' bilgiler içerdiğine okurun inancı pekişiyor ve İlhan'ın Öznel gerçekliğinin; yani düşünce dünyasının beslendiği kaynaklar da bu belgeler aracılığıyla ortaya çıkıyor. Bütün bu değerlendirmelerin ışığında, Attilâ İlhan'ın 'Allahın Süngüleri' ile bir 'Aynanın İçindekiler' klasiği daha yarattığını söylemek olanaklı. Önceden bilinenin girdabında kaybolmuyor yazar. Gerçeklikle kurmacayı ustaca buluşturuyor. Burada yazarın betimlemelerindeki ustalığının altını çizmek gerekiyor. Romanın başarısında bu betimlemelerin de önemli bir katkısı var. 'Allahın Süngüleri' tarihsel romanın didaktik boyutunun nasıl gerçekleştiği sorusuna iyi bir yanıt ya da Örnek olma niteliği taşıyor. Bu yüzden romanı, bir Atatürk romanı değil, bir Kurtuluş Savaşı romanı olarak algılamak, romanın esprisine daha uygun bir yaklaşım olarak görünüyor. Başka bir deyişle; İlhan, gelecek kuşaklara Kuva-yı Milliye hareketinin nasıl gerçekleştiği ve bundan hangi derslerin çıkarılması gerektiği yolunda önemli mesajlar veriyor. Romanın yayımlanma tarihinin ülkemizin de içinde bulunduğu coğrafyanın 'kritik' günlerine denk gelmesi bir rastlantı olabilir mi? Ne dersiniz!.. Kaynaklar 1) Aristoteles. 'Poetika', çev. İsmail Tunalı, Remzi Kitabevi, 10. Basım, 2002 istanbul, s. 30. 2) Georg Lukacs, 'Der historische Homan', Luchterland Verlag, Neuwied/Berlin, 1965, 3. 24. 3) Emre Kongar, 'Altı Çağdaş Klasik Türk Yazarı'. Hürriyet Gösteri, Kasım 1981, s. 50. 4) Pro. fDr. Gürsel Aytaç, 'Attila İlhan'ın Yeni Romanı Dersaadet'te Sabah Ezanları’nın Biçim Özellikleri'. Yazko Edebiyat, 11 Eylül 1983. s. 103. 5) Ahmet Oktay, 'Roman ve Tarihsel Dönem'. Yazko Edebiyat, Mayıs 1983, 3.97 6) Attilâ İlhan. 'Allahın Süngüleri', İş Bankası Kültür Yayınları, No: 663. İstanbul. Aralık 2002. 595. 7) Georg Lukacs. ’Avrupa Gerçekçiliğ'ı'. çev. Mehmet H. Doğan. Payel Yayınları. İstanbul. 1977. s.98. 8) Georg Lukacs. agy.. 3.5.5. 9) Attilâ İlhan. 'Etten Kemikten Mustafa Kemal', Radikal Kitap. 20 Aralık 2002. 10) Attilâ İlhan. 'Atatürk Komünist Parti Üyesiydi'. Habertürk 23 Aralık 2002. s. 7. 11) Hugo Aust, ’Der historische Roman', Verlag JB. Metzler. Stuttgari/Weimar 1994, s. 1. Turgut GöğebakanTARİHSEL ROMAN VE AYNANIN İÇİNDEKİLER DİZİSİ
'ALLAHIN SÜNGÜLERİ'NDE OLAY ÖRGÜSÜ VE GÖRSELLİK
ATTİLA İLHAN'IN 'REİS PAŞA'SI
ATTİLA İLHAN'IN ROMANDAKİ TEZLERİ
ATTİLA İLHAN'IN ÇERKEZ ETHEM SORUNUNA BAKIŞI
(Gösteri, Ocak 2003 / Sayı 245)
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR