Boyu posu da yerindeydi. Erken gelişen bir çocuktu zaten. Boyu bana, amcasına yetişmişdi. Ama  bu güçlü erkek görünüşünün arkasında bir çocuk masumiyeti, bir çocuk fotoğrafı saklanıyordu. Üzerine giydiği babasının elbisesinin uzun kollarını düzeltmek istiyormuş gibi. Hele yüzüne bir korku, bir vehim çökmüştü ki her baktığımda ödüm ağzıma gelirdi. Öldüğünde o gözlerin nasıl baktığını görmeniz lazımdı.

“Amca, ben ölüyorum. He amca? Niçin konuşmuyorsun? Boğazım git gide kuruyor bunu böyle bil. Sözler ağzımı jilet kimi kesib çıkıyor… Bu nasıl bir şey böyle? Dilimi doğruyor bu bela… Amca sen ağlıyor musun?”

Bir şeyi anlayamamıştım. 

Bu çocuk bu kentin tümünü  şaşırtan o büyük olay zamanında, o odun alevi gibi kızgın günlerde bile kendisini yitirmemişti.

Kendinden kat kat kilolu kişiyi top gülleleri, mermi vızıltıları arasında sürüne sürüne düşman hatlarından bu tarafa geçirmişti.

Birini bırakıp diğerine başlıyorum. Sizin de başınızı ağırtıyorum. Ama ne yapayım. Dertli adam söyler derler. (Bu “söyleyen” lafı bizim oralarda konuşulur. Ninem bunu şöyle derdi: “Süley it süleyen, derdli söleye nolar.)"

O  yaz köyümüze gitmiştim.

Dedim bu şehrin hay huyundan ne bileyim, vur patlasın rahatlığından biraz uzak olayım. Hem de köyümüzün sularından kana kana içeyim.

Baba evimizde (şimdi burada annem ve bir de kardeşim ailesiyle yaşıyor) annemin özlediğim sesi, sevgisi ile kendimi avuturum. Çocukluk günlerime yeniden dönerim…

Onun tatlı tuzlu yemekleri beni gençleştirir,  yüreğimi onarır. Bedenime anlaşılmaz bir iksir etkisi çöker.

Bu bir hafta içinde kardeşim işte olduğundan yeğenim Eltaç’la çobanlık yapmaya başladım. (Bizde mal nöbeti diyorlar) Tüfeği de omzuma asmıştım her ihtimale karşı.

Çeşmeli tepenin oradan Karakuzeye yayılan mallara bakarken ne zaman uykuya daldığımı anlamamışım. İneklerin höykürmesi arasında birden panikle uyandım.

Ne görsem dersiniz? İki canavar hücum edip bir düveyi yere yıkmışlardı. Eltaç çaresiz elindeki değnekle canavarın başına vuruyor düveyi kurtarmaya çalışıyordu.

Dört beş yaşındaki boğalar da böğürerek, korkunç sesler çıkararak canavara hücum ediyorlardı.

Hemen tüfeği kapıp nişan almaya başladım ya Ertaç canavarları kovmayı başarmıştı.

Kardeşimgilin Ağbilek adlı iti de nereye kaybolmuşsa oradan koşarak gelip canavara dalmış, Eltaç’a yardımcı olmuştu. 

O an kardeşimin daha on iki yaşında olan bu kahraman oğlunu bağrıma basıp öptüm. 

Onun daha sonra alçak gönüllülükle, “Amcam canavara doğru yaklaşıp tüfeğin kundağını ileri uzatmıştı” demesiyle kahkahalar atmış gülmüş eğlenmiştik.

