Adnan'ın 'Vedaı' / Coşkun Kartal
Değerli şairimiz Adnan Azar'ın hastalığı hakkında gerçek bilgiler ve kaybettiğimiz anın hikayesi...
Adnan Azar’ı kaybedeli neredeyse 10 gün oluyor.
O’nu, geçen Pazar günü, Çiftlik Merkez Camiinden aldık, götürüp deyim yerindeyse Cebeci Asri Mezarlığındaki yerine yerleştirdik. Bunun ardından cenazeye katılanlardan dağılan dağıldı, dağılmayanlar, evlerde ya da başka mekanlarda toplandılar; kendilerine göre anmalar yaptılar.
Adnan’ı anlattılar, Adnan’dan anlattılar; kimisi sağlığında o kadar yakın olamamanın tasasını, kimi yakınken uzak kalmanın üzüntüsünü duydu. Bazısı, onu ölüme götüren sürece yakından tanık olup elinden bir şey gelmemenin onarılması zor acısını, bir kısmı da, son anda orada bulunamayışın hüznünü yaşadı.
Her cenazenin kendi evreninde yaşandığı gibi yaşandı bunlar. Ölüm, erken geldiği için ya da ölene yakıştırılamadığı için, haksız görülerek isyanlar içinde mahkum edildi. Gökyüzüne isyan eder gibi bir şeydi bu ve kazanıldığı da görülmemişti.
Bunların ardından, acıların gözyaşı olup kendilerini ifade ettikleri, yüreklerin burkulduğu, uykuların kaçtığı o “mel’un” gün ve gecesi, diğerlerinden farksız biçimde ama bir kaybı daha yaşamanın ağır yükünü üstümüze bırakarak geçti gitti hayatımızdan.
Adnan’sız kaldık!
Tıpkı yakınlarını yitiren herkesin “onlarsız” kaldığı gibi; tıpkı öyle!
*
Son günlerini, yaşadığı hastalık sürecini yakından izlemiştim Adnan Azar’ın. Kötü kötü öksürmeye başladığını, doktora gidişini, ilk film çekildiğinde “akciğerlerde su varmış yalnızca” diye sevinişini biliyordum. Sonra, eşi Filiz’in arayıp “tomografi sonucunda akciğerde kütle çıktı, hoca kanser dedi!” deyişini yaşamıştım. Ancak, tümörün “ameliyatla alınabilir nitelikte” olması içimize su serpiyordu.
Bundan yalnızca 5 ay önce sevgili eşim Fendiye’yi aynı “menhus” hastalığa kurban vermenin acısı henüz çok tazeydi benim için. Adnan’la Filiz, evlenmeye karar verdikleri gün bizi birlikte ziyaret etmişler ve Fendiye’den Ağustos’ta yapmayı planladıkları nikahın tanığı olmasını istemişlerdi. O da sevinerek kabul etmişti. Ancak nikah tarihi ertelenmiş, zaten artık tanıklık yapacak durumda olmayan Fendiye’yi de 20 Ağustos’ta yitirmiştik.
Filiz’le Aralık ayının 24’ünde evlenmişlerdi. Nikah tanıklığı da Fendiye’nin yerine bana ve Yeşim Dorman’a düşmüştü.
Adnan’ın tümörünün yassı hücre tipinde olması dolayısıyla ameliyatla alınma şansı vardı. Bu durum, içimizi umutla dolduruyor, “pet taramasında” başka organlara sıçrama tespit edilememesi de umudumuzu arttırıyordu.
Daha sonra sağ akciğerine yapılan ameliyatın başarılı olduğu söylenmişti. Kendisi de ameliyat sonrası yoğun bakımdan çıkıp odasına geçtiğinde çok hızlı bir düzelme sürecine girmişti. Neşeliydi; gelen ziyaretçilerle keyifli sohbetler yapıyor, komşu odalardaki hastaları ziyarete bile gidiyordu.
Adnan’ı ameliyattan 5-6 gün sonra taburcu ettiler. Bu süreci geçirmek için Filiz’in oturduğu eve çıktığında da gayet iyi ve mutlu görünüyordu. Filiz’in sekiz yaşındaki kızı Elif’le iyi anlaşıyordu. Ben de zaman zaman ziyarete gidiyordum. Gençlik “serüvenlerimize”, ülkenin içinde bulunduğu kötü duruma, edebiyatımızın ya da şiirimizin ahvaline ilişkin sohbetler yapıyorduk. Olan biten her şeyle yakından ilgili görünüyordu. Ne kendisinin, ne de bizim aklımıza ölüm gelmiyordu.
