1945'li yıllar ve 'Boğazlar'-Kars-Ardahan'ın 'kilit' önemi / M. Tanju Akad
İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminde Türkiye, savaş döneminden daha büyük bir tehdit altında kaldı: Stalin'in Boğazlar ve Kars-Ardahan'ı istemesi! Bu bölgelerimizin Türkiye için yaşamsal önemi ve o tarihte yaşananları, Mehmet Tanju Akad, roman tadında, akıcı diliyle yeniden yaşatıyor. 'Türkiye meydan o...
1945: Yeni bir dünya kuruluyor. Stalin Rusya’nın tarihi taleplerini yineliyor. Bu küstahlığa gereken cevap verilecek ve bu, kırk yıl sonra Sovyetler Birliği’ni çökertecek olan Soğuk Savaş’ı başlatan olaylardan birisi olacaktır. 1945 yılı müttefiklerin zaferini müjdeleyerek gelirken Türkiye de rahat bir nefes almıştı. İngiliz ve Amerikalılar Batı Almanya’yı işgal ederken Kızılordu Berlin muharebesine hazırlanmaktaydı. Stalin 1941 yazındaki Alman saldırısı karşısında sinir krizi geçirerek on beş gün ortalıklara çıkamayışını “unutturmuş”, tüm küstahlığını geri kazanmıştı. Yalta Konferansı’nda Polonyalıların kayıp subayları sorulunca, bunları kurşuna dizdirerek Katyn ormanında dev bir çukura gömdürmüş olan Rus diktatörü, gayet pişkin bir şekilde “en son Mançurya'ya doğru yürürken Sibirya’da görülmüşler” diye alay etmiş ve bu yanına kalmıştı. Olayın kahramanı Stalin, papaz okulunda yetişmiş bir köylü kurnazı idi. Daha Lenin’in zamanında Troçkiler, Zinovyevler, Bukharinler ve nice diğerleri ateşli teorik tartışmalarla uğraşırken o örgütlenme sekreteri olarak partiye hakim olmuş, rakiplerini tasfiye etmek için milyonlarca yurttaşını öldürtürken de en ufak bir azap duymamıştı. 1939 yılında Hitler ile anlaşarak Nazi’lere zaferin yolunu açmış, bu arada Polonya’nın büyük kısmı ile Baltık ülkelerinin tümünü işgal etmişti. Sıra Finlandiya’ya gelmiş, büyük direniş gösteren bu küçük ülke bir yıl savaştıktan sonra tükenince, en ufak bir alicenaplık göstermemişti. Ona göre güç her şey, hukuk ise sadece ve sadece kendi arzusuydu. Şimdi savaş deneyine sahip iki yüz elli tümen ile kendisini her şeye kadir hissediyor ve eski Rus taleplerini yineliyordu. 1945 Şubat’ında biri hariç Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra çekildiği bütün toprakları almıştı. Bu, 1878 ile 1918 arasında Rus işgalinde kalmış olan Kars ve Ardahan idi. Bu Türk bölgesi onu hep rahatsız etmiş, durumun punduna gelmesini beklemişti. İşte fırsat ayağına geliyordu. Bu arada Boğazlar için de bir bahane oluşturabilir ve buraya bir kez girdikten sonra kimse onları çıkartamazdı. Savaş endişesinden uzak bir yıla hazırlanan Türkiye 19 Mart 1945 günü başına geleceklerin ilk sinyalini aldı. Rusya 1925 yılından beri geçerli olan saldırmazlık anlaşmasını tek taraflı olarak feshetmiş, gerekçe olarak da II. Dünya Savaşı’nın yol açtığı esaslı değişmelerden söz etmişti. Cumhurbaşkanı İnönü bunun arkasının geleceğini tahmin etti ama işi büyütmeme politikası güttü. 4 Nisan’da, Moskova’ya, anlaşmanın yenilenmesi için görüşmelere hazır olduğumuz bildirildi. Bir süre ses çıkmadı. 