“Amca diyorlar ki, şimdi tüm hastalıkların ilacı var. Kanser ve AIDS’den başka… Niçin bana bu iyi iğneden vurmuyorlar. Ölmekten korkmuyorum ki. Oy… bu ne böyle. Ağzım biçildi sanki… Orak hırt hırt ot biçer gibi dilimi ağzımı biçiyor nerdeyse… Çocukken kayısı çekirdeği yutmuştum. Ninem senin karnında kayısı ağacı bitecek demişti. Belki de o ağaç bitiyor şimdi karnımda. Söyle bana, dalı budağı batıyor belki dilime. Sanki bu saat kayısı yemişim gibi… Amca şimdi kayısı olur mu? Eee.. Siz de ağlamayın e mi?””

Nasıl ağlamayayım. Gözümün önünde yigid gibi yeğenim  kaysı kimi sararıb soluyor…

Bu kayısı da nerden düştü aklıma? Martın souğu kişiyi elmas kimi kesiyor, kaysı olarmı şimdi…

Jilet… Kesmek... Biçmek... Bunların hepsini Eltac düşürdü benim ağzıma... 


"Ay doktor" diyorum, "Senin gadanı alım, ne yapalım, ne eyleyelim. Bu çocuğun acısı, adamı odsuz-ocakta yakan sözleri kırdı yaktı bizi... 

Yani, doğrudan bunun bir ilacı yok mu? Satalım-savalım neyimiz varsa, dışarıya götürelim, eğer orda tedavi edilirse?" 

İyi adamdı doktor. Doğrudan gözümün içine bakıyor. İnançsız-kararsız bir sesle:

"Dedim ya size. Buna böbrek nakli yapılmalıdır.  Önce uygun bir donör bulup sonra da bu böbreğin fiyatını ödersiniz… İşletim maliyeti, gidip-gelmek hepsi bir yerde aşağı yukarı 50-60 bine mal olacak." 

"Ama bizden de kimse böbreğini verebilir, öyle biri var, ben, kendim… "

Bunu ben söylüyordum. 

"Olabilir, fakat  uygun olan böbreği kontrol gerekir…"

Bunu da doktor deyip gidiyor. 

Vay, büyükanne, vay! Kendimizi, kendimizin ineğini, koyununu, keçisini, tavuk-cücesini de satsak, bu parayı denkleştirebilir miyiz bilemeyiz. İş yine kalıyor devlete. 

Petrol fonunda bir o kadar milyonlar yatıyor. Gidip rica etsem, rica nedir, talep etsem ki, para ayırın çocuğu götürelim İsrail'e, ya da Türkiye'ye . 

... Gittim, köyden yeni gelmiş annemi götürdüm.

Beni kabul etmediler ama annemi görüşmeye kabul ettiler. Kapının yanı açıktı. Annemin dediklerini duyuyordum.

"Oğul, senin o kalemine kurban olayım, ayağının altında ölüm.  Ermeniyle savaşlarda yiğit gibi çarpışan balamın yavrusunun böbrekleri çalışmıyor, dilim-ağzım kurusun, ölüm ayağındadır. 

Bu çocuğun, ay oğul, hüneri bizim kasabada dillere destandır. 

Babası eğri kayada gönüllü tabur toplayıp düşmanın önünde durunca bu çocuk da babasına, onun bataryasına su, ekmek taşıyordu. 

Tam iki yıl oğlum düşmanlara göğüs gerdi eğri kayada. Sonunda düşman oğlumun bataryasının üstüne urusların tanklarını gönderdi. 

Oğlum düşmanla tek başına savaşmayı göze alarak adamlarını köye gönderdi ki köyün kız-gelinini çıkartsınlar.İşte o zaman şimdi böbrekleri çalışmayan bu çocuklar kahramanlık etmişti... 

...Kuşatma halkası yavaş yavaş daralmış. Mahir, kâh şu tepeden kâh buradan ateş açıyor, düşmana yalnız olmadığını göstermek istiyordu. 