Yaşamaktan umudunu kesen, ölümü bekleme sürecine giren insanların önce çevrelerine ve bütün yaşama ilgilerini yitirdiklerine bir çok kez tanık olmuşluğum vardı.
Kısacası Adnan ölmeyi beklemiyordu, durumunu yakından izleyenler olarak bunu biz de beklemiyorduk.
*
O gün, öğleden sonra ziyaretine gitmiştim. Ara ara sıkıntılı oluyor, ancak bu kısa sürede geçiyor ve yeniden neşeli, esprili haline dönüyordu. Biraz “panik” yaptığını ve pazartesi günü dikişler alınınca daha rahat edeceğini düşünüyordu. Doğrusu, onu “iyi vaziyette” bırakarak ayrıldım yanından.
Akşam saat 20 sıralarında telefonum çaldı. Arayan Adnan’dı. “Kendimi iyi hissetmiyorum, beni hastaneye götür” diyordu. Kalktım gittim, yukarı çıktım. Gitmeye hazırdı. Zil sesini duyar duymaz ayağa kalkmış kapıya kadar gelmişti. Merdivenlerden dikkatlice indik ve yavaş yavaş arabaya yürüdük. Arka koltuğa oturmak istedi. Ardımızdan Filiz ve kızı Elif geldiler. Elif, arkaya Adnan’ın yanına oturdu, Filiz de öne. Çocuğu aynı sokakta oturan anneannesine bırakıp hastaneye gidecektik.
Yola çıktık. Sokakta daha yüz metre ilerlememiştik ki, arkadan Elif’in sesi geldi. Adnan küçük kızın kucağına yığılmıştı. Hemen arabayı sağa çektik ve Filiz 112’yi aradı. Ambulans, -gerçekten şaşırtıcı biçimde- beş dakika içinde geldi. Görevliler artık bilinci kapalı olan Adnan’ı dikkatlice sedyeye alıp ambülansa götürdüler.
Bu, onu son görüşüm oldu!
Ambülans’ta bir süre müdahale ettikten sonra Filiz yanlarında olduğu halde hastaneye doğru yola çıktılar. Ben de Elif’i anneannesinin evine bırakıp peşlerinden gittim.
Hastaneye vardığımda, Filiz, Adnan’ın kalbinin durduğunu ve masajla geri döndürmeye çalıştıklarını söyledi. Hastanenin doktoru olduğu halde, kendisinin de müdahale yapılan odaya girmesini istememişlerdi.
Bir süre sonra, beş ay önce eşim Fendiye için bana söylenen o uğursuz sözün, bu kez Adnan için eşine söylendiğini duydum:
“-Başınız sağolsun!”
Müdahale edenler, müdahalenin noktalanması gerektiğini de “hasta eks” sözüyle duyurdular birbirlerine…
“Hasta eks” !
Yani bizim Adnan “eks”! Benim 30 yıllık arkadaşım, şair, yönetmen, yazar! Tam 58 yıl yaşamış bu dünya üzerinde, bunca yıllık yaşanmışlığı var; bu yaşanmışlıkları birbirinin üzerine adım adım ekleyerek kurduğu bir dünyası var.
Geleceğe yönelik tasarıları var. Daha kitapları çıkacak, yazılar yazacak, iyi işler yapacak Adnan!
Ama saat durdu artık onun için. Bundan sonra yapmak istedikleri, hayatına dair düzenlemeler ve yeni bir hayat kurma tasarıları iptal oldu.
Ancak o kadar sessiz sedasız da çekip gitmedi aramızdan. Şiir kitapları bıraktı; şiirler, yazılar bıraktı, çekilmiş filmler bıraktı.
Bir “isim” bıraktı geride! Onu tanıyanlar ve tanımayanlara…
"biliyor musun giderek azalıyoruz böyle
sen bir susuşa doğru kırılarak
ben senin susuşunun ardında
nereye gitsek orada olmuyoruz
biliyor musun giderek azalıyoruz muyuz böyle" Diye yazan Şair’in ismini bıraktı…
Adnan Azar’ı bıraktı…
Coşkun Kartal
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR