"Gezi"ye Karşın Mizahımız Hâlâ Niye Bu Denli Soluksuz / Tahsin Şimşek
Değişim, yaşamın kendisi, olmazsa olmazı; iki yıldır kendini güncelleyen, üstüne koya koya şimdiki biçimini alan bu yazı gibi.
Son otuz kırk yılda yaşanan değişimin rengi ve ivmesi, öncekilerden epeyce farklı. İki uçlu dünyada yaşamıyoruz artık. İdeolojilerin renkleri soldu / solduruldu. Küresel tsunami bütün evlerden içeri. Beyinler ablukada. Hayatımız ve değerlerimiz allak bullak. Aşınma, evrilmeden daha hızlı. Her şey doğallığın sınırlarını zorlamakta. Aziz Nesin, ışıklar içinde yatsın; nicedir “aptallık” da sorgulama dışı artık. Avanak Avni’yi bile unuttuk. Aptallığa, kabalığa, kibre, saldırganlığa (…) inen tokadı da; o tokadın sesini duyuran mizahı da...
Ortalıkta mizah adına kala kala bir “ayakta güldürü (stand up)” kaldı. O da zaman içinde sıradanlaştıkça sıradanlaştı. Görsellik, sözün belini kırdı. Recep İvedik’lerle, Cem Yılmaz’larla mizah iyice “kötürüm”leşti. Eskiden sakata, kötürüme gülünmezdi; şimdilerde gülünüyor. Üstelik kadın - erkek aynı biçimde gülüyor. Kabahat, salt Recep İvedik’lerde değil kuşkusuz. Toplumca AVM’lerde istiflenen bir tekdüzeliği yaşıyoruz. Tekdüzelik ve “kalabalık”ın, bütün insanlıkla birlikte kendimizi de sıradanlaştırdığı hiç aklımıza gelmiyor.
Çelişkiyi görmek, önemsemek ve gelecek kaygısı taşımaktır mizahı dölleyen. Mizahın işi, kişilik onurunu ve tepkiyi amuda kaldırmaktır. Bugün yapıldığı gibi tektipliği abartmak, sıradanlığa, hatta aptallığa takla attırmak değil. Bertrand Russel, ne diyordu, anımsayalım: “İnsanlar cahil doğar, aptal değil. Onları aptallaştıran eğitimdir.” Çocuğu, sözcüğe, tümceye hasret bırakan “tablet”li eğitimin kokusu da yakında çıkacaktır, kuşkunuz olmasın. Neyi fethedeceksek, adı da “Fatih Projesi”ydi!...
Mizah, çelişkiyi görmektir, demiştik. Aşağıda uzunca bir liste var. Tümüyle yakınmaları değil, tümüyle “güncel” saptamaları içeriyor. Doğrudan ya da dolaylı bir sorgulama da diyebiliriz. Zaten hiçbir kalemin görevi, yakınmak değil; sorularla tanıklıktır. Küçük ipuçları dışında - görmeyi bilen gözlere saygı duyarak - yanıtlamayı okura bırakmaktır. Değişim mi, çelişki mi, buyurun karar sizin:
Dünün devrimcileri, dönekliği yeğleyip, her şeye “arka”larını dönerek anılarını kirletmekten utanmıyorlarsa,
Kendisine takılan “aydın” etiketini, tebessümün bin bir çeşidiyle karşılayan sevgili aydınlarımız, “ehven-i şer”e razı olmayı erdemden sayıp “Yetmez ama, evet!” diyorlarsa,
Topluma sözü olduğunu söyleyen aydın ya da sanatçılarımız, “O toplantıda o varsa ben yokum!” deyip sözünü söylemeyi bir başka bahara erteliyorlarsa;
Ürdün Kralı’nın Anıtkabir’de akan o iki damla gözyaşında hangi anlamın bulunduğunu anlayamayan bu ülkenin o “sap gibi duranlar”ı, hâlâ her konunun söz keseniyseler,
Atatürkçü şair-yazar arkadaş, bir edebiyat etkinliğinin kapısından girerken “Şiir ve sanat, siyasetle kol kola olmaz.” savsözünün koluna girip, kaşla göz arasında yakasındaki Atatürk rozetini çıkarıyorsa,
Toplumun okumamasından, okunanın özümlenmemesinden yakınan öğretmenler ya da sivil toplum kuruluşu önderleri, 50 kuruşun ya da 1 liranın hesabını yapıp dernek lokalinde gazete okumayı yeğliyorlarsa,
“Kitap az okunuyor, şiir hiç okunmuyor!...” yaygarasını koparan şairler, dergi ya da kitap okumak yerine bilgisunar sitelerinden medet umuyorlarsa,
