1970'ler... Devrimciler: Bir izin peşinde... / Işık Ergüden
Yakın geçmiş olarak değerlendirilebilecek bir dönem üzerine düşünmenin neyse de, yazmanın ciddi güçlükleri var. 1970'li yılları düşündükçe, bugünkü insan manzaralarından uzaklaşamama; bugünü geçmişe yansıtma; geçmişi bugünde arama; ve daha da önemlisi, kendini nereye koyacağını bilememe, kendine ya da başkalarına haksızlık etme duygusu, yazmanın önünde ciddi bir engel gibi dikilmekte. Hemen hemen hepimizin, şimdi kırklı yaşlarında olan bir kuşağın içinden geçtiği, toplumsal hareketliliğin yoğun olduğu bir dönem. Geriye dönüp bakıldığında, umut dolu gözlerle geleceğe bakan insan yüzlerinin, -siyah beyaz fotoğrafların, marşların, şarkıların, türkülerin- yürüyüşlerin, eylemlerin, örgüt toplantılarının, bir de ölümlerin hatırlandığı yıllar. Şimdi, sağda solda rastladığımız eski tanışlar, ismen tanıdıklar, selam verilmeyenler, tek tük dostlar; pek azı politikayla, sanatla, yazıyla ilgilenen, pek azının sistemle derdi olan, çoğu “günlük maişet derdi"nin değişik çarklarında dönüp duran insanlar... İçki masalarında, efkâr basınca hatırlanan, sonra da unutulan yıllardan kalmış kişiler, yaşayanlar... "Yenilmiş asiler"in dünyanın her yerinde az çok benzer özellikler taşıdıklarını okuduk, duyduk, biliyoruz: Yoğun alkol tüketimi, "bir baltaya sap olamama" ya da turizm, reklam, eğlence sektörlerinde hızlı yükselişler... Bu insanlar mıydı, "biz" miydik onca büyük idealin ardındaki, onca büyük eyleme imzasını atanlar? (Şimdi uzaklardaki bir dostun deyişiyle, "dünyayı değiştirmek isteyecek kadar cesur ama eve ekmek götürmeyi beceremeyecek kadar korkak" olanlar biziz, değil mi?) "Biz" diye büyük harflerle yazabileceğimiz birinci çoğul şahıs bir zamir o dönemde -onca fraksiyona, bölünmeye rağmen- var mıydı gerçekten? Ortak bir kültürle mi davranmıştık ki bir kuşak olarak adlandırılmayı hak etmiş olalım? Yoksa, farklı farklı kültür ve güdülerle, egemen bir dalga içinde yerimizi almış, sonra da o dalga kesilince "gerçek" hayatlarımıza, benliklerimize mi geri dönmüştük? Belki, biz "Biz"dik de "onlar" bizi paramparça etmeyi, kişiliklerimizi ezmeyi iyi bilmişlerdi. Belki de "Biz" her zaman zaten bu çaptaydık -bu da bir kuşak olarak tanımlanmaya yeter, kuşak deyince akla niçin hep erdemli sıfatlar gelsin ki?- Ya "ben"; ben kendimi bizden ne ölçüde ayırabilirim, geçmişe ve bugüne dair söyleyebileceklerim, söyleyemediklerim şahsi kuruntularım olmaktan öteye geçebilir mi? Ya da, kim bilir, insan mı (ünün fizyolojik süreçlerine denk düşmüştür yaşadığımız her şey; toplumun kırklı yaşlarındaki, artık hapishanede de olmayan insanlardan beklentilerine, baskılarına çaresizce boyun eğmenin sonuçlarıdır bu durum... Belki de yeniden yükselecek devrimci bir dalgada yerlerini yine alacaklardır bu insanlar... Zaten bir kısmı işlerinden, iş görüşmelerinin boğucu durumundan, kimi parti bürolarına giderek, orada bulunarak arınmıyorlar mı? Hem ona yanlış yapılmışken, onca bedel ödenmişken, geriye neredeyse hiçbir şey kalmamışken, yine aynı şekilde mi devam etselerdi hayatlarına?.. Dün ve bugün, dünkü insanlar, bugünkü insanlar ve yarın... Bu sorular, insanın bakışını bulanıklaştırıyor, nereye bakmak gerektiğini muğlaklaştırıyor. Ama bu sorulardaki ironi, kinaye ve hatta alay, kabullenilemeyen bir gerçeğe duyulan öfkenin, başka türlü olması isteğinin ifadesinden başka bir şey de değil. * 1970'li yıllar, Türkiye'nin sosyal tarihinde, öncesinden ve sonrasından kalın çizgilerle ayrılan yıllar. Toplumsal hareketliliğin bunca yoğun yaşandığı, bu kadar çok sayıda insanın dahil olduğu başka