7 Haziran günü gelen haberler diktatörün kötü niyetini ortaya koyuyordu: Yeni bir anlaşmanın bedeli Kars ve Ardahan idi. Rus Dışişleri Bakanı Molotof Moskova’daki büyükelçimiz Selim Sarper’e notayı verirken “1921’de size bu toprakları terk ettiğimiz zaman Sovyetler Birliği zayıftı” demişti. (Acaba burasını 40 yıl işgal altında tutarken “Türkiye zayıfken aldık, ayıp oldu” demişler miydi) Şimdi güçlüydüler. Olayı hatırlayan ve tekrar gündeme getiren kuşkusuz ki Stalin idi, çünkü o 1921 yılında da bu konu üzerinde durmuştu. Sovyet iktidarının ilk yıllarında Stalin örgütlenme işlerinin yanı sıra Milletler Komiserliği görevini de üstlenmişti. Bu, geniş topraklardaki halkları Sovyet yönetimi altında tutma işinin daha ince bir ifade ediliş biçimiydi. Stalin bunun için halkların alfabelerini değiştiriyor, bazı bölgeleri birleştiriyor, diğerlerini ayırıyor ve “yeni sovyet cennetinde” hâlâ “huzur bulmayanları” da atalarının yanına gönderiyordu. 13 Mart 1921 tarihinde “Ulusların Hayatı” adlı dergide Ankara ile istemeyerek de olsa niçin anlaştıklarını anlatırken Kars ile Ardahan’ı günün birinde alacaklarını ifade etmekteydi: “Nasıl 1918’de Brest-Litovsk anlaşması ile Ukrayna’nın yarısını Almanlara bırakıp bir süre sonra geri aldıysak, şimdi de doğu devriminin zaferi için Türkiye’ye geçici toprak ödünlerinde bulunmamız gerekmektedir… Bunun için de Sovyet Rusya… gerçek sahiplerini bulacakları zamana kadar Kars ve Ardahan illerinin geçici olarak Türkiye’ye bırakılmasının Ermeniler için öyle kabul edilmeyecek bir koşul olmadığını ileri sürmekte haklıdır.” Josef Zugaşvili Stalin şimdi bu sözlerini hatırlamış, fikrini zikretmiş, oyunu açmıştı. Stalin’in elindeki en büyük koz zaferdeki payı nedeniyle dünya işlerinde söz sahibi olmasıydı. Bunun dayanağı savaş tecrübesi ve mekanizasyon sayesinde çok güçlü hale gelen Kızılordu idi. Bu ordu hem Bulgaristan’da güçlü birlikler bulunduruyor, hem de İran’da güç gösterisi yapıyordu. 1945 yılında Muhtar Azerbaycan ile Mahabat Kürt Cumhuriyeti’ni kurdurarak İran üzerinden Hint Okyanusu’na inmek istedi. Bu yeni kurulan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin önüne gelen ilk mesele oldu. ABD’nin kesin tavrı nedeniyle Rusya geri adım attı ancak bölge ile yakın ilgisini hiç yitirmedi. Ne var ki Stalin’in karşısındaki İnönü de kolay pabuç bırakacak bir rakip değildi. Derhal İngilizlerle temasa geçti ve Sovyet yayılmasından büyük endişe duyan bu ülkenin desteğini aldı. Bu aynı zamanda ABD desteği anlamına da geliyordu. Böylece elini güçlendirdi ve zaten Rusların yeni hamlesi için fazla beklemesine de gerek kalmadı. Stalin şimdi Ermenileri kullanacaktı. 