Yavaş yavaş karanlık çöküyordu. Komutan aşağıda köy cemaatinin göçünün uzaklaştığını görünce rahat nefes aldı. Şehit olmuş iki savaş arkadaşının gözlerini kapadı. Son mermileri otomatiğinin tarağına yerleştirdi. Sızıldayan yaralarını sararken anladı ki, gücü yavaş yavaş tükeniyor. Galiba çok kan yitirdiğindendi. 

Bunları düşüne düşüne eğilip su kabına baktı. Kabın dibinde bir yudumluk su kalmıştı. 

Onu başına çekip gök otların üstüne kapandı ve bayıldı... (Mahir’in durduğu yükseklikle derenin dibindeki çeşmenin arası toplam beş yüz metre olurdu. Ama orası inip su içmek, bu yüksekliği Ermeniye teslim etmek gibi bir şeydi. 

Üstelik gelip öyle buradan biraz aşağı köylere çekilen askerlerimizi, askerlerin yardımı ile arkaya taşınan köyün nüfusunu kendi silahlarımızın, toplarımızın füzeleri ile göğe savururdular. 

Mahir susuz ölür, ama bu yüksekliği düşmana kavgasız vermezdi. Aslında iş burada tek başına kahramanca savaşıp erkek gibi ölmeye kalmıştı. 

... Oğlan karanlık düşen kimi sürünerek babasının  kazdığı hendeğe  girdi. 

Karanlıkta oraya buraya kaydı, ayağı bir-iki şehide değdi.Korksa da onların üstünden atlayıp babasını bulmak umuduyla belini eğip ellerini yere sürerek dolaşmaya başladı. Birden elleri sıcak bir şeye dokundu, öyle sıcak ki, kor gibi. 

Elini yaksa da geri çekmedi. Bu, babasının kurşun atmaktan kızmış tüfeğinin namlisiydi.  

Hava sıcak olduğundan henüz soğumamıştı. Biraz o yanda ise babası baygın halde uzanmıştı... 

... Babası şişman değilse de, nedense çok ağırdı. 

Bu nedenle sürekli sürüyemiyordu. Bazen babası kendine geldiğinde kollarını ileri uzatıp kendisi emeklemek istiyordu, ama biraz sonra yine kendini kaybediyordu.

Oğlanın kendisinin de dili dudağı babası gibi susuz yanıyordu.  

Sanki kulağı su sesi aldı. Dikkatle dinleyip anladı ki, nerdeyse yakında çeşme var. Ve aklına düştü ki, Karasu denilen yere geldiler. 

Babasının otomatiğini de yanına aldığına emindi. Düşmana rast gelirse, en azından bir-ikisini vurabilecek, kana kan yapacaktı. (Böyle olunca ölüm de rahat olur diyorlar.) 

Tüfeği alıp Karasu tarafına indi. Bu su aslında temiz bir su değildi. Ama şimdi o ve babası bunu düşünecek halde değildi. Su lazımdı onlara! Çatlayan dudaklar iyi su kötü su ayırımı yapacak durumda değillerdi.

Kendisi de susuz yansa da doldurduğu matarayı önce babasına götürdü. Ağzına tuttu.

Babası bir yudum alıp durdu. Elini güçlükle kaldırıp oğlunun yüzüne sürdü ve güç duyulacak bir sesle:

-Sen git... Tez get...

Oğlan matarada kalan suyu ağzına dikip rahatlamıştı. Ama babasanını dile gelmesi onu daha da rahatlatmıştı.

Yine babasının ağır kolunu boynuna sarıp sürünmeye başladı... 

Başka zaman, belki de bu ağır adamı kımıldatamazdı bile. Başkası da götüremezdi. Ama babasının kolu boynuna sarılınca sanki başka şey oluyordu. On altı yaşında erkek çocuk baba, sürükleyip götürdüğü de sanki oğluydu... 

Köylerinin altındaki tren istasyonuna ulaştılar. Oğlan hesaplamıştı ki, hala halk bu istasyondadır. 