bir dönem olmadığı gibi, en azından kısa vadede yeniden yaşamağa da benzemiyor. Bu nedenle, sonuçları itibariyle önem taşıyan, taşıması gereken, zengin ve çeşitli deneyimleriyle çok farklı okumalara, yorumlara yol açması gereken bir dönem. Ama, ne yazık ki, ne kültürel, sosyal alanda ne de sosyalist mücadele alanında bugün izine rastlanmayan, doğru dürüst nostalji konusu bile olmayan bir dönem. Garip bir paradoks: Sayıları yüz binlerle ifade edilen ülke çapındaki "sol" bir kitleden, sosyalist mücadeleden geriye, bırakalım sol bir hareketi, doğru dürüst bir anlatının, belleğin, sözün bile kalamaması, yalnızca yaşanmış olan baskının yoğunluğuyla açıklanamayacak kadar ciddi bir sorun. 1970'li yıllardaki hızlı kapitalistleşmenin etkileri, kırsal yapılardaki çözülme ve bunalım, çarpık şehirleşmenin sorunları, dağılan kurumlar, iktidar odaklarının ve sokağın giderek faşistleşmesi... ve karşılığında doğan tepki, 12 Mart 1971 darbesine rağmen, devrimci oluşumlara imkân tanıyan 60'lı yılların mirası kültürel atmosfer, 71'in ihtilalci çizgileri. Ardından, 1974-80 döneminde güçlenen sol örgütlemeler, yaygın propaganda ve ajitasyon, kitle ve kadro düzeyindeki geniş faaliyet, dönemi belirleyen eylemler, karşı-iktidar denemeleri; ve 12 Eylül 1980... Tüm bu hareketlilik, yaşanışıyla ve sonuçlarıyla eleştirilebilir: Ülkenin sosyo-kültürel evriminden hareketlerin sınıfsal kökenlerine, önderliklerin ve kitlelerin niteliğinden ideolojik-teorik yapının kısır, cılız, şablon özelliklerine, Kemalizmin, Stalinizmin etkilerine kadar çok şey söylenebilir. Hatta, o dönemin deyişiyle "dünyanın üçte birinin sosyalist olduğu ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin sürdüğü" bu yıllarda devrimci olmanın "sıradanlığı" üzerinde de durulabilir; ama bu söylenebilecekler (ve söylenmiş olanlar), "niçin yenildik?" sorusuna kurgusal, varsayımsal yanıtlar getirse de, bu görüntünün derinlerine, bugünkü tabloya pek uzanamaz. Dünyadaki devrim hareketlerinin yıkılışını yaşamış biz 20. yüzyıl sonu tanıkları artık biliyoruz ki, hemen her toplumsal hareket bu tür özelliklerle, "zaaflar"la doluydu, doludur. * "Zafer kazanmış" ya da yenilmiş devrimlerin, bir toplumsal kargaşa anında iktidara el koymuş bir grubun, iktidar aygıtlarının yardımıyla becerebildikleri kadar yönetebildikleri, bunu yaparken de ideallerini çiğnedikleri "devrim"ler olduğunu, kitlelerin kendiliğindenliğinin ise yeni iktidar hedefiyle kendi kendini iğdiş ettiğini, bu "ihanete uğrayan devrimler" çağının sonunda söyleyebiliriz. İktidar kurumlarını parçalamak yerine, ele geçirmeyi hedefleyen hareketlerin, bireylerin gündelik hayatlarında, gündelik süreç ve hiyerarşilerde dönüşümler yaratmadıkları için zihniyetlerde yer etmediği, Che'nin hayal ettiği "yeni insan"ı yaratmayı başaramadığı da bu yüzyıl sonu derslerinden. (Örnekler hatırlanabilir: Rus devriminin ilk yıllarında kültür, sanat alanındaki deneysel arayışların, aile, okul gibi kurumları ortadan kaldırma teşebbüslerinin hızla bastırılması Sandino'nun Kızları adlı kitaptaki tanıklıklar: Devrimin en ön saflarında yer almış kadın militanların, iktidarın ele geçirilmesinin ardından "yuva"larına, mutfağa ve koca dayağına geri dönüşü...