1945 yazının başında Ermeni Katolikos Seçim Kongresi toplanmış, 1938’de ölen I. Hoven‘in yerine VI. Kevork seçilmişti. Bu kişi -kuşku yok ki danışıklı olarak- Stalin’e başvurarak Ermenistan’ın Türkiye’den toprak taleplerini desteklemesini ve diasporadaki Ermenilerin Ermenistan’a dönmeye davet edilmesini istemişti. Bu karar Stalin tarafından derhal kabul edilip Pravda ve İzvestia’da yayınlandı; ayrıca Molotof tarafından 18 Haziran’da yeni bir anlaşmanın önkoşulu olarak tekrar gündeme getirildi. Türkiye işi ağırdan akarak 17 Temmuz’da başlayacak olan Potsdam Konferansı’nda İngiltere ve Amerika’nın tutumu netleşmesini görmek istedi. Ayrıca Rusya ile baş başa kalmak istemediği için konunun burada gündeme getirilmesinden büyük bir rahatsızlık duymadı. Savaş boyunca müttefikler arasında on beş büyük toplantı yapılmıştı. Bunların çoğu savaşın yürütülmesiyle ilgili olup, savaş sonrası dünya düzeni esas olarak Yalta ve Potsdam’da ele alınmıştır. 4-12 Şubat 1945 tarihleri arasında yapılan Yalta Konferansına Roosevelt, Stalin ve Churchill katılmış, Savaştan sonra Avrupa’nın genel düzeni ile Polonya ve Yugoslavya meseleleri ele alınmıştı. Burada müttefikler arasında görüş ayrılıklarının belirginleşmeye başlamış, bu durum kurulmakta olan Birleşmiş Milletler ve bunun en önemli organı olan Güvenlik Konseyi’nin yapısını tayin etmişti. Türkiye konusu müttefiklerin gündemine esas olarak 17 Temmuz ile 2 Ağustos 1945 tarihleri arasında yapılan Potsdam Konferansında girdi. Her ne kadar ana konu Almanya’daki işgal düzeni, Avrupa’nın durumu ve savaş tazminatları ise de, Churchill, Stalin ve Roosevelt’in halefi olan Truman pek çok konuda görüş teatisi ve tartışma yaptılar. Potsdam Konferansı’nda Anglo-Saksonlar ile Ruslar arasındaki yaklaşım farklılıkları derinleşmiş, taraflar tarihi tutumlarına dönmüşlerdi. Rusya Akdeniz'e inebilmek için İtalyan sömürgelerinden birisi üzerinde vesayet isteyince Churchill buna karşı tutum aldı. 22 Temmuz’da Molotof, Boğazlarda üs ile Kars ve Ardahan üzerindeki taleplerini resmen dile getirdi: Savaşta Türklerin Alman gemilerini engellemediğini, bu nedenle bundan böyle Boğazlarda Rus üsleri olması gerektiğini söyledi. Bu konuda 1805 (Napoleon’a karşı) ve 1833 (Kavalalı İbrahim Paşa’ya karşı) anlaşmalarını örnek gösterdi. 23 Temmuz’da ise Churchill söz alarak Moskova’daki basın kampanyası ile Bulgaristan’daki Kızılordu yığınağının Türkiye’yi endişelendirdiğini söyledi. Stalin Türkiye’nin esas olarak Kars ve Ardahan meselesinden korktuğu, Rusya’nın bu taleplerinin normal sayılması gerektiği şeklinde bir yanıt verdi. Stalin’e göre Montreux Boğazlar Sözleşmesi çerçevesinde bakılırsa, Rusya Boğazlar üzerinde "Japonya kadar" bile söz sahibi değildi. Bununla birlikte İngiltere ve ABD, Rusya’nın Boğazlar konusundaki taleplerini kabul etmediler. Türkiye Konferansın sona ermesinden on beş gün sonra 22 Ağustos günü bir açıklama yaparak İkinci Dünya Savaşı’nda Boğazları koruyamadığı şeklindeki ithamları çürüttü ve tehdide meydan okudu: “Tarih, Türkiye’nin dahil olup, Türk milletinin memlekete karşı vazifesini yapmadığı hiçbir savaş misali kaydetmemiştir!” Bu, gerekirse savaşacağız demekti! Potsdam Konferansı’nda Batılılardan alınan destek Türkiye’yi bir miktar rahatlattı ama barış