Şiirinin hangi dergide yayımlandığını, kendi sitesinde cümle âleme haber yaparak ya da toplu e-postalar göndererek duyurmayı beceren şairler, o şiirinin yayımlandığı dergiyi bile edinmeyi, külfet olarak görüyorsa,
Edebiyatın kolonileşmesi (İslamcılar, ulusalcılar, devrimciler, küreselciler…) olgusundan, yazar ve şairler, hiç rahatsızlık duymuyorlarsa,
Dünyada, milyarder sıralamasında 7. (Avrupa’da Almanya’nın ardından 2.); basın özgürlüğü sıralamasında 156.; kadın-erkek eşitliği sıralamasında 134 ülke arasında 127. olmamız, yoksul insanlarımıza, gazetecilerimize, kadınlarımıza bir şey ifade etmiyorsa,
Her “Batsın sizin gazeteciliğiniz!” zılgıtından sonra, patronlar, meslektaşlarını ardı ardına işten attıkları halde, gazetecilerimiz, hâlâ devlet ricali önünde el ovuşturarak gazetecilik yapmaya devam ediyorlarsa,
Bir öğrencinin: “… evrimi sansürlediniz!” tepkisine, “Tabii ki sansürlenecek, sen maymundan mı geldin, yukarıda Allah var.” diyen bakanların biçimlendirdiği bir eğitim ve üniversite dayatmasına, üniversitelerin hiçbirinden bir tepki sesi yükselmiyorsa,
“Kanun yapmak” ile “kılıfına uydurmak” arasında bir fark olduğunu, hukukçular ve hukuk fakülteleri bile algılayamıyorsa,
Cumhuriyet tarihinin en büyük soygununda, onca vatandaş, hâlâ “Soyduysa beni soydu, sana ne!” çığlığıyla seçim meydanlarına koşuyorsa; birilerinin “k.çının kılı” olmayı insan onuruyla bağdaştırabiliyorsa; dahası o kıllardan daha kıl olanlar, ekran ekran soygun aklayıcılığına soyunuyorlarsa,
Cenaze törenlerinin laf ve sayı kalabalığını, dahası o törene devlet ricalinin katılımını “arabesk” belirliyor; yazar, şair ve bilim adamları koleralı gibi sessiz sedasız gömülüyorsa,
Şehit cenazelerinde, yurtseverlik duyguları, ancak “Tekbir!... Allah ü Ekber!...”le dışa vuruluyorsa,
Suriye’de, Irak’ta olup bitenlerin özgürlük mücadelesi olduğuna inanılıyor; ölenin de öldürenin de niye sadece “Allah ü Ekber” demesine kimse şaşırmıyorsa,
“Domuz eti yiyen domuzlaşır.”; fetvasıyla pek akıllıca bir şey söylediğini düşünen ehl-i iman sahibi, “Koyun eti yiyen koyunlaşır.” ya da “Sığır eti yiyen sığırlaşır.” gibi yargıların kapısını kendisinin araladığını düşünemiyorsa,
“Sütle giren huy, canla çıkar.” atasözündeki mecazı bile anlamaktan aciz ilahiyatçılar, “süt bankası” projesine karşı çıkarlarken “Ateist, komünist veya inanmayan annelerin sütünü nasıl tespit edeceksiniz?" sorusuyla absürtlükte sınır tanımıyorlarsa,
İtibar, “Besmele’yle kesilen ette mikrop olmaz.” diyen eğitimcilereyse,
Saçının teliyle cehennemlik olacağına inanlar, sosyal yaşamdan dışlanıp dünya cehennemine razı olduklarının ayrımına bir türlü varamıyorlarsa,
Dayak yerken çığlıklarıyla mahalleyi yıkan kadınlar, komşuları imdadına yetiştiğinde “Kocamdır, hem sever hem döver!” diyebiliyorlarsa,
Kızının ya da komşusunun töre cinayetine kurban gitmesine ses çıkaramayan kadınlar, üçlü aşk ilişkilerinin yaşandığı dizileri daha çok izliyorlar; üstelik dizinin “Ali Kaptan”ına ya da filmin katiline aşık oluyorlarsa,
AVM’lerden yakınan bakkallar, evlerinin, dahası dükkânlarının eksiğini AVM’lerden karşılıyorlarsa,
“İstanbul’u fethettiğinde, Fatih yirmi bir; Hürriyet Kasidesi’ni yayımladığında, Namık Kemal yirmi altı yaşındadır...” örneklerine karşın, “Yaşam, sorumluluk almadır; kişi, sorumluluk aldıkça olgunlaşır, yetkinleşir.” gerçeği, üniversitelerden bile kapı dışarı ediliyorsa,
