DURUN BEN DE GELİYORUM - 1

1961 yılı sonbaharında güneşli bir gün.

Karadeniz vapuru Pire limanına demir atmış. İsteyen yolcular inip akşama kadar Atina'yı gezebilir. Annem "hadi gidelim" diyor, "motor birazdan kalkacak." Ben kasılıyorum. "Siz gidin, ben gemide kalacağım, kitap okuyacağım." İçimden seviniyorum, tek başıma gemiyi inceleyebilirim. Savaşta olsak uçaksavarları nereye yerleştirirdim diye hayal kuruyorum. Mürettebat gemide dolaşan çocuğa sempati gösteriyor. Küçük bir grubu makine dairesinde gezdiren şişman makiniste safça soruyorum, "çarkçıbaşı siz misiniz?"  Gülerek hayır diyor, biraz mahcup oluyorum ve devasa şaftların dönüşünü tekrar seyretmek istiyorum.

Aslında kıyıya çıkmak istemememin nedeni nefret ettiğim düşmanın topraklarına ayak basıp kirlenmemek. Sanki üzerime bulaşacak kadar yoğun bir düşmanlık var zihnimde. Yunanlıların kundakçı bölükleri Ege'yi yakarak çekilirken büyükbabamın tümeni onların peşinden Bandırma'ya giriyor. Camiye doldurulmuş ahaliyi son anda yanmaktan kurtarıyorlar. Aynı sırada büyükannemler Edremit'te de işgalden kurtuluyor. (Birkaç ay sonra tanışacaklar. Genç tabip teğmen başkanın güzel kızıyla evlenecek. İki yıl sonra babam doğacak.) Bütün ruhum nefretle titriyor. Fırsatım olsa onlara neler yapmam. Geminin çok da kalabalık olmayan yolcuları motora binerken son anda bütün günü gemide tek başına geçirme sıkıntısı, yeni bir yer görme arzusuyla birleşiyor. "Durun ben de geliyorum" diye motora atlıyorum. Annem seviniyor. Dokuz yaşında bir çocuğun merakıyla etrafı incelemeye başlıyorum. Her gün bir kitap okuyorum, Alman işgalini ve İç Savaş'ı biliyorum ve on iki yıl sonra hala izlerini taşıdığını düşünüyorum. Öylesine bir yoksulluk var.

Pire'den döküntü bir tramvayda sallanarak Atina'ya giderken etrafa bakıyorum. Cebimde evimizin bahçesinden aldığım üç minik taş var. Uzun ayrılık sırasında hep cebimde kalacak ve ertesi yıl dönerken denize atacağım. Yurdu özledikçe taşlara dokunuyorum. Ama bu Atinalılar bizim insanlarımıza ne kadar benziyorlar. Nefretim hızla erimeye başlıyor. Bahçe duvarları yüksek ve üzerlerine cam kırıkları saplamışlar. Tramvay geçtikçe hepsi güneşte parlayıp geride kalıyor sırayla. O dönemde ülke hala toparlanamamış, kısa süre sonra 40'ların izleri silinecek ve 60'ların refahı geçmişi unutturacak. İnsanların İzmirlilerden hiç farkı yok diyorum. Aynı İzmir duygusunu Akdeniz'in başka kentlerinde de hissedeceğim, özellikle yağmurlu havalarda. En başta Palermo ve Barselona'da. Pazarlar benziyor, insanlar benziyor, giysiler benziyor. O yıllarda henüz kapalı giyim utancı yok. Yaşlıların giysileri ise neredeyse aynı. Akşamüstü gün batarken gemiye dönüyoruz. Yıllardır taşıdığım nefretin çoğu Pire kaldırımlarında kalmış. Makaryos ve Grivas olmasa belki daha önce tümden silinecek.

DURUN BEN DE GELİYORUM - 2

1980 Aralık ayının ilk günleri. Ne güneş, ne hava, ne de gökyüzü yok.

Denizaltının kuleye yakın bölümünde koridora sıralanmışız. O gün on bir kişi terhis olacağız. Sırayla çağırıyorlar. On kişi merdivenden çıktı ama adım okunmuyor. Eyvah! burada mı kalacağım. "Durun, ben de geliyorum" diye bağırıyorum ve hamle yapıyorum. Aynı anda tepeme bir darbe iniyor. Afallıyorum. "Uyanmış eşşoğlueşşek" diye bir de sıkı tekme yiyorum. Birkaç saniye daha geçiyor. DAL grubunun koridorunda olduğumu acıyla hatırlıyorum. Denizaltının koridoru DAL'ın yirmi hücrelik koridoru olarak netleşiyor. Hücrelerin tam karşısında işkence odaları var. Sırası gelmeyenler dinlesin de moralleri iyice bozulsun diye. Geçen hafta 20 numaralı hücrenin önünde tek kolumdan kelepçeyle boruya astılar. Ayağım ancak yere değiyor. Direnci kırmak için mekana girdiğin an işe girişiyorlar. Su ve yemeksiz geçen beş günün sonunda bayılmışım, çözüp yere oturtmuşlar. Uyanışım yukarıda anlattığım şekilde oldu. Ayrıca yıllarca çok net hatırladığım harika bir çizgi filim yaratmışım o baygınlıkta ama yıllar geçtikçe soldu silikleşti.

Sabah ve akşam sekizde, nöbet değişirken koridor bir süre boş kalıyordu. Bu sırada bir yerden söküp cebimde sakladığım ince tel parçasıyla kelepçeyi açıyor, kolumu daha aşağıda kelepçeleyip işkence vardiyası gelinceye kadar yarı oturur durumda dinleniyordum. Yirmi numaralı hücrede sorgusu büyük ölçüde tamamlanmış olduğu için 6. kata çıkmayı bekleyen Yalçın pamuğa emdirdiği suyu mazgaldan uzatıyor, ben de uzanıp bunu kaptıktan sonra birkaç yudum emiyordum. Aziz dostum, acaba hatırlıyor mu? İşkence vardiyası gelince komiserleri bunu kim aşağıya aldı diye bağırıyor, ben de nöbetçilerden rica ettim aldılar diye çok sakin konuşunca homurdanıp gidiyordu. Gözaltının büyük kalabalığı işime yarıyordu ve bu eylemi tekrarlayabiliyordum. Bir de bunla mı uğraşacaklardı.

Seanslar sırasında yükseğe astıkları yerde bir çıkıntı, belki de yarım santimlik bir çentik vardı ve ayağımı oraya dayayıp biraz rahatladıkça nöbetçi polis oturduğu yerden kalkıp beni tekrar düşürüyordu. Üç, beş on derken kalkıp oturmaktan sıkıldı ve bileğime bir ip bağladı. Ayağımı koydukça oturduğu yerden ipi çekip düşürüyordu. İşte Türk emprovizasyonu, ya da Türk polisinin zekası diye buna derim.

Ayıldıktan sonra bir daha asmadılar, zaten kollarım pek tutmuyordu. Keşif sırasında öldürdükleri Behçet'ten boşalan bir numaralı hücreye koydular. Artık seanslar arasında taşa uzanıp yatma lüksüne sahiptim. İki gün sonra Nihat da yanıma gelince buna bir de sohbet eklendi. Hayat birden daha çekilir olmuştu. Al sana relativite!

DURUN, BEN DE GELİYORUM - 3

1981 İlkbaharında tarihini tam hatırlamadığım bir gün.

Hafta sonuna geldiği için Mamak'a girişte kafeste geçen üç günlük uzun yılbaşı ve A Blok'ta geçen cehennem aylarından sonra hiç beklemediğim anda sevk edildiğim D blok tam bir tatil köyü gibiydi. Her sayımda ve havalandırmada dayak yoktu. Günde on saat eğitim yoktu. Kimse denetlemediği için hemen tavsamış, sonra kalkmış, ya da tamamen göstermelik hale gelmişti.  Dev salonda istediğimiz gibi keyif ediyor, çay içiyor, bahçede de uzun süre serbest kalıyorduk. Dikenli tellerin engellemediği geniş bir gökyüzümüz bile vardı. Mamak'a bahar gelmişti ve her şey harikaydı.

Öyle anlaşılıyordu ki buraya önemsiz gördükleri kişileri koymuşlardı. Eh, zaten beraat edecek olan ben de (nitekim ettim) burada keyifle mahkemeyi bekleyebilirdim. Şansım tekrar yaver gitmeye başlamıştı. Bir bahar akşamı, yemek sonrasında Mustafa'nın da bulunduğu bir sohbete dalmışken aniden hoparlör bağırmaya başladı. Uzunca, yüz elli kişi civarında bir isim listesi okunuyordu. Aralarında yakalanmayanlar da vardı. Bu listede adı geçenlerin on dakika içerisinde hazırlanıp kapı önünde sıraya girmesi emrediliyordu. Ve listede benim adım da vardı.

Durum şuydu. Liste o dönemde Ankara'da DY'ci olarak tanınan kişilerin belli bir kesimini içeriyordu. Bunları ya en kötü A veya daha az kötü olan B Blok'a alacaklardı. D Blok'ta keyif sürmeleri düşünülemezdi. Yazıcılar yakalanmış olanları muhtemelen blok listelerinden taramaya üşenmişler, işi hoparlör anonsuyla halletmeye karar vermişlerdi. O halde, hiç çıkmasam, acaba kaynayıp gider miydim. Yazıcılar acaba tekrar kontrol eder miydi. O on dakika bu riski hesaplayıp durdum. Duymadım numarasını yemezlerdi. Yakalanırsam A Blok tecritte bir ay dayak kesin gibiydi. Ama yakalanmazsam da D Blok'ta keyif iyiydi. Dakikalar hızla azaldı. Toplanmak gibi bir sorun yoktu çünkü tüm eşyamız zaten birer poşette duruyordu. Son dakika geldi. Hasbelkader D bloka atılmış birkaç kişi sıraya girdi. Acaba koğuş kıdemlisi beni ihbar eder miydi? Her an ortaya çıkma korkusunu yaşamak da iyi değildi. Koğuş ya da blok yazıcıları arasında adımı hatırlayan çıkar mıydı? Ama liste belli ki Ankara'yı iyi tanıyan bir otoritenin elinden çıkmıştı. Takip edilmesi çok muhtemeldi. Sonra kapı açıldı. Gidecekler sayılmaya başlandı. "Durun ben de geliyorum" diye bağırıp sıranın en arkasına iliştim. Kelepçelendik, gecenin karanlığında cezaevi arabasına iteklendik. Aslında yürüyerek bile gitsek kaçamazdık. Benim bindiğim araba yokuşu çıktı, önce D, sonra C Blok arkada kaldı. Kavşağa yaklaştık. Kalbim hızlandı. Araç son anda (tabii bu çok manasız bir laf, uçacak mıydı yani) sağa saptı ve B Blok'un önüne yanaştı. Rahatladım. Gene en kötüsünden yırtmıştım. İyimserliğimin hududu yoktu.

Mehmet Tanju Akad

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)