ortamına geçilememesi ülke üzerinde büyük bir yük oluşturmaktaydı. ABD Ankara Büyükelçisi Wilson, 25 Eylül tarihli raporunda şöyle diyordu: “Rusya Türkiye’yi büyük miktarda askeri silah altında tutamaya zorlayarak ekonomik baskı altında tutmak istiyor. Bu bir yumuşatma stratejisidir. Üç büyükler arasında Rusya’ya imtiyaz tanıyacak bir anlaşma yapılması Türkiye’deki rejimin ortadan kalkmasına neden olabilir.” İşte dışarıdan durum böyle görünüyordu. ABD’nin Moskova’daki büyükelçisi Kennan ise Stalin’in Doğu Avrupa’da yaptıklarını yakından izleyen bir kişi olarak şunları söylemişti: “Ankara’nın görüşlerini tüm kalbimle destekliyorum. Ne Sovyet ideolojisinde, ne de diplomatik tatbikatında Sovyetlerin Türkiye ile ilgili niyetlerinin Boğazlarda tanınacak bazı tavizlerle tatmin edilebileceğini mümkün kılacak bir unsur bulunabileceğini düşünmüyorum. Rusya her tavizi Türkiye’de kendisine bağlı bir rejimi kurmak için azami ölçüde istismar edecektir.” Bu arada basın kampanyaları karşılıklı sürüyor ve Türkiye’de kamuoyu gerginleşiyordu. 4 Aralık 1945 tarihinde İstanbul’da CHP gençlik kolları yönetimindeki üniversitelilerin de aralarında bulunduğu bir grup, Sovyetler Birliğine yakın bir çizgi izlediği gerekçesiyle Tan gazetesinin matbaa ve idarehanesinin yanı sıra Yeni Dünya gazetesi, ABC ve Berrak kitapevleri ile Görüşler ve La Turquie adlı dergilerin bürolarını tahrib etti. Ruslar bu olayları polise mal ettiler. Ancak bu olayda hem iç muhalefeti susturma gayretinin hem de Rusya’nın tutumunun yarattığı infialin rolü olduğunu düşünmek gerekir. Stalin’in Türkiye’den talepleri ülkenin iç politikasını zehirliyor, siyasi çatışmalarda şiddet boyutunun yükselmesi için zemin hazırlıyordu. Bu durum soğuk savaş boyunca artarak devam etmiş ve Türk politik hayatının yapılanmasını derinden etkilemiştir. Gerilim tırmanırken 21 Aralık 1945 günü Moskova gazetelerinde bir Gürcü profesörün mektubu yayınlandı. Gürcüler Giresun, Gümüşhane ve Bayburt’a kadar olan toprakları istiyorlardı. Böyle bir talebin Gürcistan’ın yerli halkından gelmesi asla düşünülemezdi. Aslen Gürcü olan Stalin hemşehrilerini de bu politika oyununa alet etmişti. 25 Aralık günü İstanbul milletvekili Kazım Karabekir Meclis’te “Kars yaylası milli belkemiğimizdir, kırdırırsak mahvoluruz” şeklinde bir konuşma yaptı. Kurtuluş Savaşı’nda Ermenileri yenerek Doğu Cephemizi sağlama almış olan bu eski askerin hassaslığı Türkiye’nin kararlılığının bir ifadesiydi. Roosevelt’in ani ölümü üzerine bu sıkıntılı dönemde ABD başkanlığına gelmiş olan Harry S. Truman iki ciltlik hatıralarında Potsdam’da Türkiye üzerine yapılan görüşmeleri tümüyle teyid etmektedir. Daha sonra Doğu Akdeniz için bir nevi domino teorisi geliştirmekte ve Sovyetlerin, Boğazları kontrol etmeleri halinde Yunanistan, Ortadoğu ve Yakın Doğu’yu ele geçirmelerini önlemenin olanaksız olacağını söylemektedir. Truman’a göre Türkler o dönemde, büyük bir savaş deneyine ve sayısız fabrikaya sahip olan Kızılordu ile teke tek başa çıkamazlardı. Keza Iran’daki gelişmeler de Türkiye açısından son derece önemliydi. Ayrıca Filistinde yaptıkları nedeniyle Batılılarla araları açılan Arapların Ruslara yakınlaşması beklenebilirdi, ki Truman’ın bu tesbiti de doğru çıkmıştır. Demirperde Doğu Avrupa’nın üzerine inerken Rusların daha fazla yayılmalarının önlenmesi için Truman harekete geçmeye karar verdi. 