“Kim Milyoner Olmak İster” adlı bir yarışma programında, Hukuk Fakültesi öğrencisi, Mahmut Esat Bozkurt’un kim olduğundan habersizse; Siyaset Bilimi öğrencisi “TBMM başka hangi adla anılır?” sorusuna “Yüce Divan” yanıtını veriyorsa,
Okumayıp salt dinlemek ve izlemekle yetişen üniversiteli gençlerimiz, aynı yarışma programında, “ödül” ile “mükâfat” arasında eşanlamlılık ilişkisini kuramayarak, Türkçenin “lastikli” değil “kaygan” olduğunda karar kılarak, Turhan Selçuk’un o karikatür altyazısındaki: “Çocuğu okuttuk, cahil kaldı!” feryadını, en somut biçimde doğruluyorlarsa,
Balıkesir köylüsü pazarcı Ümmiye Gürbüz, Karslı çoban Gürler Yücel ve Zonguldaklı gündelikçi Suzan Koç’un sorulara verdikleri doğru yanıtlar karşısında, eğitimli kibirliler, kendilerini utançla sorgulama gereği duymuyorlarsa,
(…)
Ve bütün bu çelişkiler, bir edebiyatçının hiç umurunda değilse, bunun bir gerekçesi olmalı; buna sağlıklı bir “tanı” konmalı değil mi?
Stockholm sendromu (eziyet edeni sevme) denen bir şey var. Bu “yeni dünya düzeni”nde toplumların iflah olmaz hastalığı mı yoksa bu mu? Öyle olmasaydı, hem de çağdaş demokrasi(!) adına, “G. Bush, N. Sarkozy S. Berlusconi gibi adamlar dünyanın başına bela olurlar mıydı?
Bu sorulara tepkisiz edebiyat ve mizah, bana Ataol Behramoğlu’nun şu dizelerini çağrıştırıyor önce: “Mangalda kül komazsın teorik konularda / Pratiğe gelince ayağın suya erer / Kendi korkaklığına kılıf ararsın boyuna / Bu arada faşizm gelip tepene biner”
Bir de Dunning-Kruger Etkisi (sendromu) denen başka bir şey var. Türkçe karşılığı “cahil cesareti”. David Dunning ve JustinKruger 2000 yılında Nobel kazanan iki bilim adamı. Bu iki bilim adamına göre “cahil cesareti”ne sahip kişiler, işlerinde çok iyi olduklarına yürekten inanan ‘yetersiz’ kişilerdir. Somutlarsak öyleleri heykelden de anlar, gazetecilikten de anlar, eğitimden de anlar; yani anlar oğlu anlar!... Böyleleri, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymazlar. Bu “cahillik” ve “haddini bilmeme” karışımı davranış, bu tanıma giren kişilerde mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur. Bu kişilerin “eksi”leri kariyerleri açısından “artı”ya dönüşür. Böyleleri, gerektiğinde söz orucu tutmayı bilmedikleri için, hangi orucu tutarlarsa tutsunlar, milletin başına beladırlar. Her şeyi baştan bildikleri için, herkese sorular sorarlar da Suat Taşer’in şu şiirindeki soruları, kendilerine sormayı bir kez bile akıl edemezler.
Ne diyordu mizah kapısını tıklatan Suat Taşer: “Sülüğü yaratan Allah / Bal arısını, eşek arısını / Karşıki doktorun karısını / Bizim müdürü / İti çakalı kurdu / Leş kargasını, bülbülü / Dürdane kızı / Dürdane kızın memelerini / Sonra da beni // Allah Allah”
Ahmet İnam’ın çok güzel bir sözü vardır: “Mutsuzluk ahlaksızlıktır.” Bu sözün anımsattığı sorumluluk, kanımca sanatçıya, mizahçıya yöneliktir öncelikle. Onun, ne kendini, ne toplumu karamsarlığa sürüklemeye hakkı vardır; ne de sürüden biri olmaya... O Alman atasözü, tam da bugünler için söylenmiştir sanki: “Sürüyle giden yalnızca kıç takip eder.” Sanatçının görevi, sürüye kösemlik yapmak hiç değildir; yürekli bir sesle o asi sesi yükselmektir.