(Olumlu örnekler de sıralanabilir: İspanya İç Savaşı'nın anarşist komünleri; 68 Fransası'nda hareket içinde, hareketin ihtiyaçlarına uygun olarak doğan, hareket bittiğinde doğal olarak dağılan, katılanların bilincinde yarattığı dönüşümler dışında izi kalmamış, isimsiz örgütlenmeler...) Dahası, dünyayı değiştirme istek ve edimi de çelişkili, gerilimli bir edimdir: Bir felsefenin, bir teorinin hayatın gündelik kaosuyla örtüşmesinin olanaksızlığı; "ötekiler" adına hareketin, bilinçli öznenin kitleye öncülüğü anlayışının doğallıktan kopuk, zorlayıcı karakterinin en güzel ütopyaları bile baskıcı iktidar biçimlere dönüştürme ihtimali; toplumsallığın her türünün bireyi, bireyin farklılığını ezici karakteri; varılmak istenen amaçlarla kullanılan araçlar arasındaki çelişki.. Kısacası, kitapla hayat, toplumsalla bireysel, politik eylemle etik tavır arasındaki çelişki ve gerilimler... Bu sorunlar, politik eylemlerin yoğun olarak yaşandığı yirminci yüzyılın temel sorunları olarak, esasen felsefenin konusudur ve devrimci olmak, bu çelişki ve gerilimlerin göbeğinde davranmaktan, yanıtsız sorularla boğuşmaktan başka bit şey değildi, hâlâ da değildir. 1970'li yıllar Türkiyesi'nin sol pratiği, bu sorunların tam da göbeğinde yer aldığı, zengin deneyimler, örnekler sunan bir pratikti. Bu düzeydeki bir irdeleme de, politik düzlemden çok felsefî düzleme yönelmeyi gerektirir. Zaten burada, bu yazıda yanın aranan soru, "yanlış" politik önermeler karşısında "doğru" politik önermeler bulma çabasının ürünü hiç değildir. Bu felsefî sorunlar açısından 70'leri ele almayı da başka kapsamdaki çalışmalara bırakarak (yalnızca vurgunun yapılması gereken yeri göstererek), dünü bugüne, bugünü yarına bağlayan ya da bunları birbirinden koparan noktaya değinmek, bu yazı çerçevesinde daha temel bir soruna bakmayı sağlayabilir: Yaşanmış toplumsal hareketliliklerin kişilerin bilinçlerinde yarattıkları dönüşümler, bunların bir bellek halini alması, aktarılması, gelenekleşmesi, yeni süreklilik ya da kopuş çizgileri oluşması, “doğru" politik önermelerden çok daha önemlidir. Bugün "gündelik maişet derdi“ içinde kaybolmuş ya da bu “derde“ politikayı eklemlemeye çalışan 70 kuşağının asıl sorunu o dönemdeki politik anlayışlarının. hata ve eksiklerinin ötesinde, dışında, bu bilinç dönüşümünü yaşayamamış ya da bu bağı kopartmış olmasıdır. * 1970'li yıllar sol pratiği, olgusal olarak (sosyolojik, politik açıdan) taşıdığı önem bir yana, esasen bir hayat algısının, bir hayat tarzının ifadesiydi: Sisteme isyan hayatın her düzeyinde kendini göstermiş, sol kadrolar gündelik hayatlarını sistemle her türlü uzlaşmanın dışında kurmuşlardı. Aile, okul, iş gibi kurumlar, bunlarla ilişki dışlanırken, düzenin sunduğu gelecek imkânları da reddedilmişti (insanlar ailelerinin, okullarının, işlerinin sunduğu "yükselme" imkânlarını, bu imkânlara kolaylıkla erişebilecekken, hiç düşünmeden, arkalarına bakmadan terk etmişlerdi). Yaşanan gün, "düzenle bağların koparıldığı", sistem-dışı ilişkilerle, ortaklaşa bir hayatın sürdürüldüğü bir zemin üzerindeydi. İnsanların ufuk çizgisinde farklı bir "yarın" anlayışı (bir toplum ütopyası) vardı... Tüm bunlar gündelik hayatın ve insan ilişkilerinin yaşanışında, o gün çok farkında olunmasa da, farklı paradigmaların denenmesi, kurulması anlamına geliyordu (elbette her deneme gibi yanılgılarla, acemiliklerle doluydu, ama bir denemeydi; düzenin çizdiği sınırların dışına pratik anlamda bir çıkıştı). "Yasadışılık", örgütsel bir ilişkinin katı, yarı-askeri mantığının dışında bir ruh ve kültür olarak düşünüldüğünde, o günlerde ruhlara alttan alta sinmiş bir isyanın, umut dolu bir kıvılcımın, radikal bir uzlaşmazlığın pek de telaffuz edilemeyen ifadesiydi, hayatın başka türlü yaşanabilirliğinin göstergesiydi. Bu hayat algısı, "profesyonel devrimciliğin" doğal sonucu gibi görünse de, asıl çelişkisini, gerilimini bu kalıpla yaşadığı düşünülebilir: Radikal bir uzlaşmazlığı başka bir düzenin ve hiyerarşinin çarklarına hizmet ettirme çabası ya bu ruhun yok olmasıyla ya da bu çarkların parçalanmasıyla sonuçlanır (devrimcilerle devrimci hareketler arasındaki gerilim noktasıdır bu: Dünya devrim tarihi, küskünlük, isyan, örgütsüzlük, intihar örnekleriyle; toplama kamplarına, psikiyatri kliniklerine kapatılmış, topluca katledilmiş, kurşuna dizilmiş devrimcilerin hayat hikâyeleriyle doludur...). 