Neden 9 Mart, ‘’9 Mart’ın Kadınları’’? Bu sorunun cevabı için 20. yy’ın başlarına gitmek gerekir.

1908 ekonomik krizinden sonra, giyim endüstrisi New York'un en çok işçi istihdam eden sektörüydü. İşçilerin çoğunluğu kadındı. İşçiler çok ağır çalışma şartları, çok uzun iş saatleri ve buna karşın çok düşük ücretlerle çalıştırılıyorlardı. Koşulları dayanılmaz, sabırları tükenmiş kadın işçiler grev kararı aldılar. ABD tarihi belgelerinde "en büyük kadın grevi" olarak adlandırılan bu grev, Şubat 1910'da sona erdi. Çoğu istekler kabul edildi. Bu süreçte Triangle Gömlek fabrikasında çıkan yangında, çıkışlar kapalı olduğu için, 146 kişiden 129’u kadın işçi, sisteme karşı baş kaldırışın bedelini canlarıyla ödediler. Takvimler  8 Mart’ı gösteriyordu.

1910 yılında II.  Enternasyonal  Kopenhag toplantısında 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak anılmasını Clara Zetkin önerdi ve öneri oy birliğiyle kabul edildi. Zamanla bugün ülkemiz dahil bir çok ülkede kadın direnişinin ve kadın haklarının  simgesi olarak kutlanmaya başlandı.

Tarihimizde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluşuna kadar kadınların haklarıyla ilgili girişimler yok denecek kadar azdı.

Mustafa Kemal Atatürk Türk kadınların hayatını öyle olumlu ve önemli bir şekilde değiştirdi ki Kurtuluş Savaşının zaferle sonuçlanmasını ardından Büyük Önder: "Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim, diyemez. Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakar, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim". diyerek, Türk kadınına sonsuz güveni olduğunu, erkeklerin çalıştığı bütün iş sahalarında kadınların da çalışabileceklerini bunu Kurtuluş Savaşı'nda ispatladıklarını, üzerlerine düşen görevi fazlasıyla yaptıklarını her yerde tekrarlamıştı. 

Görüntünün olası içeriği: yazı

Ama Mustafa Kemal için bu sonuç  yeterli değildi. Hedefi ülkenin, çağdaş uygarlık düzeyine erişmesi hatta ileriye doğru hızlı bir ivmeyle asıl bağımsızlık savaşının kazanılmasıydı. Artık sıra inkılaplara gelmişti.

Savaştan sonra vatanın yeniden imarını erkekler kadar kadınlardan da beklemişti. Atatürk: "Bu hususta açık söyleyeceğim. Bir toplum, bir millet, erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Kaabil midir ki bir kütlenin bir parçasını ilerletelim, diğerine müsamaha edelim de kütlenin hepsi yükselme şerefine erişebilsin? Mümkün müdür ki bir topluluğun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin? Şüphe yok yükselme adımları, dediğim gibi, iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmak ve ilerleme ve yenilik alanında birlikte yol alınmak gerektirir. Böyle olursa inkılâp muvaffak olur." diyerek, uygar yaşam için kadın ve erkeğin eşitlik ilkesi içinde  hareket etmeleri gerekliliğinin altını çizmiştir.

Dünyada milletlerarası ilk kadın kongresi 18 Nisan 1935'de Atatürk'ün himayesinde İstanbul'da toplanmış ve bu kongreye dünyanın dört bir yanından gelen kadınlar katılmıştır. Atatürk: 'Milletler arası İlk Kadın Kongresi' delegelerine şöyle seslenir: "Türk kadınının dünya kadınlığına elini vererek, dünyanın barış ve güveni için çalışacağına emin olabilirsiniz’’. 

Atatürk’ün, siyasî ve sosyal hakların kadın tarafından kullanılmasının insanlığın mutluluğu ve saygınlığı açısından gerekli olduğuna inancı tamdı. 

Biz kadınlar için önemli olan ise kazanılmış ve verilmiş haklara ne kadar sahip çıktığımız, Atamızın sonsuz güvenine nasıl layık olabildiğimiz ve eril alanlarda ne kadar mücadele ettiğimizdir. 

Plastik sanatlar alanı da erildi. Ellili yıllara, altmışlı yıllara kadar sanat tarihine geçmiş, sanat müzelerine kabul edilmiş kadın sayısı oranı oldukça düşüktü. Bu dramı Avrupa Orta çağdaki cadı avı ile kadınların kitlesel yok edilmeleri ve savaşlardan gördükleri zararlarla sindirilmeleriyle ve erkek sanatçının uzun yıllar daha iyi sanat yapabileceği görüşünün baskınlığına dayandırmaktadır.

Örneklendirmek gerekirse, 20. yüzyılın ortalarında, sanatçı ve eğitmen Hans Hoffman bir seferinde etkileyici soyut ekspresyonist Lee Krasner’a yaptığı "iltifatta" şöyle demişti: "O kadar iyi ki, bir kadın tarafından yapıldığını anlayamazsın."

Clarissa P. Estes "Kurtlarla Koşan Kadınlar" kitabında kadının, insanlığın doğayla baş etmek için yürüttüğü ilkel faaliyetlerin bir yerinde, doğurganlığının kurbanı haline geldiğini söyler. Eşitliğin kadın aleyhine bozulduğunu, zamanla güçten düşürülüp ve bir şekilde evrensel onamayla potansiyeli, gücü ve yetenekleri görünmez hale getirilip, toplumsal baskılanmayla köreltildiği saptamasını yapmış.

Ülkemizde de sorun kısmen böyledir. Kadının üzerine kolajlanmış toplumsal rol, kadına verilen değer her ne kadar uygarlaşmaya çalışsak ta, sanat alanında da kadının önünde hala bir ölçüde engeldir. Varolan bu engeli de aşabilmek için ne yapmalıyız?

Clarissa P. Estes "Kadınların yapması gereken ilk şey içindeki doğal sesi keşfetmek" olduğunu ve "kadınların içlerinde yatan sınırsız güç ve yaratıcılığı harekete geçirmek" gerektiğini vurguluyor.

Sanatçı Kadınlar Derneği olarak bu bilincin farkında olup, toplumsal rollerinin olumsuz etkileriyle her birimiz (dile getirmesek te) mücadele etmektedir. Tıpkı CANTADORAlar gibi sırtlarındaki öykü torbaları kadınlık, yaratmakla ve yaratımını sunmakla ilgili deneyimlerle tıka basa doludur.

Kanımca "9 Mart’ın Kadınları", Estes'in Vahşi Kadın arketipinde olduğu gibi, içindeki yaratma gücünü canlı tutan ve mücadeleden yılmayan, insanlık için çalışan kadınlardır.

Yasemin Coşkun

SANATÇI KADINLAR DERNEĞİ

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)