Metin Eloğlu’nun dediği gibi yürek ister: “Bu zıkkımın yanında / Arnavut ciğeri ister, bir / Çiroz salatası ister, iki / Cacık ister, üç. / Adalet müsavat hürriyet demiye / Sadece yürek ister…”
“Cin fikirliler”in, bin fikirlilere kan kusturduğu bir dünyada, mizaha her zamandan daha çok gereksinim var. Daha çok Kaygusuz Abdal, Kazak Abdal, Nef’i, Eşref, Neyzen Tevfik, Özdemir Asaf, Salah Birsel, Metin Eloğlu, Can Yücel’e; Hoca Nasreddin, Ziya Paşa, Refik Halit Karay, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Haldun Taner, Çetin Altan, Muzaffer İzgü, Metin Üstündağ’a… Elbette ince ayar ironiye de. “İnsanlık Halleri”ni gülümseterek önümüze koyan Hulki Aktunç ve Ferit Edgü’ye.
Gezi, mizah adına umudumuz yeşerse de edebiyatımız, hâlâ kendine gelebilmiş değil. Gezi günlükleri ve derlemeleri dışında Gezi’nin muştusunu 2012 Eylül’ünde veren Ataol Behramoğlu’nun “He Çok Hain”i ile Gezi’ye nazar boncuğu takan Muzaffer İzgü’nün Çapulcu musun Vay Vay’ı dışında hâlâ dişe dokunur pek bir şey yok. Ne diyelim, herkesin hüsnüne mağrur olduğu yerde güzeli ara ki bulasın!...
Bir katkı olur mu bilmem, Gezi, bana aşağıdaki şiiri yazdırmıştı 12 Temmuz 2013’te bugünlerin yerel seçim ortamına közlenmiş biber olur belki, diye okurumla paylaşmak istedim.
SANDIK ÜSTÜNDE SANDIK
Onurkıranlar indi dal gündüz
Ankara sokaklarına sandık mandık,
Yeşil paletler frensiz
Ağaçlar indirildi yol boyu
“Güven”de ulus “Ulus”
Uygarlık anıtları dümdüz
Kuğular hepten süzgün --- çaresiz
Dillerde o yakım oy “oy”:
“Sandık üstünde sandık
Aman efendim yandık
Güvendik de kız verdik
Adam evladı sandık”
Kandık efendim ne yandık
Arz-ı ubudiyette “iman”ım
Sal gazın pençikoğlan
İn de köşeyi dolan –
Yeni dinin mübarek olsun
Arz-ı ubudiyetle efendim arz-ı…
Evet,
Artık ne ağaçlar kök salıyor
Ne kalemler
Dudak üstü o palalar elde yalınkılıç
Dünya dönüyor tekdüze
Çünkü insanlar emirlerle
Kullanılıyorlar ha bre, bre de bre
Ya!…
Haberin olsun
Cambazlar cambazı
Hâlâ bir balık omzunda
Kendi taşıdığını sanan dünyayı
Lanetli sarı öküz
Bir oldu iki oldu üç
Yaz tarih baba bir kez daha
Şimdi tarih 31 Mayıs 2013
Her neyse, yazıya noktayı koymanın vakti geldi. Sözü bir fıkrayla bağlayalım. Öğretmen arkadaşım Servet Ayaz anlatmıştı; belki 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne de göndermeyle, iletime iyi bir vurgu olur:
Aslanla öküz ormanda geziniyorlarmış. Aslan: Akşam olmak üzere, ben artık döneyim, demiş. Bilgiç öküz, öküzlüğünü yapıp hemen lafa karışmış: Bir de ormanın kıralı olacaksın, herkese sözün geçiyor da bir evdekine mi sözün geçmiyor, demiş. Aslan ne mi yapmış: “Evdeki de aslan, seninki gibi inek değil.”, deyip basıp gitmiş.
Tahsin Şimşek
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR