"Bilen Konuşmaz Konuşan Bilmez" / Tahsin Şimşek
Çinli düşünür Laozi’nin bir özdeyişi: “Bilen Konuşmaz, konuşan Bilmez.”
Yazımın başlığı bir alıntı. Çinli düşünür Laozi’nin bir özdeyişi: “Bilen konuşmaz, konuşan bilmez.” İletişimin bunalımda, “Bulantı”da olduğu bir çağda yaşamaktayız. Önyargılara kapı dayaklarken her zaman başkasına gereksinimiz var. Sağlıklı iletişime.
İletişim, çok boyutlu bir işlem. İletişimsizlik, çok nedenli bir olgu. Elbette her neden üzerinde durmamın olanağı yok. Zaten bildiklerim, kendimce doğru sandıklarım, koca okyanusta bir habbedir. Keşke her biri kolayca yutulacak bir kara üzüm habbesi olsaydı. İşte bana göre öne çıkan üç neden:
İleri teknolojiye karşın iletişimde yaşanan tıkanıklık
Nice doğrunun, demokrasinin sığlığında boğulması
Bulantı çağında, sanatın insanı kaybetmesi…
Sanırım, bu kadarı yeter. Konuyu dağıtmadan, bu üç ara başlıkla konuyu somutlayıp irdelemem iyi olur.
TEKNOLOJİ
İleri teknolojinin insanları getirdiği yer ortada.
Twitter’da 140, SMS’de 160 karakter sınırlamasıyla kendimizi anlatmak zorundayız. Dili, bütün bürününden (prozodi) soyarak anlaşmamız gerekiyor. Bu tür iletişimde, vurgu, tonlama, ulamaya; çağrıştırım, duygu değeri, sanatsal kurguya yer yok. Bu olgu, kuşkusuz kendine özgü bir dil yaratıyor. Duyguları alınmış, klonlanmış bir dil. Sesli harfsiz bir iletişim. Üstelik “de”leri, “mi”leri, “ki”leri hiç ayırmadan yazma zorunluluğu getiren. Belki tek yararı, son günlerin modası Arapça’nın öğrenilmesini kolaylaştırmak olacak. İşte günümüz iletişiminden bir iki örnek:
bn bu msji ornk olrk yzyrm.nktlma isrtlrndn snrda bslk brkmdm. (Ben bu mesajı örnek olarak yazıyorum. Noktalama işaretlerinden sonra da boşluk bırakmadım.) Hitler’in “ss”leri de “seni seviyorum” demekmiş, yeni öğrendim. Yapmayın, SMS’çe “teşekkür” böyle mi edilir demeyin: “thanx yaw, thanx yha, thanx yoq”… Bu konuyu daha fazla deşmeyeyim, deşersem alacağım yanıtın ne olduğunu iyi biliyorum: “hastir”le eşdeğer bir “oka” (o kadar).
İşin buraya varacağını görenlerin başında, elbette öngörü ve sezgi ustası sanatçıları görüyoruz. Onlardan biri de “Yönelişler”in yaratıcısı Nathaile Sarraute. Bakın ne diyor: “Radyo ve televizyon… bayağılık üretmeyi zanaat olmaktan çıkarıp büyük bir sanayi haline getirmeyi başardı.” O sanayi, her gün kendini yeniliyor; ama insanoğlu “geri bas geri dön”lerle uzun yolculuğuna devam ediyor.
Komşusuyla selamlaşmayı unutan, ana babasıyla konuşacak iki sözü olmayan AVM’lerin kibirli ördekleriyle nereye kadar?
Ben o “VurgunCenter”denim, siz hangi “SoygunCity”densiniz?
CAHİLLİK ve DEMOKRASİ
Demokrasi, kuşkusuz bir kültürel taban ve birikim işi.
Demokrasi, soylu bir mücadele tarihinin birikimi üstüne kurulan bir yapıdır. Öyle olmalı. Yani salt yasa, anayasa işi de değil.
“Söz gümüşse sükût altındır.”, “Bülbülün çektiği dili belasıdır.”, “İki dinle bir söyle.”, “Dilini tut danayı güt.”… diyen bir kültür yapısına sahip bir toplumuz. Susmayanı, “Dilini eşek arası soksun!” ilenciyle susturduğumuz bir toplumda yaşamaktayız.
Ayrıklıklar bir yana, bu toprakların hem tarihiyle, hem coğrafyasıyla iletişimimiz kopuk. Biz, Homeros’u Türkçede ilk kez 1957’de okuyabildik. Meyveli ağacı taşlayıp giden “göçebe”nin toprakla da bağı bu kadar ancak.
Bireyin yok sayıldığı, yetkenin (otorite) ve katıksız itaatın (biat) egemen olduğu bir toplumda, birbirimize masal anlatmaktan ya da gücümüzün yettiğine maval okumaktan başka bir şey yapılabilir mi? Dans edebilir miyiz, çok sesli müziğe sevdalanabilir miyiz, sevgilimizle Dolmabahçe’nin önündeki parkta oturabilir miyiz; insanı sarıp sarmalayan bir yazınımız, şiirimiz olabilir mi? Tarihi ve coğrafyasıyla bütünleşen bir anavatanı, şiirlere hapsetmekten kurtulabilir miyiz? Özetle kurallarına saygı duyulan çağdaş bir demokraside yaşayabilir miyiz?
Şu da bir gerçek, demokrasi de göreceli bir kavram. Salt “oy”a indirgendiğinde toplum ortalamasından bir milim üstte iyi bir sonuç vermiyor; vermesi beklenemez. Oyların dökümü, bir sınavın çan eğrisi gibidir. Demokrasilerde iktidara gelenler, 4.5’tan 5 alanlardır daima.
Her sınıfın, her toplumun 4.5’tan 5’i değişkendir. İnsani gelişmişlik endeksi değiştikçe o rakamın değeri de değişir. Bu arada anımsatayım, İnsani gelişmişlik endeksinde dünyada 90. sıradayız. “Çocuk gelin”de ise dünya beşincisi. Sıfır sorunlu bütün komşularımızdan çok ama çok ilerdeyiz(!). Kuşkusuz demokrasimizin çan eğrisi de çok farklı değil.
Ülkemizde iktidar “Cahil”, muhalefet sığ.
Dünya demokrasi tarihi “Cahil”lerle dolu. Hiç unutmayalım, Mussoloni 1924’te % 64, Hitler 1933’te % 44’la iktidara geldiler. Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığını 1982’de % 92 ile onayladık. Ferdinand Marcos – İmelda Morcos (korkunç yenge) gibi niceleri de sandığın kahramanlarındandır. Çok yakın bir tarihte, bu dünya, ne yazık ki demokrasi adına G.W.Bush, Berlusconi, Sarkozy, Mursi gibi adamları da baş tacı etti. Demokrasinin iletişimi de ivmesi de bu kadar.
Olağanüstü koşulların önderlerini, Atatürk ve Lenin düzeyindeki öncülerini, demokrasi masalları içinde boğmamak, boğdurmamak gerekir.
Gelelim bizim demokrasimize. İktidar, zaten dört dörtlük Gazali hayranı, Osmanlı sancaktarı. Gazali (1058 – 1111) kim mi? Vahhabilik’e çıkan yolun ilk işaret taşı. Dinde yorumu yasaklayan, biat ve cihat kapısını ardına kadar açan; Haçlı’ya karşı koyabilmenin yolunu, sorgulamayan cihatçılarda bulmuş kişi.
Soru gelip şurada düğümleniyor. Hem Osmanlı sancaktarlığı yapmak, hem Osmanlı’ya ihanetle sicilli Vahhabiliği kutsamak nasıl bir şeydir? Kutsadığınız Vahhabileri, 1819’da İstanbul’da sıra sıra sallandıran Osmanlı değil midir? II. Mahmud, bu yüzden mi sevilmez? Tosun Paşa, yalnızca bir Kemal Sunal tiplemesi midir? Evet, kutsadıklarınızı sallandıranların sancaktarlığını yapmanızda hiçbir çelişki yok mu?
Osmanlı sancaktarlığıyla, demokrasi yaşamaz, yaşatılamaz. Osmanlı kültürü üzenine oturtulacak bir demokraside, “Fetret” pir ü pak kalır. O on bir yıllık dönem (1402-1413), sözcük anlamıyla gerçekten Fetret midir? Yoksa onca baskıdan, kandan katliamdan, Ankara Savaşı’nın yarattığı örselenmeden sonra gelen bir özgürlük arayışı mıdır? İyi tartışılmalı. O fetret yaşanmasaydı, Şeyh Bedreddin, daha ilk günden darağacına gönderilmez miydi? Bedreddin düşüncesi, bu toplumda kök salabilir miydi; Nâzım o güzelim Şeyh Bedreddin Destanı’nı yaratılabilir miydi? Dahası Fatih’in kimliği farklı oluşmaz mıydı?
Demek ki Ferit Edgü, “Cahil”e boşuna kafa yormamış. Cahil saptamaları Ferit Edgü’nün / Eklemeleri benden:
“Cahilin köpeği olsa bile gene de kendisi havlar.” / Cahilin olduğu yerde başkasına söz hakkı yoktur.
“Cahil, manzume okumayı pek sever.” / Manzumeyi şiir sanır.
“Cahilin yarını dündür.” / Durmadan eski defterleri karıştırır.
“Cahil, zenginliği parayla ölçer.” / Heykel ve sanat onun için ucubedir.
“Cahillerin menkîbeleri yanında âriflerin menkıbeleri hiç kalır.” / Tarih de demokrasi de onlar için bir menkîbedir.
Ya muhalefet? Olabildiğince sığ. Derdi tasası, iktidara laf yetiştirmek. Bari, doğru dürüst örneklerle yetiştirseler. Muhalefet lideri, her salı olduğu gibi o gün de avazını aldırıyor, örneklemesine “Gazali hayatta olsaydı…” sözleriyle başlıyor (25.06.2013). İbni Rüşd ile İbni Haldun’un akıllarına geleceğini hiç sanmam. Ama Mevlana’yla Yunus da mı gelmez? Fatih’le Mustafa Kemal yok mu?… O konuşmayı dinlediğim gün kahroldum, uyuyamadım.
"İĞNEYLE KUYU KAZAN..."
Sanata ve düşünceye baskı, her zaman içe kapanışı doğurur.
Yazını, sanatı, düşün yaşamını bu olgudan soyutlamak olası değildir. Kötü gidişi sezenler, ilk ipuçlarını verenler, olacakları çok önceden görenler sanatçılardır. F. Kafka’nın “Dava”sı, sonu savaşa çıkan bir toplumsal çürümüşlüğün olağanüstü somutlamasıdır. Aziz Nesin’in “Zübük”ü DP despotizminin, Leyla Erbil’in “Karanlığın Günü” bugüne döşenen kara taşların…
Nedensiz ve saçma (absürt) davalarla karanlığa nasıl mahkûm edildiğimize, Kafka ve Erbil’den sonra biz de tanık olduk.
Çağımızın bu tablosunu, en iyi somutlayan Norveçli ressam Edvard Munch’tur. Munch, “Çığlık”’ta, gelen büyük iletişimsizliği, çöken iletişim köprüsünü simgeler. Bernard Shaw, o çığlığı duymamanın özetlemesini şöyle yapar: “İletişimde tek ve en büyük sorun, iletişimin sağlandığını sanmamızdır.”
Benim yaşımdakiler, DP despotizmiyle II. Yeni; bugünün kökten dinci yönetim yapısıyla edebiyatta yaşanan sığlık ve iletişimsizlik arasında bir koşutluk göremiyorlarsa, hâlâ şiirlerindeki o söz oyunlarıyla oynamayı ve “Kullanılmış Hayat”larını kutsamayı süreğenleştirsinler.
Mucize Özünal, Kullanılmış Hayat’ta Antep yöresinin Yesemekli kadınlarından söz ederken bir “kız dili” olgusundan söz eder. Ezilen kadının iletişim dilidir bu. Bu hale gelen bir iletişim, kimilerine çok çekici ve büyüleyici gelebilir. Kuşköy’ün “kuş dili”yle eşleyebilirler. II. Yeni’nin “"bakışsız bir kedi kara"sı da birilerince sevimli bulunabilir. Doğrusu ortada bir sanat emeği vardır. Ama o emek, ne denli sağlıklı ve kalıcıdır?
Günümüzün yapay ve sanal ilişkiler düzenine, iletişimsiz/lik dünyasına dikkati çeken yazarlarımızdan biri de Tahsin Yücel’dir. “Komşular” adlı nefis öyküsüyle, “Yalan” ve “Gökdelen” adlı romanlarıyla. Özetle II. Yeni’den sonra da - üç beş istisna bir yana - aydınlar da çoktandır yılkıda.
Sait Faik, “Bir insanı sevmekle başlar her şey.” diyordu. Sevgiye açılan kapı iletişimdir. Günümüz yazını, şiiri insanı seviyor mu? Narsizm, onanizm o sevginin neresinde? Sevmek, yoksa salt sevişmek olarak mı algılanıyor? Sevgiyi paylaşan, payını alıp gidiyor mu? Bunu daha çok Ahmet Altan’lara sormak gerekir. Popüler kültürün “Sudaki İz”inde bile, o sapık ve “Tehlikeli Masallar”la karşılaşabilirsiniz.
Böylesi yetinmeler, kutsamalar ve “Tehlikeli Masallar” karşısında benim diyebileceğim çok şey yok. Söyleneceklerimin özetini, çok uzaklardan Zhuangzi, 2400 yıl önce şöyle yapmış: “Kuyu kurbağasına okyanustan söz etsen aklına sığmaz, yaz böceğine kardan söz etsen havsalası almaz.”
Gezi Direnişi’nin bibergazında boğulmasının, doyurucu bir “Gezi Edebiyatı”nın ortaya çıkmamasının nedeni de ne yazık ki bu otizmli yapı, bu iletişimsizliktir.
Hüseyin Peker, anımsar mı bilmem, 2013 Haziran’ında telefonda kendisiyle Gezi’yi konuşmuştuk. “Ne olur?” sorusuna verdiğim yanıtın özeti şuydu: “Ortak dilleri, aşamalı hedefleri, dahası önderleri yok. Bir boğulmanın dışavurumu. Ben umutsuzum.” Ama umut kuşu geveze, susar mı? Yine de oturdum, birkaç Gezi şiiri yazdım.
J. P. Sartre’nin “Biz Alman işgalinde daha özgürdük.” sözü, işte tam da böyle bir boğulmanın dışavurumudur. İşgalde, ülküleriniz vardır, kurtuluş için bir çıkış yolu ararsınız, bu işi kimlerle başarabilirim sorusu size yeni iletişim kapıları açar. J. P. Sartre bu dünyadan göçeli (1980) kaç yıl oldu. Biz, o günlerde 12 Eylül’ün zifir karanlığına girmiştik. Sartre, bilge bir yazardı.
Bilge yazarların sayısı, bütün dünyada azalıyor. Bizim bilge yazarlarımızın sayısı ise iyice azaldı. Özlüyorum yitirdiklerimizi. En çok da Melih Cevdet Anday, Haldun Taner, Salah Birsel ve Leyla Erbil’i. Yaşadığımız her şeyin özeti, bütün çağı yorumu, Leyla Erbil’in “Kalan”ında. Kaç yılda bir çıkar böyle bir roman? O bilgelerden Çetin Altan’la Tahsin Yücel de da yakınlarda çekip gitti. Kala kala bir Ferit Edgü kaldı. Edebiyatçı olmasa da ufuk açan söyleşilerine doyamadığım İlber Ortaylı bir de.
Türk şiirinin de kan kaybetmesi süreğenleşti. Türk şiiri, Oktay Rifat, Attila İlhan, Can Yücel, Metin Demirtaş gibi duyarlı yüreklerini yitirdikten sonra, şiirimiz de kamuoyuyla bağını neredeyse tümden yitirdi. Sonunda Gülten Akın da çekip gitti!… “Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya”
Tarih, elbette hiçbir şeyi kalıcılaştırmaz. Toplum ne zaman rahatlarsa, sanatçı ve düşünür de rahatlar. III. Selim döneminde şen şakrak bir Nedim’in, Abdüllaziz döneminde gür sesli Tanzimat yazar ve şairlerinin ortaya çıkmasını, bu bağlamda düşünmek gerekir. Cumhuriyet aydınlanmasının ve köy enstitüsü koşullarının yetiştirdiklerini de…
Sanat ve insanlar arası iletişim bağlamında, ülkemizde yaşananlarla dünyada yaşananları birbirinden soyutlamak pek olası değil. Beş on ya da elli altmış yıl arayla bu mavi portakalda, coğrafyalar değişse de hep benzer şeyler yaşandı. !3. - 14. yüzyılda Dante ile Bocaccio Batı’nın, Mevlana ile Yunus Anadolu’nun insanlığa armağanıdır. 16 yüzyılda L. da Vinci, Michelangelo ile Mimar Sinan’ı yan yana görmemiz yalnızca rastlantıyla açıklanamaz. Onları uzaktan izleyen Tac Mahal’in ışıltısını da… 68 Kuşağı, bütün dünyanın heyecanıydı; Che Guevara, bütün dünyanın gizilgücü. Önümüzde bütün olanaklarıyla aşılması gereken koca bir “Deniz” var…
Bu konuda, daha fazla iğneyle kuyu kazmanın, karamsarlığa kapılmanın bir gereği yok. Ferit Edgü: “İğneyle kuyu kazan suyu bulamadan göçer.” diyor.
Dileyelim, Yeniortaçağ’ı sona erdirecek bir neden, ışıltılı bir umut daha fazla gecikmeden ortaya çıkar.
Yazıyı esinleyen kaynakça:
Cahil, Ferit Edgü, Sel Yayıncılık 2015
Dilimizi Eşekarısı Soktu, Deniz Som, Güncel Yayıncılık 1996
İnsanlık Halleri, Ferit Edgü, Sel Yayıncılık 2003
Kadın, Yılmaz Özdil, Kırmızı Kedi Yayınları 2015
Kullanılmış Hayat, Mucize Özünal, Can Yayınları 2005
Sözün Özü, Celâl Üster, Can Yayınları 2. Baskı 2010
Şiir Yaşantısı, Melih Cevdet Anday, Everesit Yayınları 2015
Tahsin Şimşek
(Beşparmak dergisi, Ocak 2016)
YORUMLAR