Olmasa da önemli değil. Yeter ki babası yaşasın. Elini yeniden yüzüne sürsün. Yeterdi. 

İlk gözüne çarpan gar binası oldu. Eğilerek dikkatle oraya koştu.

Hiçbir zaman sahipsiz olmayan gar boştu. Demek buralar da düşman elindeydi. 

İçerde bir termos, bir kutu şeker, bir de pek kuru lavaş kırıntıları buldu. 

Termos sıcak çayla doluydu. Demek yeni gitmişlerdi. Biraz hızlansa cemaate yetişmesi olasıydı.  Çayı boş tabağa döküp babasına içirdi. Öyle baygın veziyetdeki Mahir, çaydan yudum yudum içti. 

Sonra lavaşı da çaya doğrayıp çorba gibi içirdi. 

Ama yaralı bunu içemedi. Ağzından çenesine aktı. Oğlan lavaş kırıntılarını ağzına yeniden attı. Kendisi de şekerli çay içip biraz güç toplamak istedi. Sonra yeniden sürünmeye başladılar.

Yaklaşık bir saat sürünmüştüler ki, babası gözlerini açtı. Yine oğlunun yüzünü, boyun-boğazını elleriyle sıvazladı. Sonra erimiş dudaklarını güçle kımıldattı: 

-Silahı ver... 

Oğlan babasının silahı istemesinden o kadar sevindi ki, onun buza dönmüş ellerini öpmeye başladı, sonra da tüfeği boynundan çıkarıp babasına verdi. 

Yaralı savaşçı kendi silahını görünce biraz dirildi. Tüfeği kavradı, sonra oğluna taraf tuşladı ve oğlanın hiç duymadığı sesle: 

-Burdan git! Ben sana komutan gibi emir yapıyorum! Beni bırak, git!

Oğlan önce ona doğrulmuş silahtan korktu. 

Ama silahın babasının elinde olmasından yüreklenip korkuya üstün geldi ve hönkürüp ağladı. 

-Baba, ben seni bir gün boyunca omzumda taşıdım, şimdi bırakıp gidemem ya. Beni bağışla, senin emrine uyamam, beni vursan da. 

Mahir’in elleri titredi, otomatik kucağından yere düştü. Son kez "iiiii" deyip gözlerini yumdu.

Oğlan önce bir şey anlamadı. Babasını kaldırmak, ona bir şeyler söylemek istedi. Sonra şeker kabına biraz çay döküp ağzına götürdü ve çayın açık ağızda küçük bir göl olup taşmasından önce korktu. Ama önünde uzananın başkası değil, babası olduğunu anlayıp yüreklendi. 

Yadına düştü ki, ölü öldüğünde gözünü kapatırlar. Ağlamaktan boğulacak gibi olmasına karşın gözlerini eliyle kapadı. 

Anladı ki, ağlamasa, gidemeyecek. Babasının meyidini sarıp içinde hıçkıra hıçkıra ağladı. 

Sonra biraz daha ağırlaşmış cesedi sürüklemeye başladı... 


Ama ceset ağırlaşsa da, oğlanın sanki gücü artmıştı. 
 

... Haber hemen yayıldı. Mahir’in oğlu beraberinde bir şehitle geliyor. Ama o şehidi o kadar sürümüştü ki tanınmıyordu.  


Kendisi ise konuşmuyordu. Ne illah eleseler de öyle getirdiği şehidin yanında duruyordu. 

Önce büyükannesi, bir müddet sonra da ben amcası geldim. Beni görünce hıçkırdı. Sonra da babasının yanına uzandı.

Kardeşimi toprağa verdik. Köy halkı kırk gün yiğit komutanına yas tuttu. Eltac ise hala kendisine gelmemişti. İdrara çıkamıyor, yürürken de eğile-eğile dolaşıyordu. 

Doktorlar dediler ki, böbrekleri hasar görmüş, biraz tedavi aldıktan sonra düzelecek. 