80 darbesinin asıl başarısının bu ruhun öldürülmesi olduğunu söylemek pek de yanlış olmaz sanırım. Örgütsel yapıların dağıtılmasının, yenilginin ardından ya ruhsuzlaşmış (dolayısıyla, o hayat tarzını, o hayat tarzının getirdiği etik-politik gerilimleri unutmuş) solculuklar türemiş ya da yaşadıklarına açık ya da örtük bir pişmanlıkla bakan, reddettiği düzen olanaklarına kavuşmak, Evren Özal ikilisinin değersizleştirdiği dünyada "köşeyi dönmek" için çabalayan, hatta bunu teorileştirerek, sistemde yer edinmiş insanların daha iyi politika yapabileceğine inanan insanlar haline gelmiştir 70 kuşağı (doğrudur da; sistem, geçmişte "suça" bulaşmış, şimdi kendi cemaatini kurarak mafyalaşmış kesimleri gayet iyi kullanabilecek, onlara politik temsil hakkı bile verebilecek olduğunu ya da meşruluğunu kanıtlamış "eski solcular"a pek de kötü gözle bakmadığını kanıtlamıştır). "İşsiz güçsüzlük", "aylaklık", "lumpenlik" nitelemeleriyle aşağılanan bir tarzın yerine, sistem içindeki yeri gayet net, işi gücü, evi barkı, düzen içi gelecek projeleri olan, kapitalist çalışma etiğini (bu erikten geriye ne kalmışsa!), kurumlarını rahatlıkla benimsemiş, bunların üstüne de geçmiş nostaljisini, hatta "sol politika"yı oturtabilen, okumayan, düşünmeyen, alternatif arayışları hiç olmayan, geçmişinin rantını yiyebilen insanlarla doludur ortalık... Böylece, banka soymanın erdemine inanmış, ölmüş, hapis yatmış bir kuşak, banka kurmanın erdemine inanır hale gelmiştir (tek tük de olsa kimilerinin, kendilerini, değiştiremedikleri bu düzenin dışına atma çabaları, ilişkisizlikleri, arayışları, ıstırapları ise gören gözler için kolay unutulur bir şey değildir ve tüm tekil, çıkışsız görünümlerine rağmen, Sisyphosvari çabaları, o hayat algısına ve hatta toplumsal bir gelecek ütopyasına daha yakın durmaktadır). * Dolayısıyla, doğum tarihleri yakın olduğu ya da aynı toplumsal hareketlilik dönemlerinde bulunmuş oldukları için ortak bir kimlikle adlandırılmış bu insanların yaşadıklarını kolektif bir bilince dönüştüremedikleri ya da bir bilinçsizlikle heba ettikleri rahatlıkla söylenebilir. Yaşanan yeni sayfada önceki sayfadan gelen tek bir cümle bile yoktur. Geriye dönüp bakıldığında. "Falanca örgüt", "Falanca hapishane" gibi zaman ve mekân içine kolaylıkla yerleştirilebilecek ortaklıklar, düşünsel ve ruhsal düzeyde herhangi bir farklılığın, ayırt ediciliğin simgesi olamamıştır. Ortalık yerde ve boşlukta dolanan 70 kuşağı nitelemesi de -tıpkı 68 ve benzeri nitelemeler gibi, tıpkı Che ve Denizler mitolojisi gibi- düzen içi bir söyleme dönüşmekte, tüketim ve gösteri düzeneklerine meta olmakta gecikmeyecektir. Oysa, 1970'li yıllarda devrimci olmak, eğer hâlâ yaşıyorsak, taşınması güç bir belleğin sahibi olmaktır: İnançların, hareketlerin, ülkelerin çöküşünün ardından, dahası bir ruhun yok oluşunun ardından, çaresizce geri çekilişlere ve kaçış çizgilerine sığınmak; ama yine de, bit ihtimal olarak, radikal ve etik bir isyanı yaşamak, o yasadışı ruhu teslim etmemek... Varlıklarına inanmak istediğimiz böyle insanların pek de söze, yazıya gelmeyen yaşantı yoldaşlıklarında geleceğe dair gizil bir ümidin izi sürülebilir. Işık Ergüden
(Defter dergisi, N: 38. Kış 1999)
Gerçek Edebiyat
YORUMLAR