12 Mart 1947 tarihinde Yunanistan ve Türkiye için Kongre’den yardım istedi. Bu seçimin güçlü nedenleri vardı. Yunanistan’da iç savaş devam ediyor, Türkiye ise Sovyet tehdidine karşı çok etkileyici bir kararlılık sergiliyordu. Bu iki ülkenin Rus hegemonyasından kurtulması ile hem Sovyetlerin bölgede ilerlemesi engellenecek, hem de diğer ülkelere örnek oluşturulacaktı. Yardım tasarısı 22 Nisan’da Senato’da, 9 Mayıs’ta Temsilciler Meclisi’nde kabul ediLdi ve 22 Mayıs 1947 tarihinde yürürlüğe girdi. Yunanistan ve Türkiye altyapı ve teknik yardım ile silah desteği almaya başlamanın yanı sıra yerlerini kesin olarak Batı bloku içerisinde belirlediler. Kısacası Stalin’in küstahlığı Türkiye’yi karşı bloka iterek Rusya için amaçlananın tam tersi bir sonuç verdi. Türkiye ve Yunanistan’a yapılan yardımın 5 Haziran 1947 tarihinde dünyaya sunulan Marshall Planından daha önce tasarlanmış ve uygulamaya konulmuş olması, Truman’ın bu bölgeye verdiği önemi göstermektedir. Stalin’in güç politikası Soğuk Savaş’ın başlamasına ve birçok ülkede demokratik gelişmenin kısır kalmasına neden oldu. Ancak en az demokratik olan Rusya, uzun vadede bundan en büyük zararı gördü. Stalin’den sonra gelen Sovyet liderleri Soğuk Savaş’ın masraflarını kaldırabilecek bir üretkenlik yaratamadılar ve Afganistan macerasından sonra Stalin’in yarattığı sistem hızla çöktü. Türkiye Kars ve Ardahan ile Boğazlar konusundaki tutumu ile Rus yayılmasının önündeki ilk engeli oluşturmuştu. Ama Batı bloğunda yer almanın da bir bedeli vardı! Kıbrıs olayı Türkiye’ye tek taraflı ilişkinin bedelini hatırlattı ve tekrar çok yönlü politika arayışlarına geçildi. 1965 yılından sonra Sovyetler Birliği, Pravda’da yayınlanan küçük bir haberle, Türkiye ile sınır meselelerinin kalmadığını ifade ettikten sonra iki ülke arasındaki ilişkilerde belli bir gelişme yaşandı, ancak esas gelişme Sovyetlerin çöküşünden sonra gerçekleşti. Ne var ki bu kez de bir yandan Ermeniler Doğu Anadolu üzerindeki taleplerini öne çıkartırken, bir yandan da bölgede ayrılıkçı bir temel yaratılmaya çalışıldı. Türkiye bölgeye verilen önemi göstermek için Ardahan’ı da il haline getirdi. Kars ve Ardahan illerimiz, Kafkasya’nın ve Doğu Anadolu’nun kilidi olarak görüldükçe stratejik bir odak noktası olarak kalacaklardır. Mehmet Tanju AkadSTALİN ve KARS- ARDAHAN
STALİN'İN ELİNDEKİ EN BÜYÜK KOZ
STALİN ERMENİLERİ KULLANIYOR
POTSDAM KONFERANSINDA BOĞAZLAR ve KARS MESELESİ
ANKARA ve MOSKOVA'DA BASIN SAVAŞLARI
GÜRCÜ PROFESÖRÜN MEKTUBU
SOĞUK SAVAŞA DOĞRU
'BATI BLOĞU'NDA YER ALMANIN BEDELİ!
Gercekedebiyat.com
YORUMLAR