Düzelmeye düzeldi ama tam olayın üstünden on yıl geçtikten sonra yine böbrekleri hasta oldu. 

...Oğlum hikayeyi sana anlattım, gerçeği anladın. Benim bu yiğit balama kıyma, yardımcı ol, gidip yurt dışında ameliyat olsun...”

Reis başını annemin masasının üstüne koyduğu dilekçeye taraf eğdi, arkasını anneme doğru çevirdi, yüzünü pencereye tutup (bunu annem anlattı sonra) dedi: 

“Vot dak*… Bizde gönüllülere, onların evlatlarına para yardımı yok, ey avrat. Sen düşün ki, yedi milyonun hepsinin birden böbreği hasta oldu o zaman hepsi dışarıda mı tedavi almalıdır? Buna para mı ulaşır? Yetmez!”

Anam yangından çıkar gibi 
çıktı kapıdan. Çok üzülmüştü. Kızmıştı. Beddua eder gibi söylendi:


"Umduğunu bulamayasan… Bu milletin hepsi birden mi nikodnı!...** Sonu kara bitesice adam..."

Yeğenim uzun süre böbreklerini makineye tuttu. Ama bir süre sonra artık diyaliz denilen o cihaz da yardım edemez oldu.  

Eltac da artık serbest konuşamıyor, sayıklıyordu. Şimdi bütün gün babasıyla dertleşiyor, onun son savaşından, yaralanmasından konuşuyordu. 


"Babam da... saymıştı, tam kırk Ermeni öldürmüştü. Sonunda beni de vurdu ki, öldüm... Ben ölmedim ha... Atamdı ya, bırakmam orda... Babam diyor ki, kayısı ekmişim, istersen gel meyvesinden ye... Amca, doktor gelmedi mi?" 

Bu satırları yeğenim öldükten sonra onun cep defterinden buldum, belki de kendisi yazdı. Mezar taşına şunları yazın:

"Ben ölünce ağlamayın, babam duyar, kabirde yaraları kanar." 

Ertaç'ın mezar taşını yapan mezar taşı yapan ustanın genç öğrencisi ayağa kalkıp karşısında yontulmamış siyah mermere yumruğunu çarptı ve elinin ezilmesinden mi, yoksa duyduğu üzücü öykünün tesirinden mi belirsiz, inildedi: 

“Adamı yiğit gibi ölmeye de koymuyorlar!” dedi. 

*Vot dak: şuna bak! (rusça) 
**Niqodnı: çürük (rusca)

(Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine çeviren: Ahmet Yıldız)

Azad Karadereli
(www.azadliq.org)

gerçekedebiyat.com'da diğer hikayeleri:












AZAD KARADERELİ (
Veliyev Azad Velioğlu) KİMDİR?

1954 yılında Azerbaycan`ın Zengilan ilinin Karadere köyünde doğdu. Üniversiteden mezun olduktan sonra öğretmen olarak çalıştı. Doğduğu il ve köy Ermenilerce işgal edildikten sonra ailesiyle Bakü`ye yerleşti. Bir süre Bakü radyosunda çalıştı.

Öykü: Dumduru Su, Ulartı, Kar Beyazlığı, Burda Yer Dönmüyordu, Burda Erkek var mı, Savaşın Çocukları,
Roman: Güneşin Tutulduğu Yerde, Şehircik, Kuma-Manıç Ovası  

Öyküleri Rusça`ya, Türkçe`ye ve İngilizce`ye çevrildi.

Yazar “Azatlık” radyosunun öykü yarışmasını (2011 yılı) kazandı ve Polonyayla ilgili öykü yarışmasında özel diplomayla ödüllendirildi.
“Yazı” edebiyyat dergisinin genel yayın yönetmeni ve yayın hakkı sahipidir. (www.yazidergisi.com)
E posta: azadqaradereli@yahoo.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)